irkaç yıl önce Eskişehir Sarıcakaya’daki Türkiye’nin ilk kadın kooperatifinden gelen 179 kadın çiftçi, Başbakan’a “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söylemişti. Yazılanlara göre Başbakan bile şaşırmıştı, gördükleri karşısında.
Benim esas dikkâtimi çeken ise, çiftçi kadınlarımızın hepsinin akça pakça yemenilerini türban gibi sarmış olmalarıydı. Âdeta bir prototip çizmişlerdi. Anadolu’da çok gezdim, çok köyden, tarladan geçtim. Hiç türbanlı, çarşaflı çiftçi kadın görmedim.
Başörtüsü, ağır ırgat köylü kadınımızın tabiat ve çalışma şartlarına karşı korunağıdır. Çapalarken, yemenisinin bir ucuyla ağzını, burnunu sarıp, toz topraktan kollar kendini. Ekerken, yanaklarına, çenesine, boynuna nefes aldırır, yemenisinin uçlarını ensesinde bağlayıp. Düğün, dernek olunca da, yöresine göre folklorik özellik taşıyan, her birinin destansı öyküsü olan, gözlerini aydınlıkta, güneşten kavrulmuş güzelim yüzlerini açıkta bırakan kırk örgüleri üzerinde taç gibi taşıdıkları başlıklarını takarlar. Hasat zamanı da, erkekleriyle el ele, kol kola, ‘Dokuzlu’yu, ‘Oğuzlu’yu oynarlar, davul zurna eşliğinde.
Başbakan’ın bile şarkıya sevinçle şaşırmasına hiç şaşırmamıştım da, ben gördüğüm fotoğraflara çok şaşırmıştım.
Şimdi, yıllar sonra gittikçe bastırılan taassup, köylerimizdeki, kadının emeği üzerine kurulu düzeni nasıl etkileyecek merak ediyorum.
Kadındır, güneşten önce uyanan, ağıla giden, sonra tarlaya. Sarıkızı süren, kızgın güneşin altında, bebeği sırtında, bebeği karnında, tarlayı çapalayan, belleyen, hasatı toplayan kadındır. Kadındır, tarlada tek ağacın gölgesinde doğurup bebeğinin göbek bağını kesip yine orağa sarılan. Karadeniz’in hırçın rüzgârlı dik tepelerinde kadındır, çay bahçelerinde, sırtında sepeti ile cebelleşen.
Erkek ise bu süreçte kahveleri doldurur, tavla oynar, maç seyreder, ülkeyi kurtarır. Traktör varsa erkek kullanır, hasatı erkek satar, parasını erkek toplar. Gücü yeterse karısına bir çiçekli fistanlık alır... çarşaf değil... ve çiçekli fistan çok yakışır benim köylü kadınıma...
Toplumumuzda özellikle kadına yönelik şiddet ve baskının süratle artıyor olması beni bir insan, bir kadın ve bu toplumun bir ferdi olarak çok ama çok endişelendiriyor. Endişeden öte isyan ettiriyor. Şiddet, önce bir zalim erkek tarafından uygulanıyor, ardından sistem kendi içinde erkekten yana tavır koyarak kadını ikinci defa katmerli şiddete maruz bırakmış oluyor.
Basında, sosyal medyada arka arkaya izlediğim bu tür olaylar beni, kadının, sistematik olarak, toplumda aciz ve saldırıya açık cins olduğunun vurgulanması ve kadının kendi cinsiyetine ve kimliğine özgüveninin kaybettirilmesi arzusundan kaynaklandığına inandırmaya başladı. Sanki deniyor ki; “Sen kadın olarak erkeğin hedefindesin. Ne yapsan kendini koruyamazsın, canın yanar, kadın olduğuna pişman ettirilirsin. Sen kadın olarak zaten baştan kaybetmişsin. Baban, ağabeyin, dayın, amcan, kocan... hepsinin seni ezmeye, canını yakmaya hakkı var. Hele hele, şöyle giyinmiyorsan, böyle yaşamıyorsan, o zaman yabancı erkeklerin de senin üzerinde hakları doğar. Daha ötesi, erkeklerde bu ahlâksız haklarını kullanma arzusunu uyandırdığın için sen suçlu olursun. Böyle durumlarda ahlâksızlık sendedir. Cezalandırılması gereken sen olursun.”
İnsanoğlunun demokratik haklar, sınırlar, su, ekmek ve yaşam kavgası dünyayı nefes aldırmayacak bir felâket bulutuyla sarmışken, yeryüzünün bu coğrafyasında, sürekli, kadının sözde- korunması maksadıyla ileri atılan ve kadını aşağılayan söylemlerle çalkantılar yaratılıyor, beyinler alıştırılmaya çalışılıyor.
Kadınların bugün her zamankinden fazla birbirine ve kadın’ı önce insan olarak seven ve sayan, kadının eşit kimliğine, varlığına inanan medeni erkeklere ihtiyacı var. Bilhassa da bu tacizlere uğrayan kadınlar, şayet şiddetten ölmeden kurtulmuşsa! bu aşağılayıcı, onur kırıcı zihniyete karşı herkesten fazla dik durmak ve ses çıkarmak zorunda.
KÖLE-EFENDİ İLİŞKİSİ...
Genellikle kadını bastırmak, yok saymak isteyen toplumlarda, çok kadının, canının yanmaması için sistemin içinde bir sis bulutu gibi kayıp gittiğini görüyoruz. Dikkat çekmemek, cezalandırılmamak için yokmuş gibi yaşamayı, sadece erkeğin kendisi üzerinde uygun gördüğü erkeklik! haklarına servis vermeyi seçiyor. Kızlarını da aynı aşağılanmayı yaşamak, oğullarını, itibarsız, onursuz addedilen bir başka kadını aşağılamak üzere yetiştiriyor.
Bu, onuru, gururu ayaklar altına alınan kadınlarla, onlara hükmeden erkekler arasında aşkı bir yana bırakın, sevgi, şefkât, anlayış, arkadaşlık, dostluk olması mümkün değil. Zira ilişki; köle-efendi ilişkisi. Köleliği kabulle, erkeğin hışmından kurtulduğunu sanıyor kadın.
Ne var ki; hiçbir köle efendisini gerektiği kadar memnun edemez... Köle ölüme gidene kadar...
Bazı şarkılar söylenmemeli
Haberin Devamı

