Sevgili okurlarım, sizler bu satırları okurken kimbilir zihninizin bir tarafından neler akıp geçiyor olacak. Bugün özel bir gün. Her diğer gün gibi... Bir farkla; 2013’ün son Pazar günündeyiz. 2014’ü karşılamaya iki gün kaldı. Ayrıca, her birimiz için kendimize ait özel sebeplerimiz var günü özel kılan.
Kimimiz için; taze geride bıraktığımız acılar, sıkıntılar, kimimiz için; tekrarlanası güzelikler, keyifler, kimimiz için; memleket meseleleri, kimimiz için ise; öylesine, tekdüze yaşanmış bir geniş zaman arası olarak hatırlanan bir 2013.
Zaman geçmişle muhasebe zamanı... Zaman geleceğe umutlanmanın zamanı... Hepimiz için farklı sebepler, farklı düşlerle. Düşünün ki, geçtiğimiz bir yılı, dünyanın bir mahrumiyet bölgesinde aç, yoksul insanlara gönüllü doktorluk yaparak geçirenler var. Bir başka yerde, birileri, zamanın toprağa, lâva, suya gömdüğü derinliklerde susmuş bir tarihi ortaya çıkarmak için uğraştılar. Sevdiklerini vahşete kurban verenler, dehşetten mutluluk ve para kazananlar oldu. Alfabeyi sökmeye çalışan miniler, işinde yükselmek için çabalayan yetişkinler, birilerinin ciğerini sökmeye çalışan akbabalar, iftiraya kurban giden masumlar, yalanla koltuğuna tutunan, basamak çıkan basiretsizler, terk edenler, terk edilenler, aldatan ve aldatılanlar... Liste gider de gider... Bugün herkesin hesabı, hesaplaşması farklı. Hepsini bir araya koysak çözülemeyecek kadar büyük, uçsuz bucaksız bir denklem silsilesi görülür. Bu sebepten belki, insanoğlunun düzeni kaostan çıkamıyor. Her birimizin birbirinden farklı hayâlleri olması çok büyük bir zenginlik ama amaçların bu derece farklılığı, insanı insan yapan çizgiden uzaklaştırabiliyor.
İnsanoğlunun, fizikî ve ruhani farklılıkları bir yana bırakıp, insanlığın özüne inerek; insanca yaşamak, insanca yaşam sunmak üzerine en azından bir ortak paydada düş kurup emek harcayacağı ve meyvelerini alamasa bile tohumlarını atacağı bir yıl diliyorum.
Zaman durur, ben giderim
Ben de bugün, bir yandan düşlerimi not düşerken defterime, diğer taraftan yine ‘zaman’ la hesaplaşmamı yapıyorum.
Ele, avuca gelmez, tutulamaz, bizim vâr etmediğimiz ama içinde vâr olduğumuz, sonsuz, sınırsız, kendi kendini çoğaltan, hem reel an, hem geçmiş, hem gelecek, hem gerçek, hem masal olabilen, biz uyanıkken, uyurken, rüya görürken, komadayken hep uyanık kalıp yol alan ama aslında hiçbir yere gitmeyen; zaman...
Aslında zamanı gözle görebiliyoruz; dikkatli bakarsak, eskisini hatırlarsak. Geçen zamanla beraber insanlara ne olduğunu görüyoruz, ağaçların, hayvanların, kıyıların, karaların, dağların zaman içinde nasıl şekil değiştirdiğini izliyoruz aslında ama hepsini fark etmiyoruz. Yoksa, pek alâ görünen bir kavram ‘zaman’. Ele gelmeyip, rengi, kokusu olmadan görülebilmesi de gücünden kaynaklanıyor. Sadece bıraktığı izlerde kendini belli ediyor.
Zaman hiçbir yere kıpırdamıyor esasında. O hep orada. Kendinden, gücünden ve her şeye sahipliğinden, her şeyden önce ve her şeyden sonra yine hepsini saracağının verdiği tavırla öyle kuşatmış evreni duruyor. Hareket halinde olan bizleriz. Biz zamanın içinden geçiyoruz. Aşınmamız, yaşlanmamız bu yüzden. Ne kadar sert, ne kadar zorlanarak geçersek o kadar çok hissediyoruz. Belki bu sebepten, üzerinde hâkimiyet kurabileceği, değerlerini kendisinin belirleyeceği, alıp satabileceği, biriktirebileceği ‘madde’ olgusuna bu kadar bağımlı insan. Zamana karşı güçsüzlüğünü madde ile avutuyor.
Bir de zamanın içinden geçemeyen, zamanı içinden geçirenler var ki; onların aşınması çok daha bariz oluyor. Çünkü, sadece bedenleri değil, ruhları da zedeleniyor.
‘An’lar ve ‘anı’ları ıskalamayın!
