Bir yerlere sonbahar geldi, bir yerlerden gidiyor. Bayram kimilerine gelirken kimilerini hatırlamıyor. Bazıları yaşamı kucaklarken bazıları yaşamları karartıyor. Niceleri ölmemek için sırtında iki çaput sığınacak yer arıyor, niceleri hiç ölmeyecekmiş de, elindekiler de yetmezmiş gibi, yuvaları, toprakları talan ediyor. Saymakla bitmez, hâsılı bir zıtlık sürüp gidiyor. Tabiatla beraber her birimizin kendi içindeki mevsimler de değişip duruyor. Bir farkımız, insanoğlunun mevsimleri birgün sona eriyor. Ama o bunun ya farkında olmamakta ısrarcı ya da farkındalığına insanlık adına bir anlam kazandırmaktan uzak yaşıyor.Kederli günlerMüslüman dünyası olarak yine bir dinî bayramın içinde, yine yaşamı, ahlâkı, edebi, dini, yardımseverliği birbirinden farklı anlayan ve uygulayan düşüncelerin çatıştığı bir ortamdayız. İslâm dünyası, bu bayramı coşkuyla, mutlulukla karşılamak yerine, bugünlerin anlamını gerçekten anlamak, içine sindirmek üzere yaşamalı. Müslümanlık ve insanlık için acı, aşağılayıcı, kederli günler yaşanıyor. Bu bayram İslâm dünyası, İslâmı yüceltmek adına ruhunu nasıl besleyeceğine dair ‘çile’ye çekilmeli. ‘Müslüman’lık kisvesi altında ekonomik, politik, siyasî erklerin peşinde olan dikte ettiğinin dışındaki yaşam şeklini cezalandıran, kendini Allah’ın elçisi kabûl eden zihniyetin kollara, dallara ayrılarak, her birinin diğerini kesip biçmeye devam ettiği İslâm âlemini körükleyenlerin, kendilerinin bile, İslâm’ı yücelttiklerine inandıklarına inanmıyorum. Bu yüzyılda, Müslümanların ne Haçlı seferlerine, ne diğer dinlerin saldırısına ihtiyacı kalmadı, kan dökmek, can vermek için. Mezhep farklılıklarından dolayı kesip, biçen Yüce Yaradan’a saygısı ve inancı olmayan zihniyetlerin ardına düşen ve bu yolu “Allah yolu” zannedenlerin çoğaldığı İslâm coğrafyası âdeta kendine karşı Haçlı Seferi devrini yaşıyor. Türbanlıyı, başını örtmeyeni cehennemlik ve ölüme lâyık görmesi için besleyen politikalar farkında değil mi ki; çarşaflı da türbanlıyı, sonra peçeli çarşaflıyı, burkalı peçeliyi günahkâr ve yok edilmeye mahkûm görüyor. Bu silsileyi kadınlar üzerinden yazdım. Zira toplumun aydınlıktan uzaklaşması en bariz kadın cinsiyeti üzerinde karanlığın hakimiyeti ile hissedilir. Bugün ülkemizde, toplumun bir kesiminin, kıyafetlerini çağdaş bulmadığı için yerdiği Cumhurbaşkanı, Başbakanı eşlerinin giysilerini İslâm’a uygun bulmayan ve günahkâr addeden kesimler de var. Bu sizi şaşırtmasın. Zira; dini öğeler toplumu bir kesimin yönetimine bendedecek ve herkesi aynı zihniyete tabii yaşamaya mecbur edecek yönde şekillendirilmeye başlanırsa, kendilerine sunulan din adına emre itaat etmeye alıştırılmış kalabalıkların yeni efendileri olmak için daha vahşi ve saldırgan bir yapıyla gelecekler de sıraya girer.Keşfetme zamanıİşte, şimdi, bir dini bayramın daha içindeyken, kutlamaların, kutlanmaların sarhoşluğunu bir yana bırakıp, İslâm dünyasını ve içimizdeki insanı, yaşamı, varlığımızı ve Yaradan’ı anlamak, gerekiyorsa yeniden keşfetmek zamanıdır. Dalai Lama der ki; “Benim sade dinim şudur: İbadethanelere ve karmaşık filozofilere de gerek yok. Beyinlerimiz, kâlplerimiz bizim mabetlerimizdir. Filozofimiz ise; müşfik olmaktır.”Dalai Lama’nın sözlerini kullandım? Zira özünde Allah’ın tekliği, yüceliği, bağışlayıcılığıyla dünyaya açılabilecek bir din; dinin adını kullanarak ayaklar altına alanlarca öyle anlamından uzaklaştırıldı ki; hırstan, nefretten uzak, insanı, tabiatı bütün içinde gören düşün adamının sözleri belki bir şeyler hatırlatır dedim. Yoksa, kendisini en mükemmel Müslüman gösteren çok yanlış örneğimiz var artık.Hepinize, içinizdeki en güzeli keşfedeceğiniz, sevdiklerinizde en güzeli bulacağınız ve güzel duygularla besleyebileceğiniz bir bayram diliyorum.
