Ah bu ülkelerde yaşayan çılgın insanlar / Tanrıları özgürlük, kanunları savaş... / Dostlukları güçlü, intikamları daha da büyük... / Gökyüzündeki Efendileri bahşeder bu duyguları o nlara. / İyiliğe iyilik, kötülüğe eşit kötülükle cevap verirler. / Ve onlar için nefret sevgi kadar sonsuzdur.” Lermentov bu dizelerle tarif eder Kafkas halkını, “İsmail Bey’ adlı kitabında. Rasul Hamzatov ise ‘Benim Dağıstanım’ isimli şiir kitabındaki şu satırlarda Kafkas’ın talihine bir dem vurur:“Sabırsız atım bir süre oyalan / Bırak tekrar bakayım / Öz yurduma bir kez daha bakayım / Yüreğim sızlıyor. / Fırla ileriye atım, geriye hiç bakma / Elbette bu son değil; / İlerde bizi bekleyen birçok köy var / Oralarda hem kardeş hem de dost olacak.Bugün, sevdiceğim, “Aşkım, bir yazını da Kafkaslar için yazsana.” dediğinde, şaşkınlık içinde kaldım. Zira, az önce kütüphanenin rafından, yıllar sonra tekrar okumak üzere Aydın Osman Erkan’ın kaleminden ‘Başımı Kafkasya’ya Çevir’ kitabını almıştım.Romantik, gizemliKafkasların efsanevi kahramanı Şeyh Şamil’in soyundan gelen Rahmetli Aydın’ın, büyükbabası Osman Ferit Paşa’nın hayatını anlattığı roman; atalarının zafer ve trajedilerini genç nesillerle paylaşmaktan gurur duyan bir Kafkas ailesinin, Kafkasyalıların masal ve hikâyeleri ile büyüyen oğlunun kaleminden o coğrafyanın ve Osmanlı’nın tarihine ışık tutan bir kitap. Roman baştan sona, “Kafkaslar” veya “Kafkasyalı” denildiği zaman insanın zihninde beliren romantik, gizemli, güçlü, destansı, coşkulu, gururlu insanları ve onların topraklarını yaşatıyor. Osman Ferit Paşa, 1864’de Rus İmparatorluğu’nun uyguladığı büyük sürgünle, çok sevdiği anavatanı Kafkasya’yı bırakıp kardeşleriyle İstanbul’a yerleşmek zorunda kaldığında onurlu bir Kafkas savaşçısıdır. Çalışkanlığı ve ilkeli karakteri sayesinde kısa sürede Osmanlı Ordusu’nda yükselir. Tebâsı olduğu yeni imparatorluğa büyük saygı duyar ama bir Kafkas olduğunu hiç bir zaman unutmaz. Kendisi gibi yeni nesillerini de onurlu başarılara imza atacak, mevkilere gelecek değerde yetiştirir. Sahip olduğu titrler “Birinci Ferik Şeyhülharem, Medine’deki kutsal türbenin muhafızı, koruyucusu ve Peygamber kabrinin bekçisi, Sultan Abzülaziz’in Yaveri, Osmanlı Ordusu Generali”Osman Ferit Paşa’nın hayatını okurken satırlarda baba tarafımdan soyum olan Çerkez Ubıh kabilesiyle buluşmak uzun zamandır kaybettiğim akrabalarımı bulmak gibiydi benim için. Dorukları göklere değen Kafkas Dağları’ndaki hayat, ezelden bu yana, geleneklerine, kültürlerine sadakatle bağlı Kafkasyalıların, varlıklarına düşmanlık gösterenlere karşı mücadelesiyle geçmiştir. Kitapta bu gerçeği “Gerilla savaşlarının lâneti üzerlerinde olan bu dağ halkı” tanımıyla yapar Aydın Erkan.Tehlike, cesaretini tetikler Kafkasyalı’nın. Geçmişine, kendisine ve vâr olma mücadelesine olan inancı cesur ruhunu ateşli tutar bu özel halkın. Yüzyıllar boyunca Rus İmparatorluğu’nun saldırı ve zulmü karşısında dirençlerini kaybetmemişlerdir. Gönüllerinde barış, karakterlerinde yaşamı aşkla yaşamak vardır ama bu duygular özgürlüklerine sahip çıkma mücadelelerini babadan oğula aktarmalarını engellemez.19’uncu yüzyıldan bir Çerkes savaş şarkısı şöyle seslenir yiğitlerine: “Genç Çerkes delikanlıları koşun / Cesur gençler her zaman savaşmayı sever / Vurulursanız şehit düşersiniz / Hayatta kalırsanız zaferin yarısı sizin olur!”