Bodrum’da yağmur yağıyor.” diyordu Bodrumlu arkadaşlar. Face sayfasında ise evlâtlarının ardından ağlayan annelerin gözyaşlarıyla ıslak fotoğraflar geçiyordu sıra sıra... Boğaziçi’nde gökyüzü yağmura hazırlanıyordu yavaş yavaş. İşaret olarak önce mehtabı örtmüştü bulutlar parça parça, sonra kapkara kapamıştı gökyüzünde azıcık ışık veren ne varsa... Hafiften de bir esinti... Daha uzak bir yerlerde yağmakta olan bir yağmurun habercisi... Hani; “Az sonra oraya da geliyorum” der gibi...
Bu kadar değil gözyaşı dünyada biliyorum. Hâtta evrende de bu kadar değil, eminim. Zira dünyada birileri ağlıyorsa, şu koca kâinatta da onlar için ağlayan muhakkak birileri vardır diye düşünüyorum. Sonra düşünüyorum: Acaba kozmosta varsa başka canlı çeşitleri de varsa, bu kadar gözyaşı döküyorlar mıdır diye. Bu kadar acı veriyorlar mıdır bir diğerine... Gerçekten merak ediyorum.
İnsanoğlu acı çekmeyi bildiği kadar acı vermeyi de iyi biliyor aslında. Hâtta, acı çektiği zaman bir başkasının canını daha çok da acıtabiliyor. Acı çekenlerin yanında olmak, onlara sarılmak, acısını paylaşmak isteği neticesi paylaştığımız hüzün, acı çekenin bize vermek istediğinin yanında hafif kalır. Çünkü, acı çeken, aynen suda batmak üzere olan gibidir.
O AN SADECE ÇIRPINIRSIN...
Boğulmak korkusunda olan, kendisini kurtarmak isteyenin boynuna öyle bir sarılır ki can havliyle, onu da aşağı, derinlere çeker kendisiyle beraber. Öylesine korkuyordur ki; sakinleşemez, düşünemez. O an, kurtulmak telaşından ziyade, sadece o anın paniğini, dehşetini karşı taraftakine aktarmak için çırpınır... Bu bilinçsiz debelenme hali sonunda ölümcül de olsa, elinde değildir, bir türlü bedenini serbest bırakıp kendisini kurtaracak olanın gücüne teslim etmez kendisini. Ölüm korkusuyla öyle bir uca gelmiştir ki; herkese karşı güvenini yitirmiştir. Kendisini kurtarmak isteyene bile güvenmez, çırpınmaya devam eder... Kendisi yorulmaya, su yutmaya devam eder ve kendisini kurtarmak için ona sarılmış olanı da, şayet çok becerili bir yüzücü ve kurtarmada deneyimli değilse, beraber yorar ve suyun dibine çeker...
İşte, karadaki hayatını da böyle yaşıyor insanoğlu, aynen sudaki örnek gibi... Belki bu defa su yutmuyor ama çaresizlik de, acı, nefret, kin gibi duygular da girdap duygusu yaratır insanın fiziki bedeninde değilse bile ruhunda... Ve bu girdabın içindeyken, kendisine el uzatanı, omuz vereni sanki cezalandırır insanoğlu.
Acısını, sıkıntısını, üzüntüsünü, çaresizliğini paylaşacak çok çok az insandan biri çıkmıştır karşısına ve bu insanla karşılaşmaktan memnundur esasında. Derdinin paylaşılması, anlaşılması hoşuna gider ama aynı zamanda, duygularının yalnız köşelerini, çaresizliğini paylaştığı insana kızgınlık duyar. Zaafını onun bilmesi ve tedavi edecek olmasından rahatsızlık duyar.
Bu duyguyla, acısına sebep olan olayın veya insanın yerine bu defa kendisine omuz veren insanı koyar. Kızgınlığının, isyanlarının adresi artık o insandır. Bunu da büyük bir hiddetle ve kırıcılıkla ve çok rahat yapar. Zira, ona esas acı veren uzağındadır ve zaten onun duygularıyla ilgili dahi değildir. Halbuki, yardım, anlayış için şefkat elini uzatan hemen yanı başındadır. Hiddetini, kızgınlığını yönlendirmesi ve ‘acısının acısını’ çıkarması için ideal mesafededir. O kişinin kulakları dudaklarının dibindedir, ona istediğini söyleyebilir. Ya da hiçbir şey söylemeden öylece oturur, öylece bakar ve onu daha fazla üzer. Sessiz duruşunu anlayışla karşılayan biriyse, biriktirir sessizliğini, olabildiğince daha büyük bir silah haline getirene kadar. Öyle dolmuştur ki hafızasındaki acısıyla, kızgınlığıyla, onu seven ne yapsa fayda etmez. Konuşarak yaklaşmaya çalışırsa, söylediklerinden, sorduklarından hikâyeler yaratır zedeleyecek. Konuşmazsa, neden ilgisiz kaldığıyla suçlar. Hâsılı, acıyı en yakın, en dürüst seveninden çıkarmak kolaydır, hem de çok kolay...
Kişinin, kendisini, hayatında sadece acı ve endişe vermek üzere kullanan bir olay veya bir insana duyduğu kızgınlığı, hayatına sadece sevgi, şefkât ve huzur vermek üzere çabalayan bir başka insandan çıkarması, garip ve anlaşılmaz gelebilir ama zaten insanın kendisi de garip ve anlaşılmaz değil midir?
Bu arada yaşanan üzüntünün, sıkıntının ulaşmadığı tek adres, bu kaosa sebep olan zaman dilimi, olay veya insanın kendisidir. Yaralı olan; kendini yıpratmaya, üzmeye devam eder durur. Ama en fazla da kendisine omuz veren o diğerini, sevenini üzer... O sevenin de nihayet iki eli, iki omuzu vardır... Ve zaman zaman onun da tutunacak birine ihtiyacı vardır...
Belki bugüne kadar farkına varmamış olabilirsiniz. Ama bugünden sonra sevdiklerinize, sevenlerinize bu gözle bakarsanız, ruhlarınız ağırlaşmadan yine huzura kanat açabilirsiniz... Zira ağırlaşan ruhlar kolay batar...
Düşleri yüzerek yakalamak
Deniz, derin, batmak derken aklıma Diana Nyad geldi. Çok insan bir karış suda boğulurken, azmin okyanusu bile yeneceğinin mükemmel örneği bir kadın...
Diana Nyad Amerikalı bir yüzücü. Otuz beş sene evvel Florida-Küba arasını yüzerek geçmeyi aklına koymuş. Bu süre zarfında da dört kere denemiş ama muvaffak olamamış. 31 Ağustos’ta, beşinci deneme için Havana sahillerinden okyanusa açıldı. 53 saat sonra, 110 deniz mili mesafeyi tamamlayıp Florida’nın Key West sahiline ulaştı.
64 Yaşındaki Diana Nyad bu mesafeyi köpekbalığına karşı kafes kullanmadan geçen ilk yüzücü. “Hiçbir zaman pes etmemeliyiz. Rüyalarınızı kovalamak için hiçbir zaman çok yaşlı değilsiniz” diyor Nyad.
Hepinizin, düşlerinize, koşarak, yüzerek, uçarak, bir şekilde ulaşmanızı diliyorum. En iyi yolu yine siz bileceksiniz. Sevgiyle, aydınlıklarda ve düşlerinizle kalın.
Ağırlaşan ruhlar kolay batar
Haberin Devamı