Eylül sonunun ılık Verona akşamında, İstanbul’a dönmeden önce kızım, damadım ve torunumla bir veda seremonisindeyim. İki haftadır beni uzun zamandan beri yaratmakta olduğu sihirli dünyasıyla daha da yakından tanıştıran Pamira’mla bu defa ana-kız olmanın dışında profesyonel bir sohbet yapıyoruz. Pamira’yı on yedi sene önce Amerika’ya master eğitimi için göndermiştik. Sözüm ona iki sene sonra geri dönecekti. Ama öyle olmadı. Daha talebeyken kabul edildiği Wyeth bünyesinden BASF, Novartis, Reckitt Benckiser gibi ilâç sanayiinde dünya devleri olan firmalarda çok önemli pozisyonlara yükseldi. O günleri; “O zamanlar önemli gördüğüm işler yaptım. Ne zaman ki kızım doğdu o işlerin hiçbir değeri kalmadı. Kızımı kendim büyütmek istedim ve öyle de yapıyorum.” diye özetliyor Pamira. Evet, gerçekten de bütün o başarıyı, yükselişi, kazanılan titr ve maddi imkânları Shaya’nın doğumu ile sildi, bir kenara attı ve çocuğunu kucağında, yanı başında tutabileceği, aynı zamanda huzur bularak birilerine de huzur verebileceği bir dalı kendisine meslek seçti. Bu öyle hemen olmadı ama azmi, inancı, çalışması ve hayatının akışını daha natürel ve harmoni içinde bir yola doğru değiştirmekteki kararlılığı onu yine başarıyla tanıştırmakta gecikmedi. Geçenlerde ‘Professional Photographers of America’nın düzenlediği ‘International Print Competition’a gönderdiği bir fotoğrafı ödüle lâyık bulundu. “Kâlpten verilen kararın gücü yanında geliyor.” diyor Pamira. Daha çok para kazanmak, kendisinden küçük, büyük yüzlerce insanı yönetmek ve uluslararası şirketlerin işleyişinde payı olmak imkânlarını bir kenara bırakıp, sıfırdan, sadece yaşamın huzuru ve anlamı konusunda ortaya sanat koyabileceği bir işi seçmek her babayiğidin harcı değil. Bunu yapabilenleri her zaman takdir etmişimdir. Ama kızımı hep bir anne olarak desteklerken bir yazar merakıyla hiç sorgulamamıştım şimdiye kadar. Şimdi, fırsat mı fırsat, soruyorum; “Neden fotoğraf?” diye.“Kendimi hatırladığım en eski hallerim hep fotoğraflarla pekişmiş anlar.” diyor, “Babacığımın elinde hep bir fotoğraf makinesi olurdu hatırladığım. Tüm özel günlerimizi, tatillerimizi, seyahatlerimizi, hatta gündelik hallerimizi dahi belgelerdik. Buna ek olarak da hem babaannemin hem senin ressam olmanız ve kardeşimle beni sabırla fırça ve renklerin büyüsüyle küçük yaşta tanıştırmış olmanız sanırım bende görsel yaratıcılık, dokümantasyon, sanat zevkini birleştirdi.” Fotoğrafları bugün için değil 60 yıl sonrasına çekiyorumFotoğrafın anlamını; tüm insanlık hallerini bir küçük kapsülde hapsedebildiği, bebeklerin en masum yüz ifadelerini hiç unutulmayacak şekilde onun büyüklüğüne ve çocuklarına teslim edebildiği büyük bir şans ve lütuf olarak gören Pamira. “Fotoğraf çekerken Tanrı’nın yarattığı o güzel bebek, çocuk veya tüm ailenin gerçeğini, iç güzelliklerini, kâlp gözümle gördüğüm mükemmelliklerini yakalamaya çalışıyorum. Bu hem benim en zor ödevim, hem de en büyük tatminim.” diyor ve ekliyor: “Bu fotoğrafları bugün için çekmiyorum. 30 sene sonrası için, 60 sene sonrası için çekiyorum. O arada da keyfini sürmek işin kreması.”İyi bir fotoğraf için iyi bir fotoğrafçının olmazsa olmazlarını; “Aşk. Sevgi. İnsana, doğaya, fotoğrafladığı şeye sevgi, saygı” diye yorumluyor, “ Hakkını vermek için bir söz vermektir kamerayı her ele alış. Ve tabii ki tesadüfen değil, bilinçli olarak hayâl ettiği fotoğrafı gerçeğe dönüştürebilmek için teknik bilgi, tecrübe ve yetenek. Son olarak da hayâlindeki fotoğrafın olabilmesi için her ortamı hazırladıktan sonra işi natürüne bırakabilecek kadar da alçakgönüllülük. Fotoğrafın estetiğini ve duygusunu veren en önemli faktör ise kâlp. Pamira’nın fotoğrafladığı hamile, bebek ve bebekli/çocuklu aile fotoğraflarında sanki ideal bebekler, ideal hamile kadınlar ve ideal aileler izleniyor. Bunda fotoğrafçı olarak katkısını soruyorum. “Bence” diyor, “ herkes ideal kadın, ideal bebek, dünya güzeli çocuktur. Herkes kendi mükemmelidir. Ben fotoğrafladığım kişileri böyle görürüm. Hepsine teker teker âşık olurum. Onların beni kendilerine âşık eden güzelliklerini fotoğrafımda yakalamaya ve yansıtmaya çalışırım. Şayet fotoğraflarımda gördüğünüz hamile kadınlar birer tanrıça, bebekler birer biju, çocuklar birer yapma bebek gibi görünürse gözünüze, benim gördüğümü size göstermeyi başarabildim demektir. Ne mutlu bana!”Önceleri nü çekerek başladığı fotoğrafçılığının konu değiştirmesini “Kadın vücudunun güzelliğini yakalama arzum bir ailenin gelecek nesillerine miras bırakma arzusu tarafından kenara itildi. Şimdi bu tutkumu hamile kadınların güzelliğini fotoğraflayarak kat be kat tatmin ediyorum.” diye açıklıyor ve kendini hantal, şişman ve çirkin bulan hamile kadınları şöyle cesaretlendiriyor: “Hamile bir kadının vücudunda en yüce enerjiler, değişimler, en mistik güçler, Tanrı’nın en büyük lütufları iş başındadır. Kadınlık, annelik, bilgelik, güzellik, cinsellik, herşey üstün bir yerdedir. O, Tanrı’nın küçük bir elçisidir. Ben de bunu ölümsüzleştirmeyi seviyorum.”