Çocuklarının bile “Kafkasya’nın dağlarında akan kan ne zaman duracak?” sorusuna “Şekerkamışları karda büyüdüğü zaman.” diye cevap verdiği bir halkın, bağımsızlık mücadelelerinin hiç bir zaman bitmeyeceğine farkındalıkları ve bunca umutsuz görünen bir yaşam kavgasına rağmen umutla mücadeleye devam etmelerini diğer çok yakından tanıdığım ve kökenim olan bir halk; Kırım Tatarlarıyla çok benzer bulurum. Ne uğradıkları katliamlar, ne yaşadıkları sürgünler bu halkları yaşama düşman etmiştir. Seslerini duyurmaya, ideallerini yaşatmaya devam ederler ama asla ve asla yaygaracı bir kindarlıkla yaşamazlar. Tarihin tattırdığı acıları unutmazlar, öğretmeye ve hatırlatmaya devam ederler ama hiç bir zaman acındırma politikası gütmezler.Sevdiceğimle çok sık dinleyip ortak olan Kafkas kökenlerimizi andığımız melodiler bizi hep duygusallığın derinlerinde gezdirir, gözümüze yaşlar getirir ama genlerimizde vâr olan “acıyı gururla taşımak” karakteri galebe çalar ve kendimizi ‘Yistanbılako’nun nağmeleriyle pervane olurken buluruz.Hatırlayarak yaşamakSürgün hasreti hiç bitmez. Sürgünü yaşamamış olan yeni nesillerin bile genlerinde kayıtlıdır çünkü. Yaşadığınız, nüfus kâğıdına sahip olduğunuz ülkeyi vatanınız bilseniz ve çok sevseniz de, ruhunuzun bir kanadı, yüreğinizin bir çırpıntısı şu an olduğunuzdan çok uzak bir yerlerdeki toprakları, dağları, denizleri, gökleri ve şarkıları özler... Son nefese kadar bitmez bu ikilem, bu hasret.Osman Ferit Paşa’nın, onca başarılı ve mutlu hayatının son anlarında bile, geldiği vatanı nasıl özlemeye devam ettiğini Aydın Erkan romanının finâlinde çok güzel yakalıyor. Osman Ferit yanına çağırdığı karısı Nefiset Hanım’ın elini tutup tebessüm eder ve fısıldayarak “Teşekkür ederim sevgilim. Tha, seni ve çocukları korusun.” der. Sonra sevgili zevcesinin elini dudaklarına götürür ve son sözlerini söyler: “Sevgilim, başımı Kafkasya’ya çevir.”Biz de bu akşam bir kez daha sevdiceğimle Kafkas, Kırım ezgilerini dinleyip başımızı Kafkaslar’a, Kırım’a çevireceğiz ve hatırlayarak yaşamaya devam edeceğiz.
S‘Çocukluk aşkı’ denilen naif esinti, eminim, bir çoğunuzun dudaklarında tatlı bir tebessümle hatırladığı anılarınız arasındadır. Aslında ‘aşk’ denilen yoğun ve derin duyguyla hiç bir ilgisi yoktur çocukluk aşkının. Zira ‘aşk’ı gerçekten bilmekten, anlamaktan, kıyaslayıp değerlendirmekten ırak, sadece sahiplenmek ve parçası olmak arzusuyla yaşanan bir his algılamasıdır çocukluk aşkları. Genellikle de, zaten ismi üzerinde, çocuklukla bağlantılı olduğundan, çok çabuk uzaklaşır gider. Çok nadiren, mesafeler açılsa, hayatlar farklı yönlere sürüklese de bir şekilde haberleşme, bağlantı devam eder. Olgunluk yaşları ilerledikçe bir diğerini uzaktan uzağa arzulayarak, özleyerek, çocuklukta olduğundan daha farklı, daha kuvvetli bir tensel beraberliği hayâl ederek yaşayabilirler. Geçen zaman içinde, duyguları azalmadan sözlü veya yazılı olarak hayatlarının akışını paylaşmaya devam ettilerse, bir diğerinin varlığında sadece ‘çocukluk aşkı’nı değil, ‘sırdaş’lığı da keşfederler.Müşterek yaşanan veya sansürsüz paylaşılan yaşamlar