Zaman ve yaş, benim için anında yaşanan ve daha o anda anı olan olgular. Her ikisine de bu sebepten çok önem veriyorum: ‘an’lara ve ‘anı’lara. Her bir yeni an, her bir yeni yaş bir armağan, yeni bir başlangıç, yeni bir heyecan. Bütün zamanları ruhumda barındırdığım duygusuyla sarılıyım hep. Hayatı; acısıyla, zoruyla, keyifleri ve sevgileriyle beraber derin derin içime çekerek yaşamak arzusu yaşamı çok güzel kılıyor bana. Çok zor zamanlarım oldu, çok kederlendiğim, çok acı çektiğim zamanlar da. Ama hiç mutsuz olmadım. Hüzünlendim, kederlendim, gözyaşı döktüm ama mutsuz olmadım... Hayatımın bu döneminde de, şimdiye kadar yaşadıklarımın, kazançlarımın üzerine yeni güzellikler eklendi, eklenmeye devam ediyor. Sürekli yenileniyor, sürekli bana hediye edilen yeni hayatları kutluyorum.
Iskalayarak yaşadığımı düşündüğüm hiçbir dönem yok yaşamımda. Sırf yaşamış olmak için hiçbir şey yaşamadım. Yüreğimin “Yaşa!” dediğini de es geçmedim. Kâlbimi hızlandıran, içimdeki coşkuyu, tutkuyu kanatlandıran kelebeklere yüreğimi açık tuttum. Şimdi, bu harika olgunluk döneminin de kendi armağanları var beraberinde gelen. En güzeli de bunları hak ettiğime inanıyorum ve hakkını veriyorum.
Zaman ve madde
Zaman ilâhi, madde sentetik. Zaman sınırsız, madde sayılı. Zaman iyileştirici, madde bağımlılık yapıcı.
Maddenin değerini belirleyebilirsiniz ama zamanın asla. Çünkü maddenin miktarı ve rayici bellidir ama ne kadar zamanınız olduğunu, geriye ne kadar kaldığını ve o zaman içinde neler yapabileceğinizi bilemezsiniz.
Maddeyi alabilir, satabilir ama zaman ile bu oyunları oynayamazsınız.
Zaman olgusunu hep çok gizemli bulmuşumdur. Minikken masalları, efsaneleri, daha sonra tarihi, arkeolojiyi, mitolojiyi bu kadar sevmemin en büyük sebebi bana zamanla ilgili mistik bir yolculuk yaşatmalarıdır. Ancak, benim için zamanın sadece bir algı olmaktan çıkıp kimlik kazanması, bana bahşedildiği kadarıyla, hayatı sarf etmeden yaşamam gerektiğini hissetmemle gerçekleşti.
‘An’ı anlamak ve yaşamak sonradan öğretilebilecek bir şey değil aslında. Kimileri, çok büyük trajedi ile veya ölümle karşılaştığında, geri dönüşünde hayatı daha anlamlı yaşamaya başlıyabiliyor ama genel olarak bunu ya bilir insan, ya da bilmez.
“Keşke”, “ama” ile geçmişi, endişe ile geleceği sorgulamaktan, içinde olduğu ‘an’ı yaşayamayan insanlara üzülüyorum. Bunların ‘an’ları yaşanılmadan geçip gidiyor.
Bir gün, dedemin yaşattığı güzel, romantik akşamlardan birinde çok keyiflenen ve birdenbire olmadığınca mutluluk hisseden anneannem, ‘an’ın tadını çıkarma alışkanlığı olmadığından olacak, yine üzüntüye dalmış ve “Güzel şeyler ne çabuk bitiyor” demiş. Dedem, zaman konusunda ne kadar farklı anlayışları olduğunu çok net belli eden bir başka ifadeyle cevaplamış:
“Her şey çabuk bitiyor Murka’m, her şey. Bütün hayat çabuk bitiyor... Ancak biz güzel olan anlarımızı daha uzun yaşamak istiyoruz. Bütün problem o.”
GENÇLİĞİMİZ ÖLÜMSÜZDÜR
İnsanların çoğuna zamanı en ürkütücü kılan; sanırım yaşlanmakla ilgili korkuları. Geride kalan zamanı kendi aidiyetinden çıkmış hissiyle yaşayanlar için özellikle bu çok geçerli. Halbuki, her şey iz bırakıyorsa yaşamda, gençliğimiz de ölümsüz demektir ve diğer her yaşımız da... O zaman nedir insanları bu kadar korkutan yaş almaktan, yaşlı görünmekten? Kendilerini sevemiyorlar mı yaşlandıkları zaman? Yoksa tanımıyorlar mı aynadaki kendilerini? Yabancılık çektikleri için mi sevemiyorlar yaşlarını?
Ne yapsak, ne etsek, sonuçta hep bizden sonra doğanlar doğmaya, gelenler gelmeye devam edecek. Hep, birilerine göre, daha yaşlı olmaya mahkûmuz. Önemli olan; zamanın içinden hakkını vererek geçmek... 2013’ünüz her nasıl geçmiş olursa olsun, gelin, 2014’de siz zamanın içinden geçin, onun sizden geçmesine izin vermeyin...
Yeni yıla girerken...
Haberin Devamı