“Başarının tarifini yapabilir misiniz?” diye sorsam, eminim, kimilerinin ortak parantezde buluşabilecek olma ihtimâline karşı, genel olarak hepimizin başarı ile bağlantısı, beklentisi ve gerçekleştiğinde de doyumu birbirinden çok farklı. Çok insan için ‘başarı’ para kazanmak, daha çok kazanmak demek. Çünkü toplum böyle dikte ediyor. Genelin gözünde başarının tarifi maddiyattan geçtiği için insanlar daha yolun başındayken, diğerlerinin gözünde başarılı kabûl edilecekleri yolu seçiyor. Yani; çok para kazanmayı. Elbet, para kazanmak, emeğimizin hakkıyla karşılığını almak ve kimseye ihtiyaç duymadan ayaklarımızın üzerinde durmak gerekli. Bunlar becerimizi, azmimizi ve biraz da şansımızı gerektiren şeyler ama hiç bir zaman ‘salt para’ başarı sembolü olmamalı. Başkalarının başarılı bulduğu çizgiyi hedef alanlar o başkalarının hayranlığını kazanabilirler ama kişisel olarak ne kadar tatmin duyarlar? Çevrenize bir bakın veya tarihte ‘çok başarılı’ diye değerlendirilmiş kişilerin özel hayatlarını okuma şansınız varsa okuyun. Görürsünüz ki; toplumların başarılı bulduğu çok insan özel hayatlarında mutsuzluğu, hâtta mutlu olmak konusunda şapşal bir beceriksizliği sergiler.Başarılı olmayı genellikle tek bir kavramın mükemmele ermesi olarak düşünmek de zor. Zira, insan gibi kompleks bir yaratığın mutlu olmak için birden fazla beklentisine cevap ihtiyacı olduğu gibi, başarı duygusunu yaşaması da bir tek hedefinin doyuma ulaşması ile gerçekleşmiyor.Burada önemli olan bu paket içeriğinin hangi sıralamada insanın yaşamını ve kişiliğini etkilediği.Bu sıralama konusunda kimsenin kimseyi kınamaya hakkı yok , herkesin kendine ait başarı kavramı kendi sorumluluğunda. BAŞARILI HİSSEDIYORUMPeşinde olduğumuz başarı için insani, ahlâki değer yargılarını, namus, sevgi, aşk, empati, zarafet, nezaket, şefkât ve daha nice ince kıymetli detayı kaçırıyor, görmezden geliyor ve üzerine basıp geçiyorsak başarmış sayılabilir miyiz? Ama gençleri de yanlış yönlendiren bu başarı örnekleri gitikçe artmakta ve topluma para gücüyle başarı damgası vuran sadece bireyler değil, çiftler yaratmakta. Başarı ve saygınlığı tüm diğer değerleri yok sayarak sadece banka hesabını yüklemekte veya çok pahalı spor bir arabayla hava atmakta bulan bir erkeğin yolcu koltuğunda oturan kadının kendisinden farklı olmayacağını bilmesi gerekir... Elbette para kazanmamız gerek.Finansal güvenliğimiz huzur ve özgüven verir, bu kaçınılmaz... Bu duygularımı aktarırken düşünüyorum, ne kadar başarılı olmuşum diye: Evet, ben başarmışım… Yıllardır sonsuzlukta olan Pamir’ciğimle birlikte iki mükemmel cevher çocuk yetiştirmişim. Şimdi torunlarımın ve cici oğlumun hayatına olumlu iz bırakacak olgun, tecrübeli ve dinamik yaşım bana yeni başarılarımın ışığını yakıyor. Sevdiklerime, tabiata ve sosyal çevreme olan sorumluluklarımın idrakinde elimden geleni yapmak duyarlılığındayım.Yaradan’ın bahşettiği duygusallığımı ve hayâl gücümü, tutkuyla coşkuyla yaşama aktarabildiğim için başarılıyım. Beni en iyi anlatan ‘yazı’yla yüzbinlere ulaşabildiğim için başarılıyım. Hayatın zorluklarını, dibe vuruşlarını sızlanmadan, küsmeden, kimseye yük olmadan atlatabildiğim için başarılıyım. Yüreğimi yakıp tenimin hararetini düşüren kaybımdan sonra yüce Yaradan’ın bana gönderdiği armağana, sevdiceğime kâlbimi açabildiğim ve onun beni baş tâcı eden aşkını paylaşabildiğim için başarılıyım… Para? Olmadığı da oldu, az olduğu da… Ama kendimi hep başarılı hissettim. Bu büyük başarı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini burada attık” demiş Atatürk. Kızılırmak Vadisi’nin kuzeyindeki geniş topraklar üzerinde uçarken binlerce yıldır tarihe iz bırakmış bu coğrafyanın dillendiğini duyar gibi oluyor ve kulak kabartıyorum. Yüksek dağların arasında vadiler, ovalar, zamanın aşındırdığı dağların tepelerinde oluşmuş geniş platoların süslediği Sivas M.Ö. 7000-5000 yıllarında tanıştığı insan ilişkisini M.Ö. 2000’lerde Hititlerle, ardından M.