birbirine bağlanır, bu kaçınılmazdır. Sanki aynı geçmişe sahip duygusu verir bu ilişki zinciri... Üstelik sadece o iki kişinin bildiği geçmiştir söz konusu olan. Birbirini daha değerli kılar. Bazı çocukluk âşıkları yıllar sonra bu sebepten çok büyük bir güven duygusuyla bir araya gelebilirler, çok da mutlu olurlar; şayet yılların getirdiği olgunlukla çocuksu heyecanları, hayattan bekledikleri, umutları, hayâlleri ile der dest edip yetişkin dünyalarına taşımayı başarabilirlerse. Çocukluk aşklarıDiğer taraftan ısrarla yaşanmak istenen bir çok çocukluk aşkı hüsran olur. Çünkü, kişileri hâlâ daha aynı o kişiye âşık olduğunu sandıran şey; aslında onu düşündüğü veya onunla olduğu zaman, çocukluğunun, gençliğinin o müdanasız yıllarını ve hiç bir sorumluluk almadan yaşadığı ve aşk zannettiği duygunun rehavet getiren anılarıdır... ve böylesine beraberlikler tamir edilemeyecek bir hayâl kırıklığıyla sonlanır. 8 Ocak tarihinde Zorlu Center’da böylesine bir aşk hikâyesinin mektuplarını dinledik; böylesine bir aşk yaşayan Melissa Gardner ve Andrew Makepeace Ladd III’ün mektuplarını. Sahnenin loşluğunda dekor olarak sadece uzun bir masa... masada yan yana oturmuş bir kadın ve bir erkek. Neredeyse dirsek dirseğe, neredeyse birinin nefesi diğerininkinde, o kadar yakın oturuyorlar. Ama öyle bir beden dili sunuyorlar ki; bu yakınlığa rağmen aralarında nice yollar, mesafeler olduğunu fark ediyorsunuz. Çocukluklarından başlayan coşkulu, yetişkinleri güldüren naiflikte dürüst, sakınmasız ifadelerle paylaştıkları mektupları, notları, kartpostal ve davetiyeleri okuyorlar. Elli yıl boyunca yaşadıkları hayâlleri, beklentilerini, ilişkilerine verdikleri yönleri, seçimlerini, hayâl kırıklıklarını, umutlarını, dibe vuruşlarını dinliyoruz, bazen ardı ardına yazılmış, bazen kesintiye uğrayıp içlerinden birinin ısrarıyla tekrarlanan mektuplar eşliğinde. Görünmez bedenGerard Depardieu, ‘Aşk Mektupları’nın erkek kahramanı Andrew’ün çocukluğundan mektupları okurken, devasa bedeni görünmez oluyor. Ses rengi ve tonlaması ile çocuk Andrew beliriyor masanın bir tarafında. Vazife, sorumluluk ve gereklilik üzerine duygularla yetiştirilen, hayatında köşeleri olmasına izin verilmeyen ve bunu kabul ederek büyüyen Andrew... O büyüdükçe yazdıklarını yeni yaşının yeni sesinden ve hayat görüşünden dinlemeye devam ediyoruz. Andrew, Depardieu’nun bedeninde, takım elbisesinin içinde yakası açık beyaz gömleğiyle büyüyedursun, onun hemen yanında Agathe Natanson, ateş kırmızısı elbisesinin daha da kuvvetlendirdiği şımarık kız çocuğu tonlamasıyla, varlıklı ama dağılmış bir ailenin, sorumsuz, umursamaz, alaycı, inatçı ve hâtta biraz da şirret kızının ağzından mektuplarla ona karşılık veriyor.Amerikalı oyun yazarı Albert Ramsey Gourney Jr. (Pete Gourney)’in aynı isimli oyunu bugüne dek otuzdan fazla dile çevrilip sahnelenmiş. Amerika’daki oyunlardan birinde yazar bizzat kendisi Andrew rolünü canlandırmış. Pulitzer tiyatro ödüllerinin finaline kadar yükselmiş bir oyun ‘Aşk Mektupları’. Sahnede bir masada geçen tüm okuma, oyunu izlemeyende durağan bir performans intibaı uyandırabilir. Ancak izlemeye başlayınca durağanlık arkasında yatan dinamizmi, derin ruh hallerini ve çalkantılarını, hayâllerin, arzuların