Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Beş sene önce hayatım nasıl değişti...

Haberin Devamı

Bugün, duygusu çok farklı bir gün. Masamın üzerinde sizlere hikâyeleştirmek üzere hazırladığım kitaplar, defterlerimden çıkıp sizlerle paylaşılmak için bekleyen notlar... Ama aklım hiçbirine bağlanamıyor, kalemim hiçbirini yazmaya yanaşmıyor. Hep söylediğim gibi; yüreğim ne derse onu yazacağım yine...

Yazıma başlamadan önce bir düşündüm; çocuklarımı üzer mi, hayat arkadaşımı üzer mi diye... Ama hayır... Çünkü çok büyük bir kederle geçireceğim günü, onların varlığı sayesinde, kederle değil, buruk bir hüzünle yaşayabiliyorum. Sahip olduğum mutluluklar için şükür edebiliyor, yarınlara umutla ve mutlulukla bakabiliyorum. Sevdiklerimin ve beni sevenlerin hayatımdaki özel yerlerini ben de, onlar da bildiğimizden rahat yazabiliyorum bu satırları. Kimseyi üzmek için değil, Tanrı’nın hayatıma bahşettiği sevgilerin her birinin benim için ne kadar önemli ve kutsal olduğunu seslenmek için yazıyorum.

Biraz sonra, üç buçuk yaşındaki torunum geçirdiği küçük bir operasyonun ardından eve gelecek. Ameliyat kararı alındığından beri gecelerdir uyku uyuyamıyorum. Onun minicik bedenini narkoz altında uyurken düşünmek bile gözlerime yaş getiriyor. Uyandığında çekebileceği acıyı düşününce yüreğim daralıyor.

Az önce gelinciğime gönderdiğim mesajda, miniğimiz için dualarımızın yanı sıra “aynı zamanda mutlu mutlu yıllar!” yazdım. Cevabı; “Aa biz unuttuk bile” olmuş. Unuttukları; evlenme yıldönümleri!

Oğlumla gelinimin beşinci evlenme yıl dönümü bugün. Kızlarının derdinde, kendilerini unutmuşlar.

Belki de günün bu kadar özel olmasından ve hatırlattıklarından bu kadar gergindim günlerdir. Zira beş sene önce yeni bir mutluluğa yol açacak diye başladığımız bu gün yaşanan trajedi, mutluluğa ağır bir perde örtmüştü.

Bütün o dekor ve yaşanan gün emanet gibiydi

Günlerdir, özene bezene şahsen kendim evi hazırlamaktaydım. Gelinle damadın ineceği merdivenleri, nikâh masasını danteller, çiçekler, fiyonklarla süslemiş, servisi, müzisyenleri ayarlamış, son rötuşları yapmış, hazırlanmadan önce son bir kez göz gezdiriyordum. Ama, tüm mutluluğuma, heyecanıma rağmen garip bir şekilde huzursuzdum. Sanki yüreğime kar yağıyor, o kadar sevdiğim evimiz, objeler her şey buz soğukluğu yayıyordu. Aslında bu, o sabaha karşı gördüğüm bir rüyayla başlamış bir duyguydu.

Rüya sahnemde; Titanik’i andıran bir transatlantiğin batışı vardı. Sanki bir buluta asılmış, kıpırdayamadan, gemide çalan valsle beraber insanların çığlıklarını, koşuşmalarını ve kocamın, adımı haykırarak beni arayışını çaresizce izliyor ve onun gittikçe batan tarafta yok olduğunu görüyordum. O kadar gerçek, o kadar canlıydı ki; uyandığımda hıçkırıyordum. Hiç yapmadığım şeyi yaptım ve kızımı uyandırıp rüyamı anlattım. Haftalardır süren yorgunluğuma ve heyecanıma verdi.

Tekrar uyuyamadım. İçim üşüyordu. O andan itibaren de, o duygu hiç geçmedi. Birden, her şey sanki masalmış, bir yerlerde saklı farklı bir gerçeğim varmış duygusuyla, kimseye bir şey söylemeden günlük koşuşmalarımı tamamladım.

Ama sanki bütün o dekor, yaşanan gün benim değildi de, bana emanet edilmiş gibiydi...

Akşama doğru karı, koca hazırlanırken, müzisyenler aşağı katta prova yapmaya başladıklarında, rüyamdaki valsi duyduğumda elimde rimel, ayna karşısında taş kestim. İçimdeki soğukluk gittikçe artıyordu. Pamir, “Titanik’in son valsi” diye mırıldandı, tıraş bıçağı elinde.

Silkinip gülümsemeye çalıştım “Haydi Titanik batmadan bir öpüşelim bari.” Tıraş köpüklü yanağına bir öpücük kondurup banyodan dışarı fırladım. Bilmediğim bir nedenden hüngür hüngür ağlamak istiyor, kendi kendime de kızıyordum. Daha güzel bir gün olabilir miydi? Çocuklarımız, sevdikleri, yakın ailemiz, yakın dostlar, az sonra hepsi burada olacaklar ve gençlerin nikâhını, hem de bizim otuz dördüncü senemizi kutlayacaktık...

Ne misafirlerimizi karşılarken, ne sohbet ederken, ne oğlumla gelinim merdivenlerden inerken, ne nikâh kıyılırken tüm bedenimi esir alan o buz gibi duygu hiç geçmedi. Bu kadar güzel, mutlu bir akşamda kötü ne olabilirdi ki? Yaşadığım duygu haline anlam veremiyor ama bir türlü de içinden çıkamıyordum.

Kalbimi yeniden coşkuya ve tutkuya açan hayat

Derim ya hep; hayat aslında çoktan yazılmıştır bizim için. Kader dediğimiz bilinmez çoktan var olan ama bizim ancak yaşadıkça öğrendiğimiz gizemli sahnelerdir. İçimize doğanlar da belki de, sadece, zamanın içinde bulunduğumuzdan daha ötesiyle ilgili hissettiklerimizdir.

O gece pasta kesildi, şampanyalar patladı, valsimizi yaptık ve...

Birden, zamanda rüyama doğru geri sarmaya başladık... Biz hastane yolunda bir arabada uzaklaşırken, arkamızda her şeyden habersiz misafirlerimiz için orkestra yeni bir vals çalmaya devam ediyordu.

Beş sene evvel bu gece, oğlumla gelinimin hayatını birleştirirken, aynı zamanda babamızı sonsuza yolculuğuna evden çıkardığımız geceydi. Antredeki masada duran nikâh ziyaretçi defterinin yerini taziye defteri aldı, düğün masası, mevlût masasına döndü. Mutluluk evi, keder evine dönüştü...

Şimdi, o acı, keder, ten soğuması, yürek yangını zamanlardan beş sene sonra, bir kez daha düşünüyorum da; Yaradan’ın ne şanslı bir kuluyum ki; hatırasını “keşke”siz, “ama”sız, vicdan azapsız yaşayabildiğim, yokluğu bile çocuklarımla beni bütünleştirebilen muhteşem bir eşin ardından, kâlbimi yeniden coşkuya, tutkuya açan, kanatlarımı çırpındıran bir hayat arkadaşım oldu ve var...

Pamir’ciğim çok teşekkür ederim; aşkı seninle öğrenmeseydim, belki tekrar âşık olamazdım. Tolga’cığım, çok teşekkür ederim, kaderin karşıma çıkardığı sen olmasaydın, belki de aşk için hakkımı çoktan kaybetmiştim.

DİĞER YENİ YAZILAR