Ö. 1200’de Frigyalılar’a sonra Lidyalılar, Romalılar ve Bizanslılara teslim olarak sürdürmüş. Üzerinde hüküm süren medeniyetlerin kontrol ve ekonomik gücü meşhur ‘Kral Yolu’, ‘İpek Yolu’ gibi antik ticari yolların kesişme noktası olmuş. ‘Sivas’ isminin, Hitit kavimlerinin ‘Sibasib’, Romalıların ‘Sebasteia’ veya Selçuklu ‘Sebast’ isimlerinden geldiğine inanılıyor. 1071’de Malazgirt Zaferi ile Danişment Beyliği, Selçuklular’ın kontroluna giren bu topraklar 1400’de Timur’un istilâsı ile Moğol ve ardından 1398’de Osmanlı yönetimine katılmış.Topraklarında, sularında katman katman medeniyetlerin izi olan Sivas, 4 Eylül 1919 tarihinde büyük Atatürk’ün, hür, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmak üzere burayı seçmesi ile bambaşka bir veçhe kazanmış; tarihinde yaşadığı tüm savunmalardan farklı olarak ‘Milli Mücadele’ ruhuyla tanışmış. Ata’mızın ve delegelerin 108 gün kaldığı Sivas, Türkiye Cumhuriyeti’ni vâr oluşunda büyük bir adım olan kongresi ile, sadece kendisinin değil, tüm ülkenin ‘Kurtuluş Savaşı tâcı’ndaki taşlardan biri. Diğer taraftan, salt tarihiyle değil, Kızılırmak, Yeşilırmak, Fırat’ın yarattığı üç vadi arasındaki uçsuz bucaksız topraklarıyla bitmek bilmeyen bir yolculuk Sivas. Madımak’ın yanık kokan acı hikayesiBöylesine anlamlı hikâyesi olan toprakların üzerinde yaşayanların da yaşamlarının çok anlamlı ve çok kuvvetli bir beraberlikle sarmalanmış olması doğal olanı aslında. Bu sebepten, şehre iner inmez Madımak Oteli’ni ziyaret etmek ve yanık kokan acı hikâyesini mekânın kendisinden dinlemek istiyorum. Kapısında ‘Sivas Bilim ve Kültür Merkezi’ yazan restore edilmiş binanın dışında 2 Temmuz 1993’ü anımsatacak hiç bir işaret yok. Ancak, girişte, sağda düzenlenmiş anı duvarında, izansız, vicdansız kara taassubun temsilcisi ‘insan sürüsü’nün kurban ettiği otuz beş vatandaşımızın isimleri zikredilmiş. İsimlerin ortasında Ata’nın büstü ve büstün altında Atatürk’e ait “Toplumun içindeki farklı düşünceler, farklı inanışlar ne olursa olsun, milli birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesini bilen bir milletin başaramayacağı iş aşamayacağı engel yoktur” sözleri yazılı. Anı köşesinin sağ ve sol tarafına da Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Aşık Ruhsati, Hacı Bektaşı Veli, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre’nin tasvir edildiği fotoğraflar ve onlara ait bir söz yer alıyor.Sivas İl Özel İdaresi’nin organize ettiği kitap haftası sebebiyle davet edildiğim bu kadim şehrin, yazdan kalma kuru sıcağının akşama teslim olduğu saatlerde Buruciye Medresesi’nin tarihi taşlarının serinliğiyle sarılı huzurunda dinleyicilerimle buluştuğumda, avluyu doldurmuş okurlarımın ve okurum olmak için beni tanımak isteyenlerin gözbebeklerinin derinliklerine bakıyor ve içlerinde 2 Temmuz vahşetini sahiplenebilecek hiç kimseyi göremiyorum. Anlattığım hüzünlerle gözleri yaşlanan, sevinçlerle kahakahaları yükselen bu güzel insanların bir daha Sivas’ın tarihini kirleteceklere izin vermeyeceklerini hissediyor ve yürekten diliyorum. Ardından bana verilen bakır teşekkür şiltinde işlenmiş, Gökmedrese’nin taşlarında yer alan o harika Selçuklu ‘hayat ağacı’ motifine bakıyorum uzun uzun. Düşüncelerim dallarında dolaşıyor hayat ağacının… Orta Asya Türk literatüründe dünyanın merkezi olarak kabûl edilen hayat ağacının, gökyüzü seyahatinde merdiven görevi gördüğüne inanılır. Üzerindeki kartal tasviri; öbür dünyaya uçmak için yardımcıyı, nar meyveleri; cenneti, bolluk ve bereketi, küçük kuşlar ise göğe uçan ruhları temsil eder. Gözlerim hayat ağacı’nın kuşlarının kanatlarına takılıp onlarla beraber mistik rölyefinden ayrılıyor, bu toprakları vâr eden, bağımsızlığı için, yücelmesi ve aydınlıklarda kalması için gençliklerini, nefeslerini, hayatlarını tüketen ve göğe yükselenlere doğru yükseliyor. Dualarımı gönderiyorum; bizden once bağımsızlık, hürriyet kavgasında acı çekenler, kan dökenler, can verenler sayesinde üzerinde hür yaşadığımız bu cennet ülkenin narlarını, bolluk ve bereketini kardeşçe paylaşabilsin insanlarımız… hayat ağacındaki kuşlar kadar hür yaşasınlar ve zamanı gelince hayat ağacındaki kuşlar kadar hür uçsunlar göklerdeki mekânlarına… ardlarında yeni kan, nefret, acı, gözyaşı bırakmadan… kanatlarında kan, nefret, acı ve gözyaşı taşımadan…