ve görevlerin aşkı nasıl yönlendirdiğini o kadar derinden hissediyorsunuz ki; aktörlerin hareket etmesine neden gerek kalmadığını anlıyorsunuz. Ama bu öyle göründüğü kadar kolay bir oyunculuk hiç de değil.Depardieu ve Natanson oyun süresince her yeni yaşlarının ve karakterlerinin gereği olan duyguları ses tonlamaları ve arada ‘es’leri ile öylesine mükemmel yaşatıyorlar ki; onlar masadaki yerlerinden kıpırdamadan, yazdıklarını okurlarken her ikisini sanki bir film şeridinde hareket ederken görüyorsunuz. Gülüyorsunuz, gözleriniz yaşlanıyor. Hele kendiniz de âşıksanız ve aşkınızın avucundaysa eliniz, daha da coşkulu gülüyorsunuz ve daha duygulu yaşlar iniyor gözlerinizden.
Zihnimin Kanatları’ hep bahane arar ya bir yerlere doğru kanat çırpmak için, işte şimdi de kar taneleriyle beraber uçmaya hazırlanıyor, çırpın çırpın, yerinde duramayarak. Hangi kar bulutuna takılıp ne tarafa ineceğimizi bilmeden yola çıkıyoruz. Bebek sırtlarından süzülüp Boğaz’ın çözülmüş buz mavisindeki sularının üzerinden Kadıköy yakasına geçiyoruz. Birden, kardan ıslanmış zihnimin kanatları kuruyuveriyor, kapanıyor, tenim ısınıyor. 1963 yılındayım. Yoğurtçu’da, cadde üzerindeki bahçeli evimizde, pencere kenarında kanepeye dizlerimi çökmüş, dirseklerimi pencere pervazına dayamış lâpa lâpa yağan karı seyrediyorum. Salonun diğer köşesindeki odun sobasının çıtırtılı sesleri kulaklarımı, sıcaklığı bacaklarımı ısıtıyor. Mutfaktan annemin pişirmekte olduğu pandispanyanın rayihası yayılırken yanan odunların kokusunu bastırıyor. Kütüphanenin raflarından birinde duran kırmızı lâmbalı radyomuzda şu an ne olduğunu hatırlayamadığım ama kesinlikle romantik bir kış gününü anlatan bir müzik çalıyor. O kadar mutluyum ki... Şu an, ne masal okumama gerek var, ne de dinlememe. Manzara, kokular, müzik, her şey kendi başına yepyeni bir masal anlatıyor gibi. Caddenin diğer tarafında, yeni yapılmış bir kaç modern apartmanın aralarında kalmış konakları izliyorum, her birinin içinde yaşanan hikâyeleri düşünerek, insanlarının hayatlarını düşleyerek. Tam karşımızdaki eski köşkün ikinci katındaki pencerelerinden birinde yaşlı ev sahibesi, henüz yeni doğmuş torununu kucaklamış, benim gibi, karı seyrediyor. Öyle sıkı kucaklamış ki bebeği, onu tutarken sanki kendi yaşamına sarılıyor gibi... Bana öyle geliyor. Sanki, o minicik bedenine ve acizliğine rağmen bebecik babaannesinden çok daha kuvvetli.Aynı bankta her mevsimden bir resim yaptırıyor banaAnneciğim bir termosa sıcak sütlü kakao hazırlıyor. Mis gibi pandispanyadan bir kaç dilimi kolalı beyaz bir peçeteye sarıyor. İki minik yastık, resim defterim, kurşun kalemim ve silgimle beraber bir çantaya koyuyor ve evden çıkıyoruz. Elim annemin avucunda Kurbağalıdere’ye doğru ilerlerken, yumuşacık hışırtılarla botlarımı içine alan kar öbekleri, atkımla sarmalanmış ağzım ve burnumdan tekrar yüzüme yayılan sıcak nefesim içime sıcacık duygular veriyor. