Yazmakla, anlatmakla öyküsü bitirilecek biri değil ama bende bıraktığı izle, kendimce, kısacık da olsa onu anmak istiyordum. Günü, bugünmüş; tam yazıma oturduğum gün... Onun sonsuzluğa yolculuğa çıktığının yıldönümü. Ölümsüzlükle buluşup, kâinata mâl olduğu gün.
Türk edebiyatının, düşün dünyasının, boşluğu dolmayacak değerlerinden... Sevgili Attilâ İlhan...
Onun, yazdıklarıyla, söyledikleriyle, duruşuyla çok insanın hayatını etkilediğini tahmin edebiliyorum. Ama benim gibi, kısa bir zaman dilimindeki sohbet ve ardından gelen birkaç cümleyle yazım yaşamını renklendirdiği, coşturduğu daha kaç kişi vardır, bilmiyorum.
Şimdi parmaklarım tuşlarda onu anarken, zihnimin kanatlarına takılıp uçuyorum geride kalmış bir zaman dilimine.
1991’in Haziran sonlarında bir gün. Attilâ İlhan’la buluşmaya gidiyorum. Kucağımda, ilk romanım ‘Kurt Seyt & Shura’nın bilgisayar çıktısı. 466 sayfalık dosyaya çocuğum gibi sarılmışım. Kolay değil, beş senenin sancılı günleri, uykusuz geceleri, gözyaşı, hasret, hüzün, keyif, aşk dolu bir tarih yolculuğu, duygusallığımla, müzikle, hayâl gücümle döllendi ve kucağımdaki roman doğdu. İçinde geçmişim var, ben varım... Henüz bilmediğim; aynı zamanda geleceğimin de olduğu...
Bir taraftan da düşünüyorum endişeyle; koca ustaya kim bilir her gün kaç kişi, kaç sayfa yazısını gönderiyordur, fikrini almak için.
Elmadağ’da, Divan Oteli’nin barında, her sabah oturduğu masada buluşuyoruz. Başında karakterinin parçası olmuş şapkası, gözlüklerinin ardından dünyaya hâlâ daha araştırmak hevesinde bir küçük çocuk bakışlarıyla elimi sıkarken, onun, yazdıklarıma tamamını okuyamasa bile en azından bir göz gezdireceğine emin oluyorum, o kadar samimi verdiği his.
Küçüklüğümden beri hayranlıkla yazdıklarını okuduğum dev kalemle karşı karşıya oturduğumuzda, masanın üzerine bıraktığım battal boy sarı zarf birden gözüme anlamsız ve gülünç görünüyor. Ama artık geri dönüş yok. Zaten yazdıklarımı sormuyor bile Attilâ İlhan. Kendinden emin, yumuşak bir ses tonuyla kendi hayatından dilimler anlatıyor kahvelerimizi yudumlarken.
“Ben” diyor, “Komünistlikten içeri alındığımda, komünist falan değildim. Üstelik ne olduğunu da daha tam anlamış değildim.” Sonra bir kahkaha atıyor, “Ama âşıktım” diyor, “Sadece deli gibi âşıktım.”
Henüz on dört yaşındaymış o zaman ve lisesinde bir kıza kapılmış gönlü. Ona şiirler yazıyormuş ama yazdıklarından tatmin olmuyormuş bir türlü. Kelimeleri, hissettiklerini dillendirmeye yetmiyormuş onun için. Şiir aramaya başlamış duygularını en iyi anlatacak ve bulmuş ifade etmek istediğinin karşılığını... Nâzım’ın, karısı Münevver’e yazdığı bir şiirde. Oturup heyecanla kopyalamış şiiri. Tabii Nâzım’ın olduğunu belirterek. “Önemli olan, duygularımın benzerliğini göstermemdi” diye ekliyor, gözlerinde yine on dört yaşının heyecanları. Öyle ışıldıyor ki bakışları; bir ara Divan Bar’ın kapısından yıllar öncesinin meçhul Karşıyakalı güzeli içeri girecek sanıyorum. Ben, âşık olduğu güzeli hayâli olarak canlandırmaya çalışırken, o devam ediyor:
“Öğretmeni yakalamış mektubumu. İdareye şikâyet etmiş. Çağırdılar, ‘Nâzım’ın şiiriyle ne işin var?’ diye...”
Masumane aşk mektubuna eklenen aşk şiiriyle hayatı değişivermiş genç Attilâ’nın. Karakol, sorgulama ve ardından hapis zamanları gelmiş, aşk şiirlerinin arasına diken...
“Siyasi suçlu olarak addedildiğim için, siyasilerin koğuşuna atıldım” derken gülümsüyor, bir sonra ne diyeceğini bildiğinden. “... ve ben esas kodeste öğrendim Komünistliğin ne olduğunu. Ben çocuk, hepsi kocaman adamlar. Öğretmenim çoktu içeride.”
Kahkahalarını tutamıyor, gencecik yaşında yaşadığı adaletsizlik ve hazımsızlık örneği gaddarlığın içinden kendisine mutluluk payı çıkarır gibi.
“Komünist diye hapise atılırken sadece âşıktım, ama çıkarken artık gerçekten Komünistliğin ne olduğunu biliyordum.”