Parklar… içlerinde hep aşklar saklar, âşıklar barındırır, ağaçlarının gölgesinde nice buluşmalar, nice ayrılıklar, nice barışmalar yaşanır. Şahsen hiç bir parkta bu tecrübeleren hiç birini yaşamamış olmama rağmen, “park” kelimesi bana hep yeşillerle ve kuş sesleriyle bezenmiş romantik duygular verir… En azından Gezi olaylarına kadar sadece bu duyguları verirdi… Bu hafta bana yine o eski güzel duyguları hatırlatan harika bir yolculuğum oldu. Bu kez bizzat yaşadım mutluluk dolu bir buluşmayı, özel bir parkın, özel bir akşamında, özel bir aşkla: okur-yazar aşkıyla. Karşıyaka Belediyesi, yazarlarla okurlarının kucaklaşmasını kapalı mekânlardan açık havaya, İzmir’in meltem kokan o güzel yaz akşamlarına taşımışlar. Bostanlı Güzel Sanatlar Parkı, sadece ağaçların gölgesiyle değil, âdeta bir açık hava müzesi oluşturan antik çağ heykelleri, mozole taşlarıyla insanı zamanda yolculuğa çıkaran muhteşem bir park. Her buluştuğumuzda yüreğimi titreten sıcaklık ve sevgiyle etrafımı saran okurlarımın varlığı ise, zamanın geçiciliği karşısında akşamı kalıcı yapan emsâlsiz bir duyguydu. Gazeteci Nuray Kaya gecenin sonunda “Şimdiye dek, okuru ile bu kadar bütünleşen bir yazara rastlamadım. Neydi o gözyaşları sizi izlerken? İçleri titriyor size bakarken” dediğinde benim de gözlerim nemliydi hâlâ. Yazarken döktüğüm yaşların, attığım kahkahaların okurlarımın ruh hallerinde tekrarlandığını bilmek, yüz yüze geldiğimizde, bu paylaşımın verdiği sözsüz bir duygu paylaşımının olduğunu hissetmek müthiş bir zenginlik. Romanlarımın kaç tane sattığından daha önemli bir güzellik. Dedem Kurt Seyit’in maceralarına benimle birlikte gülen, intiharına benimle birlikte ağlayan okurlarımın “Ruhumuza ilâç gibi geldiniz.”, “Bizi sihirli bir dünyaya götürdünüz.” sözleri, 1992’de annesinin alıp da henüz bebekken onun adına imzalattığı kitabımla gelip sarılan yirmi iki yaşındaki genç kız ve daha nice unutulmayacak duygu halleri sarıp sarmaladı Bostanlı Parkı’nda beni ve akşamımı… Bir kez daha, bana verdiği bu değerli armağan için Yaradan’a şükürle, zihnimin kanatlarında meltem, yürüdüm gecenin içine doğru…Yazarlar Oteli’nde bir geceDuygu yüklü akşam ve sevgili Gülşah Elikbank, Nuray Kaya, Karşıyaka Belediye Başkan Muavini Murat Özel, Kültürel faaliyetler yetkilisi Veysel Çıldır’la paylaştığımız derin bir sohbetle bezenmiş akşam yemeğinden sonra vedalaşmamızı takiben ben Kahramanlar’da kaldığım otelde bambaşka bir yolculuğa devam ettim... İş kadınlığının yanı sıra kendisi de bir yazar olan sevgili Gülşah ve eşi Serkan Elikbank’ın iki sene önce hayata geçirdiği ‘Yazarlar Oteli’, yazarların kendi ağızlarından, el yazılarından, verdikleri objelerden seslenerek misafirlerle konuşan bir otel. ‘Mini Otel’ ilk edebiyat konseptli otelimiz. Sadece 15 oda var; her biri Türk edebiyatının sevilen isimlerinden birine ayrılmış.
Ölüm yazmak her zaman zor gelir... Yazacağınız; sevdiğiniz, yakınınız, tanışınız ise daha zor... hele ölüme ağır ağır, işkence çekerek, acılar içinde gittilerse daha da zorlaşır... hele bir de insan kılığında yaratıklar ise bu vahşet sonu yaşatan, kelimeleriniz tükenir. İşte şimdi bu eksikli ruh haliyle, iki sefil yaratığın hayatlarını sonlandırdığı sevgili Georgia ve Jak’ı uğurluyorum bu sayfada... Onları ilk 1975 yılında tanımıştım. Sosyal çevremde tanıdığım kimi çift gibi; hiç bir zaman daimi görüşen, özellerini paylaşan yakınlıkta olmadık onlarla. Ama müşterek dostlar vesilesiyle veya her ne sebeple karşılaşsak, hep sıcak, dostane bir “Merhaba”mız ve sohbetimiz olurdu. İstanbul’un biten sıcak renklerindendi Karako’lar. Çok sevilirlerdi. Çok küçüklüğümde ilk defa, Doris Day’li, Rock Hudson’lu Hollywood filmini izlediğim zaman, onlara benzeyen Amerikalıların hiç acı çekmeden, hep huzurla, keyifle çok uzun yaşadıklarını ve kaza, hastalık, cinayet gibi sudan! sebeplerle ölmediklerini düşünmüştüm, nedense. Belki pıril pıril düzenli evleri, giyimleri, neredeyse mükemmel masalsı hayatları bende bu duyguyu yaratmıştı. Ne de olsa sadece ekrana misafir hayatların temsilcileriydi ve benim çocukluğumda tarihi konuların dışındaki filmlerin çoğunluğu hayatı böyle gösterirdi. Ölüm gelince alır gider1975 Yazında Moda Klübü’nde ilk defa tanıştığım Georgia ve Jak da ben de işte aynen bu duyguyu yaratmıştı. O tarihte artık yetişkin bir genç kadın olmama rağmen, klübün onca hoş kalabalığı içinde bu çiftin beni duygu olarak çocukluğumun Hollywood filmlerine taşıması