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Kurbağalıdere Köprüsü’ne geldiğimizde anneciğim kenardaki bankın üzerindeki karları temizleyip minik yastıkları yerleştiriyor. Kar havayı yumuşatmış olmalı, ya da ben ılık hissediyorum, bilmiyorum. Annem sanki içimden geçenleri duymuş gibi: “Zaten çok kalmayacağız. Hemen bir eskiz yapar, kakaomuz bitince de toparlanırız.” diyor. Benim kartopu oyununu sevmediğimi biliyor. Resim bahanesiyle kar zevkini yaşamam için fırsat yaratıyor. Birilerine kartopu atmaktan hiç haz almadığım için, oynayanlara katılıp sadece kartopu yemenin de aptalca olduğuna inandığımdan, hiç oynamamayı tercih ediyorum. Ama kardan adam yapmayı seviyorum. Döküm, oymalı korkuluklarıyla bana masal yolunu hatırlatan bu köprücüğü çok seviyorum. Annem her mevsimden bir resim yaptırıyor bana burada, aynı bankın üzerinde. Yazla, sonbaharı yapmıştık. Şimdi sıra kışta. Sonra da ilkbaharı resmedeceğiz ve zaten yaz başı Nişantaşı’na yollanacağız. İleride bu kara kalem resimlere bakınca sadece Kurbağalıdere Köprüsü’nü de hatırlıyor olmayacağım ayrıca. Bu siyah beyaz çizimler bana karın ne kadar sıcacık, ne kadar sevgi dolu olabileceğini hatırlatacaklar...
Sevgili okurlarım, 2015’in ilk Pazar gününde hepinize merhabalar! Umarım her birinizin hanesine huzurla, mutlulukla, sağlık ve bereketle gelmiş olsun yeni yıl. Umutları tükenmiş olanlar varsa geçen yıl, tazelenmiş olsun hayâlleri. Var ise kırılmış kâlpler, onarılsın. Acı çekmiş olanlar teselli, hasret çekmiş olanlar kavuşmalar yaşasın. Düşmüşse birilerinin aklına kin, nefret, intikam duyguları; yeniden huzura kavuşsunlar. Varsa yolunuza çıkmak isteyen şeytaniler, şeytanla beraber sizden uzaklaşsınlar. Başkalarına, dünyaya mutluluk sunmak isteyenlerinizin yolları açık, koruyucu melekleri çoğalmış olsun. Aşkı hâlâ bulamadığına veya kaybettiğine yanıp yakılanlar, yüreklerinizi yeniden kanatlandıracak, ayaklarınızı yerden kesecek ve sizinle kalacak bir aşkla gelmeye hazır olsun bir âşık. Sevgiyle dolsun, taşsın kâlpleriniz. Bedenlerinizi, ruhlarınızı ve cüzdanlarınızı ele, güne muhtaç etmeyecek bir bereketle gelmiş olsun yeni yılınız. Hayırlı kazançlarla donanmış olsun bereketiniz. Daha çok güzellik yaşamaya, daha çok güzel dostlarla, sevdiklerinizle daha çok vakit geçirmeye zamanınız olsun bu yıl. Güzellikleri, mutlulukları, bereketi yaşamak şansı olmayanlara el uzatmaya, imkânsızlıklarına çare bulmaya, yaralarını sarmaya olanak versin imkânlarınız ve duyarlılığınız... Sahip olabildikçe paylaşmak fırsatınız çoğalsın. Yaşamda yıpratıcı, yıkıcı, yok edici, negatif ne varsa, bunlara teslim olmadan karşı durabilin ve teraziyi, sabır ve inatla, güzelden, yaratıcılıktan, yapıcılıktan, pozitiften yana ağırlaştırma gücünüz hep taze kalsın.Özgürlüğün olmadığı bir yaşamda hayal kalmazBütün bunları gerçekleştirmeniz birilerinin hoşuna gitmeyecektir elbette. Çünkü, her zaman sizin mutsuzluğunuzdan, düşkün, muhtaç durumunuzdan, umutsuzluğunuzdan, yalnızlığınızdan ve bedbinliğinizden gizliden gizliye keyif alacak birileri olabilir. Kendiniz için, sevdikleriniz ve toplum için yapmadığınız veya yapamadığınız her olumlu davranışın ve seçimin boşluğuyla yaşama geçecek istifadeci bir kötülük, bir negatif olacaktır. Şayet bu dileklerin peşinde koşmazsanız, sizin her geri durduğunuz kapıdan geçip aksini yaşatmaya programlı nice insan var. Hiç bir şey için değilse bile, onlara fırsat vermemek uğruna umutla beslenip güzel dileklerinizin peşinden gitmelisiniz.Bütün bu, insanî güzellikleri taşıyan