Küçük torunum kolumun altında, sarmaş dolaş oturmuş, dizlerimin üzerindeki bilgisayarın ekranından meşhur Annie müzikâlinin meşhur melodisini izliyoruz. Dün gece kulağına gelişigüzel “Tomorrow, tomorrow, I’ll love you tomorrow...” mırıldanışım üzerine, dudaklarında yayılan kocaman gülümsemeyle kıkırdayarak, avuçlarını çırpmıştı: “Bidala! Bidala!” (Bir daha! Bir daha!) diye. Onun bu heyecanlı sevinci bu sabah Google’ı açıp şarkının tamamını hatırlamam gereğini göstermişti bana.
Son yarım saattir, ilk kez Holywood’da 1932 yılında filme alınan ‘Küçük Yetim Annie’ filminin Annie’si tarafından seslendiren “Tomorrow” şarkısını, o günden bugüne kimler sahnede, ekranda söylediyse, hepsinin sesinden teker teker dinlemekteyiz. Küçük torunum bıkmadı, bıkmıyor, her biri bittiğinde yeniden “Bidala! Bidala!” diyor. Yetim Annie’nin sokak köpeğine sahip çıkıp, onu polisten koruduğu sahne ile canlandırılan bu parça belli ki onu minicik yüreğinden yakaladı. İşin enteresanı; daha dün gece, hiçbir görsellik eşliğinde süslenme-den, benim yarım yamalak hatırladığım bir nakaratla bu sevgisinin başlamış olması.
Dinlemeye devam ediyoruz... Kimi sekiz, kimi on, en büyüğü on iki yaşındaki bu minik aktrisleri izlerken, bu yaşlarında Broadway gibi dünya görsel şov sanatlarının kâbesi kabûl edilen sahnelerde alkışlanan bu çocukların sanatla beslenen hayâl dünyalarının, güzellik, incelik, yaratıcılık ile coşan yaşam tutkularının ve düşlerinin sınır tanımazlığını düşünüyorum... Diğer tarafta; daha kendini, kimliğini bilemeden hayatı karanlıklar içinde, karanlık kalmaya mahkûm edilen çocukları düşünüyorum. Bu dünyaların birinde doğup sonra kader denilen bilinmezin diğerine sürüklediği ve orada kabuk değiştiren çocukları düşünüyorum. Görüşleri, düşünceleri, sorgulamaları açık yetişip sonradan kafese girenler... O görünmeyen kafeslerde yetişip, bir rüzgârla birey olduğunu, kıymetinin olduğunu fark ettiği, birey olarak önemsendiği, dünyalara yaşamı düşenler...
Bu konu, daha dünyaya gelirken insanların eş olmadığı düşüncesini yaratsa da, daha derin düşününce, aslında eşitsizli-ğin zalimce yine insanoğlu tarafından gerçekleştirildiğini hatırlatıyor. Çünkü insanoğlu; bir diğerini kendisiyle eş görmeyen. Eş görürse paylaşmak zorunda kalacağı için onu diğeri belleyerek, onunla eş olmadan onu yöneten olmak isteyen...Yoksa, dünyanın suyu da yeterdi, havası da, hürriyeti de, aydınlığı da, her doğan çocuğu diğerleriyle eş kılmak için...
Yarın... sadece bir gün uzaktasın...
Kolumun altında torunumun sıcaklığı, kulağımda minik Paige’in sesi; “Güneş yarın doğacak... Onun için yarına tutunmalısın... Yarın... yarın... Seni seveceğim yarın... Yarın, sadece bir gün uzaktasın...” Dinlerken, gözlerim yanıbaşımdaki kitaplarda geziniyor. ‘Siege of Mecca’ (Mekke Kuşatması) şu an okumakta olduğum. Wall Street Journal’in ödüllü Suudi Arabistan ve diğer Müslüman ülkeler konusunda eksper muhabiri Yaroslav Trofimov’un belgesel niteliğindeki bu kitabı, 1979’da Kâbe’de Juhayman al Uteybi ve takipçilerinin başlattığı başkaldırının kanlı hikâyesini aktarırken, aynı tarihlerde İran’daki rehine olayları üzerinde yoğunlaşan dünyanın gözünden kaçanları aydınlığa çıkarmış. Trofimov, 20 Kasım 1979’u anlatırken, aslında o günden bu güne izlediğimiz radikâl İslâmî gelişmelerin İbrahim (Abraham) Peygamber’den başlayarak adım adım günümüze nasıl geldiğinin haritasını çizmiş.
Kitabın basıldığı 2007 yılından bugüne dek islâmi fanatizmin uçtuğu noktayı izleyen için, Trofimov’un o gün aktardığı tahlillerde ne kadar gerçekçi bir sentezden yola çıktığı belli. Gerçekte yerleşik düzende, bilim ve sanat öğretileriyle beslenerek gelişen İslâm anlayışına düşman ‘Vahabizm’in İslâm’a nasıl hakim olduğunu bir kez daha hatırlarken, Müslüman’ın Müslüman’ı kırmaya neden devam edeceği üzerine dehşet gerçeği de bir kez daha gözler önüne seriliyor... Komodinin üzerinde sırada bekleyen diğer kitaplarıma bakıyorum... Birden, seçip dizerken fark etmediğim bir şeyi gözlemliyorum: Hepsi savaş üzerine. ‘Tarihe Şekil Veren Büyük Savaşlar’, ‘Peloponez Savaşları’, ‘Vahşi Mavi’, Sun Tzu’nun ‘The Art of War’ (Savaş Sanatı)...
Neden özellikle şu aralar yüreğimi yormuş olan ve kaçtığım bir konuda seçmişim kitaplarımı, bilemedim. Belki de insanın neden savaştan, öldürmekten, yıkmaktan vaz geçemediğini anlamaya çalışmak için... Bu ay okuyacağım en alttaki kitap ise; Tek bir Atomdaki Kâinat’, Dalai Lama'ya ait. Sanki savaştan yorulan ruhumu dinlendirmek ve hâlâ umutlarımı taze tutabilmek için ilâç niyetine en sona yerleştir-mişim Dalai Lama’yı. Bu kitabında, ‘aydınlanma’yı diniyle arkadaş kılamayan, ilimi düşmanlık unsuru belleyen toplumların kaybedece-ğinden yola çıkan Dalai Lama, Bu düşünceler zihnimde gezinirken, minik torunumun sesini duyuyor-um: “Bi dala! Bi dala!” Bir taraftan da heyecanla avuçlarını çırpıyor.
Tekrar dinliyoruz... Evet, güneş yarın doğacak. Onun için yarına tutunmalı... Yarın... Yarın... Seni seveceğim yarın... Yarın, sadece bir gün uzaktasın... Sadece bir gün... Hepinize aydınlık
yarınlar olsun!
Yarını bugünden paylaşmak
Haberin Devamı