hoş bir duygu vermişti. Enteresandır, yıllar içinde her karşılaşmamızda, onlara aynı hisle bakmaya devam ettim. Doğduğumuz an kesin olan tek şey; öleceğimiz. Nasıl bir kimlikle , ruhla ve fiziki görünümle şekilleneceğimiz, başarılı veya mutlu olup olmayacağımız, iyilikten mi, kötülükten mi yana seçim yapacağımız hep bilinmezlerimizdir. Ama, tek bilinen; bir gün öleceğimizdir. Bu tartışılmaz ve değiştirilemez kesinliğe rağmen ölümün varlığını, kendisini bize özellikle hatırlatmadıkça, neredeyse aklımıza takmadan yaşarız ve ölüm her gelişinde şaşırtır bizi, sanki sürprizmiş gibi... Özellikle dünyadan habersiz, melek bir yavrucuk, pırıl pırıl masum bir genç veya varlıklı ise, hoş, güzel yaşamışsa biri, daha da büyük sürpriz olur. Sanki çocukluk, gençlik, servet, ün, ünvan ve mutluluk ölümü engellermiş gibi... Oysa ölüm bunların hiç birini kâle almaz. Gelince gelir, alır, götürür. Haber vermek, hesap vermek, pişman olmak, af dilemek ölüme gore incelikler değil. En azından iyi, güzel ruhlu, zararsız insanlara onlara yakışacak bir zarafetle gelmesini beklerdim ölümün. Sıhhatle, uzun yıllar hayatın, sevdiklerinin, çocuklarının, torunlarının tadını çıkarıp, şuurunu, fiziksel kabiliyetlerini yitirmeden yaşamasına izin verip sonra bir gün tatlı bir yorgunluk içinde daldığı bir uykuda şefkatle teslim almasını arzu ederdim. Hiç bir sınırla, dinle kavgaları yoktuBiliyorum hayat böyle değil, ölüm de... Her gün dünyanın dört bir yanında binlerce masum çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek ölüyor. Çok çok acı... en acısı da bu insanların çoğunun ölümünün yine bir başka ‘insan’ denilen tarafından gerçekleştirilmesi. Sınır, su, gıda, maden, petrol, siyasi erk, din, sebep her ne ise, insan insanın azraili olmak için bahane arıyor. Sevgili Georgia ve Jak’ın kimseyle, hiç bir sınırla, hiç bir erkle, hiç bir dinle kavgası yoktu. Kimseye ait olan bir şeyin peşinde değillerdi. Sadece kendilerine ait kalan hayatın sonbaharını el ele, gönül gönüle yaşamanın peşindeydiler. “Kırdıklarımıza saydılar, iki aylık maaşımızı vermediler. Onun için öldürdük.” demiş katiller. İşkence edip, bağlamak, kasayı boşaltmak yetmemiş. Tornavidayla, bıçakla hunharca katliama girişmişler. Geceyi de iç rahatlığıyla zavallı Karakoların evinde, onların cesetleriyle geçirip, sabah yükleriyle beraber ayrılmışlar. Seyrettikleri cinayet fimlerinden mi esinlendiler, bir akıl verenleri mi vardı, bilemiyorum, bir de gazı açmışlar ayrılmadan. Katil çiftin Kabataş sahilinde denize attıklarını söyledikleri cinayet âletleri için dalan dalgıçlar kırk tane bıçak bulmuşlar. Şimdi onların hangisi Georgia ve Jak’ın hayatına mâl oldu, anlaşılacak ve biri suçlu! bulunacak. Peki diğer otuz dokuz bıçak? Onlar tesadüfen mi düştüler acaba? Yoksa her biri, bilmediğimiz bir yerlerde, hiç tanımadığımız birilerinin hayatını sonlandırmış olan başka canilerin yol arkadaşıydı da, nice zaman sonra tesadüfen mi bulundular? İnsanoğlu bunca kötü ve sefil olabiliyorken, her şey akla geliyor ve içim ürperiyor. ‘ İnsan’ denilen yaratıkları insanlıktan nasıl uzaklaştırabiliriz diye düşünüyorum. İnsanlık için üzülüyorum. Bir de Karako’ların ölüm haberlerini yazan gazetelerde neden özellikle “Musevi” diye belirtilmesine üzüldüm. Farklı dualarla, farklı mezarlığa da gömülseler, sonunda aynı Yaradan’ın huzuruna gitmeyecek mi bu güzel insanlar? Vahşice öldürülmeleri kadar önemli mi hangi dine mensup oldukları? Müslüman olsalar daha mı fazla üzülecekti birileri ve şimdi Musevi oldukları için üzülmüyor mu acaba birileri? Sevgili Georgia, sevgili Jak, hayatınızı büyük acılarla sonlandırdı caniler. Evet ölüm tek kesin bilinendi ama böylesi değil... Artık acısı, kaygısı olmayan bir dünyadasınız. Eminim orası da sizlerle daha renkli şimdi. Sizden evvel oraya varmış, her yaştan, her dinden, her ırktan nice masum kurbanla beraber bu dünyada bulamadığınız huzuru bulun, dilerim... Güle güle...