Onu daha saatlerle dinleyebilirim... Ama birden susuyor ve masanın üzerindeki hantal sarı zarfa bakarak bana soruyor:
“Peki sen ne yazdın bakalım?”
Çok kısa anlatıyorum. Onun bire bir yaşamış olduğu hayata kıyasla, benim, dinlediklerim, okuduklarımla anlattığım tarihin yavan kaçacağından endişe ederek, uzatmıyorum. Şayet okursa kalemimden dökülenleri daha iyi anlayacağına inanıyorum.
Bir hafta sonra telefonum çalıyor. “Okudum” diyor Attilâ İlhan, “Tamamını okudum” Nefesimi tutuyor ve dinliyorum. “Tebrik ederim seni. Cesur bir girişim” diyor. Hâlâ nefes alamıyorum. Sadece kâğıt, kalemime uzanıyorum, söylediklerini sonradan hatırlayamamaktan korkarak. Duyduklarımı rüyada gibi yazıyorum:
“Herkes cesaret edemez” diyor dev kalem, “19. Yüzyıl anlatımı ile Tolstoy, Balzac, Zola tarzında yazılmış. Dönemini, iyi bir roman mimarisi ile çok iyi anlatıyor. Klâsik roman budur. Yolun açık olsun.” Gözümde yaş, ağlamamak için kendimi zor tutarak, “Teşekkür ederim” diyorum, “Çok teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim!” “Ben sana teşekkür ederim” diyor, “Hata bulamadım.”
Telefonu kapıyoruz. Kanatlandım sanki. Az sonra uçacağım. Romanımın yolu açık, biliyorum. İçinde geçmişim vardı, ben vardım, şimdi geleceğim de var... şu ânım var... Yıldızlar üzerinde olsun sevgili Attilâ İlhan. Sen benim kelimelerimin sihirli bahçesine bir demet çiçek sundun, senin de sonsuzluğun bu dünyadakinden daha huzurlu, daha âdil, daha aydınlık olsun...
* Bu yazı 10 Ekim günü kaleme alındı.
İki yürekli kalemin Türkçe ve Türkiye aşkı
Dostum Prof. Dr. Svetlana Uturguari’nin, Dr. Antonina Sverçevskaya ile beraber derlediği ‘Kardeşim Nâzım’ kitabında, Victor Komissarjevski, Nâzım’ı anlatırken, onun herkesle “Türk lokumu gibi tatlı bir ilişki içinde olduğu”ndan, “tanıdıklarına hoş bir harekette bulunma isteğiyle yanıp tutuştuğu”ndan bahseder. “Bunu da anlıyordum” diye devam eder, “İnsanlar onun için durmadan soluduğu hava kadar gerekliydi. Hasta yüreğini onların sıcaklığıyla iyileştiriyor gibiydi.”
Büyük şairi, ellerini uzatıp boşluktan insan yakalamaya çalışan, bunu da pek güzel beceren büyücülere, hokkabazlara benzetir Komissarjevski.
Attilâ İlhan’da da bu güç vardı. Şiirleri, romanları, kendi sesinden yorumları, boşluktan toplardı insanları. Kavga etmeden insan kazananlardandı o da.
Nâzım, Rusya’dayken bile, şiirlerini önce Türkçe okur, ardından Rusça’ya çevirirmiş. Şiirinin, kendi dilindeki söz ve ritm inceliklerinin başka bir dile aktarılamamasından dolayı büyük üzüntü duyarmış.
Attilâ İlhan’da hem yazarken, hem konuşurken Türkçe’ye, adetâ dua eder gibi, Yaradan’dan bir armağan gibi saygıyla yanaşır ve öyle sunardı dili ve içeriği olan inandıklarını.
Nâzım’la, Attilâ İlhan’ı buluşturan bir diğer değerli yönleri de Kurtuluş Savaşı’mızın gerçeklerini, anlamını, neticelerini, Cumhuriyeti ve onun vâr oluşumuzdaki sebebini âdeta neferce hissetmiş ve bunu o güzelim Türkçeleri ile dillendirmiş olmaları.
Nâzım, Kurtuluş Savaşını en derinden, yüreği ağlayarak dile getiren şairimiz bana göre. Diğer taraftan Attilâ İlhan’ın bu ulu mücadeleyi ve Atatürk’ü o koca yüreğinin sevgisiyle anlatan programlarının tadı hâlâ damağımdadır.
“Bu Cumhuriyeti kendilerine bir numara küçük bulanların, Atatürk’ün ‘Nutuk’unu, Turgut Özakman’ın ‘Şu Çılgın Türkleri’ni okumaları, okudularsa tekrar okumaları, Attilâ İlhan’ın ve Nâzım’ın taklidi olmak isteyenlerin de orjinâllerini daha iyi anlamaları gerek. Onlara benzemelerinin imkânsızlığını baştan kabûl ederek” diye yazmışım yıllar önce... Yine tekrarlasam, çok mu demode olur acaba?
Attilâ İlhan usta ile bir buluşma
Onu ne zamandır yazmak istiyordum
Haberin Devamı