“... Yeni ilâçların yanında bir de psikoterapi tavsiye edilmişti. Haftalarca süren psikoterapi bazı gelişmeler sağlamıştı. Sedef bir gece yatağından kalkmış, odasının penceresinden içeri vuran ay ışığına bakmıştı. Perdenin arasından odayı dolduran ay ışığı bebeğin beşiğine de vuruyordu. Yavaşça, eşini uyandırmamak için bir balerin becerisiyle ayaklarının ucuna basarak beşiğe yaklaştı. Yüzünün yarısı ay ışığının etkisiyle aydınlık, diğer yarısı ise gölgeliydi. Bebeğini kucağına aldı, pencereye doğru yaklaştı, tüm yüzünü ay ışığına tutup uzun uzun baktı, kokladı ve usulcacık bağrına bastı. Tesadüfen uyanan Sedat, eşinin yanında olmadığını fark edince endişeyle yataktan kalktı. Tam o sırada pencerenin kenarında duran eşiyle çocuğunu gördü. Gözlerine inanamadı, bir daha baktı. Doğumdan sonra ilk defa eşinin kızlarını kendi isteğiyle kucağına almasına çok şaşırdı. Yanlarına yaklaşıp ikisine birden sarıldı ve dakikalarca öyle kaldılar.Artık Sedef hızla iyileşmeye başlamıştı. Bebeğini hiç kucağından bırakmıyor ve yüzünde gülücükler hiç eksik olmuyordu.Mutluluk ailenin içine girmişi. Gittikçe kök salan, derinleşen ve tüm aileyi sarıp sarmalayan bir mutluluk...”Paylaştığım bu satırlar, Şefika Güney’in ‘Canım Dostumla Birlikte’ isimli hikâye kitabından, “Hoşgeldin Bebek” isimli öyküsü. Anlatılan; bir genç kadının doğum sonrası yaşadığı depresyon sebebiyle bebeğine sevgi gösterememesi ve kocasının sevgi dolu anlayışı eşliğinde gördüğü psikolojik tedavi sayesinde annelik duygusunun hazzına kavuşması anlatılıyor.En çok kitap okuyan öğrenci ödülünü aldı; 335 kitap okuduBenim hiç tanışmadığım ve anlayamadığım bir psikoloji olmasına rağmen, çevremde çok sık duyduğum bir sendrom bu. Hâtta bir seferinde çok genç bir arkadaşımın “Nermin ablacığım, söylemeye utanıyorum ama bazen öyle çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış hissediyorum ki kendimi, bebeğimi camdan atasım geliyor” diye bana ağlayarak dert yandığını hatırlıyorum. Tabii, bu annelerden hiç biri çocuğunu camdan atmıyor ama ruh halleri bu cani fikri düşündürecek kadar dibe batmış oluyor.Bu, annelik olgusuna ve duygusuna zıtlık içindeki sendromu ya birebir yaşamış, ya da yaşayanı yakından izlemiş, anlamış olan bir yakını veya doktoru iseniz veya en azından psikoloji konusunda araştırma yapmışsanız hakkıyla anlatabilirsiniz. Bu yönüyle “Hoşgeldin Bebek” muhtelif sebeplerle başkalarınca defalarla anlatılmış bir hikâye konusu olabilir. Ama genç bir kadının eşiyle olan sevgi dolu beraberliğini, heyecanla geçen hamileliğini, doğumla beraber alt üst olan ruhsal dünyasını, dibe batışını ve anneliği tekrar hissetmesine kadar geçen evreyi şayet 2001 doğumlu bir genç kalem anlatıyorsa, bu şaşkınlık verici oluyor.Benim genç okurlarımdan sevgili Şefika Güney’in kelimelerin arasında yaşamın kendisini büyük bir sadelik ve samimiyet içinde aktaran, izlenimci, detaycı, karakterlerinin psikolojilerini öykülerine çiçek gibi serpiştiren kalemi bana okurken büyük keyif verdi. Şefika’nın Türk edebiyatının geleceğinde çok önemli bir yeri olacağına inanıyorum. Onda, iyi bir yazar olmak için gereken tüm incelikleri görüyorum. Sadece kendi duygusallığına ve kelimeleri güzel kullanma sanatına güvenerek ilerlemiyor aynı zamanda büyük bir açlıkla okuyor, okuyor, okuyor.Daha on yaşındayken bir yılda okuduğu 285 kitapla “En çok kitap okuyan öğrenci ödülü”nü almıştı. Bir sene sonra da kendi rekorunu kırarak bu sayısı 335 kitaba çıkarmış, on bir yaşında iken yazdığı ‘Melis’ isimli romanıyla Türkiye’nin en genç yazarı ünvanını kapmıştı. Kitap imzasında 350 kişinin kuyruğa girdiği, ve bu yaşında ardı ardına ödül toplamaya başlamış olan Şefika Güney bir memur ailesinin tek çocuğu ve Muğla Türdü 100. Yıl Ortaokulu’nun yanısıra hak ettiği üzere üstün zekâlı öğrencilerin devam ettiği Bilim ve Sanat Merkezi’nin öğrencisi.Bana gönderdiği son kitabında adıma hitaben “Kitaplarını büyük bir zevkle okuduğum, kendisinden çok şey öğrendiğim...” ibaresini kullanmış. Yolun açık, ilham meleklerin, hayâl gücün hep seninle olsun sevgili Şefika! Kaleminle yolculuğunda sana çok şey değil ama azıcık bir şey demiş olacaksa benden okudukların, o yolculukta yalnız kalmayacaksın, söz veririm sana.
“İNSAN insanla geçinemez iken alzheimerla geçinmek de ne?” diyeceksiniz. Asrımızın en baş belası, en çaresiz hastalıklarından biri alzheimer. Ama öyle sessiz, öyle sakin ve derinden gelip esir alıyor ki kurbanını, sanki aynı sessizlik içinde, kendi köşesinde yok olur, geçiştirilir izlenimi veriyor bilmeyenlere. Belki de kendisi direkt hayatı sonlandırmadığı için “ölümcül” kabul edilmemesinin dahli var bunda. Halbûki, kurbanının yaşamını ağır ağır tüketiyor. Önce kısa süren semptomlarla uzun aralarla ziyaret ediyor. Sonra aralar kısalmaya, çöküp kalma süresi uzamaya başlıyor. Pençesindeki yakınınız her defasında sizden biraz daha uzaklaşıyor. Sadece sizden değil, kendi anılarından, yaşamı boyunca bildiği marifetlerinden, düşlerinden, kendi kimliğinden uzaklaşıyor. Hangi krizden sonra tekrar geriye döneceğini, hangisinden sonra size tamamen yabancılaşacak olduğunu bilemiyorsunuz. İşte bu bilinmezlik ve çaresizlik insana Alzheimerla geçinmeyi öğretiyor. Aslında bu; hastalığın kendisiyle değil, hastalığın pençesindeki sevdiğinizle iyi geçinmek, onu mutlu etmek arzunuzdan doğan bir ilişki. Bir taraftan hastalığı ciddiye alırken, hastanıza ve size yüklediği yeni rolleri hafiften şakaya almayı başarabilmeniz gerek. Hastalığın rolleri“EYVAH! Anneannem Ergen mi Oluyor?” kitabında sevgili Arzu Sandal’ın anneannesinin hastalık sürecini başından sonuna mercek altına alan ve sevgi, dostluk, arkadaşlık dolu torun-anneanne ilişkisinin başlayıp geldiği son noktayı anlatan kitabını okurken âdeta son bir kaç seneder anneciğimle yaşadıklarımızın aksini gördüm. Seksen sekiz yaşına kadar yaşamını yardımsız, yardımcısız idare etmeye direnmiş olan annemin, hastalığın teşhisinden bu yana sergilediği, kendisine ait değil de, muhtelif tiyatro oyunundan alınmış gibi tavırların, söylediği sözlerin ardında hep, artık desteğe ihtiyacı olduğunu kabûllenmemek inadı vardı. Aydın, entelektüel seviyesi yüksek ve kimseye müdanaası olmayan bir kadındı. Bugün, ilerlemiş hastalığına, çöken bedenine rağmen hâlâ daha o entelektüel geçmiş hafızasında direncini sürdürmekte. Genç kızlığında uzun ve sırıkla atlamada ödülleri varmış. Çok güzel resim yapardı. Tiyatro,konser, kitaplar hayatının vaz geçilmezleriydi. Kendi imkânları içinde neredeyse becerili bir Wall Street bankeri gibi hesap bilirdi. Diktiği elbiseler gerçek bir sanat eseriydi. Bir harp gelini ve aldatılmış bir genç kadın olarak hayatın zorluklarını, acılarını kimliğinden taviz vermeden göğüslemiş, mücadele etmiş ve kazanmıştı. Çok sevmiş ve çok sevilmişti. Hiç sızlandığını duymadım annemin. Şikâyet etmez, enerjisini care bulmaya yönlendirirdi. Çok keyifliydi ama hayatı alaya almazdı. Evdeki disiplin şefimiz oydu. Nefis sofralar hazırlar, akşam yemeklerinde o harika sesiyle babama şarkılar söylerdi. Babacığım için “Hanımların Padişahı” ydı annem. Hep gülerdik bu söze ama babam için öyleydi bir kere, değiştirmezdi. Annemden gizli bir şey yapılamaz, ona ‘dosdoğru’nun dışında bir söz söylenemezdi. Çalışkan, dürüst, temiz, mücadeleci, sabırlı olmamız, hayatımıza hedefler koymamız ve peşinde koşmamız, sevdiğimiz ve sevildiğimiz için eş seçmemiz annemin bana ve kızkardeşime öğretilerinin başında geldi hep. Kendisi hep dimdik, hep enerjik, hep marifetli, hep becerili ve programlı oldu. Şimdi, nadiren uyanık olduğu zamanlarda her yanına inişimde o saat itibarı ile hangi Lemanuçka’yı karşımda göreceğimi merakla gidiyorum odasına.Unutulmaya mahkûm ‘an’lık mutluluklarHER defasında yeni bir sürprize açığım. Bizleri muhtelif suçlamalarla azarladığı, bakıcılarından kurtulmak için anahtar saklamaktan, evi terkedip kadıncağızı akşam akşam sokaklarda bırakmaya kadar her şeyi denediği, yardımcılarımızın onu zehirlediğine, tüm malvarlığına el koyduğumuza inandığı ve kavgasını verdiği zamanlar geride kaldı. Şimdi sakin, huzurlu, arada bir evini hatırlayıp gitmek istediğini söylüyor. Onun içinde olduğu zamanları ve mekânları hiç tartışmıyoruz. O kendisini nerede ve nasıl rahat, mutlu hissediyor ise, biz de o oyuna katılıyor ve aynı lisanı konuşmaya çalışıyoruz. Az sonra unutacak da olsa, o an ne istiyorsa onu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Artık ‘an’lık, kısa ve anımsanmayacak mutluluklar söz konusu anneciğim için. Annem ama bebeğim şimdi o. Şefkâtin ve sevginin önemini bir kez daha hissettiriyor alzheimer. Şimdi anneciğimin yanına gidiyorum. Çocukluğunda dedemden öğrendiği Rusça bir halk şarkısını mırıldanmaya başladı: “Umala Bazarny...” Pazar yerinde aşka tutulan bir Tatar delikanlısı ile Musevi kızının çaresiz sevdasını anlatan dokunaklı şarkı, neredeyse bir asırlık zamanın içinden çıkmış, gelmiş işte... Hemen koşayım yanına. Bu an, hatırlamalar anı olabilir, kaçırmayayım.