dileklerimizi gerçekleştirebilmek için en olmazsa olmazı; “Özgürlük” kavramını ise inatla sahiplenmeliyiz. Özgürlüğün olmadığı bir yaşamda, ne hayâl kalır insanda, ne umut, ne de hakkıyla yaşanabilecek sevgi, aşk. Ne yaşanan yılın anlamı kalır, ne yeni gelenin. Anıların heyecanı olmaz özgürlük bitince, ancak hüzün verir. Sevdikleriniz olsa bile buruktur soluduğunuz sevgiler. Sevdiğinizle dünyaya getirdiğiniz çocuğun varlığı bile buruk bir mutlulukla yaşanır. Çünkü içinde umut yoktur, hayâl yoktur ileriye dönük. Özgür olmayan bir dünyaya, özgürlüğü tadamayacak bir çocuk getirmişsinizdir zira. Aileyi büyütmek değil, esareti çoğaltmaktır çocuk doğurmak böyle zamanlarda. Özgürlüğünüzü elinizden alanlara yeni askerler yetiştirmektir her bir bebeğe can vermeniz. Onun için, çok çocuk yapmanızı ister size özgürlüğü çok görenler. Onlar size ‘hür düşünceyi’ bile hak görmezken, sizin onlara çokça çocuk hediye etmenizi isterler ki sistemleri için yeni neferler yetişsin. Tabii, bunları dünyanın genel ahvaline bakıp yazıyorum. Yoksa, haşa, güzel memleketimizin böylesine dertleri yok, Allah’a şükür! Fikri hür, vicdanı hür, umut dolu, aydınlık nesiller yetiştiriyoruz. Soran, sorgulayan, araştıran, kıyaslayan dimağlar yaratıyoruz! Ama diyorum ya, negatif yaşamlar her nerede var ise, olduğumuz yerden oraya ulaşabilecek, duyarlılıkla el uzatabileceğimiz fırsatları kollamalıyız. Her acı çeken, her aç kalan, her özgür iradesini yitiren ve ‘teba’ yapılan insanın, acısında, açlığında, esaretinde her diğer birimizin sorumluluğu doğar. Bunu görmezden gelmek, sorumluluğumuzu azaltmaz ancak problemlerin süregitmesini sağlar. Şimdilik sizi, huzurla, mutlulukla, sıhhatle, bereketle ve aydınlıklarla gelmiş olmasını umduğum 2015’in ilk Pazar günü ile baş başa bırakıyorum. Sevgiyle kalın.
Elbette sadece burada sayacaklarım değil öğrendiklerim... ve bitmedi de. Şu an bende kayıtlı olanlarla Pazar gününüze “günaydın” diyorum. İnsanın yüreği her zaman dilinin söyleyebildiklerinden fazlasını taşır. Bizi diğer canlılardan ayıran şey, düşünmeye fırsatımız yokken ne yaptığımızdır. Acının da tadı çıkarılır. Hayatın acısını da damak tadıyla hazmetmek gerek.Çocuklarımın bire bir benim düşüncemde olmaları değil önemli olan ama benim neden ve nasıl düşündüğümü, neden ve nasıl yaşadığımı bilmeleri ve bunu kendi çocuklarına anlatmaları önemli.İhtiraslar yetenekleri aşınca trajedilerin doğması kaçınılmaz. Varlıklı olmak vâr olmak demek değildir. Sevdiğimiz şeylere sırf alışkanlıktan tutunuyorsak çok güzelliği kaçırıyoruz demektir. Sadece düşünmek, sadece düşlemek, sadece dilemek yetmez. Ancak hem düşleyip, hem dileyip hem uğruna çabaladıklarımız başarıya ulaşır. Zamanın yaşı neyse benim yaşım da o.Kendi hayatımızı güzelleştirirken başka birinin hayatına da güzellik katmıyorsak henüz güzel bir şey yapmadık demektir.Kendisini ‘tamam’ hissetmeyeni kimse tamamlayamaz. Ancak; iki tamam insan bir arada mükemmel olurlar. Enerji; kör bir at, bilinç ise topal süvari. Aşk da benim topal süvarili kör atım. Geldiğinde terkisine atlar, giderim her nereye götürürse... Ama kendimi eksiltmeden...AŞK AZALIRSA NEFES DARALIRAşk yüreğini âşığa vermeye rağmen, göğüs kafesinde iki yürek taşımaktır.Aşkta terk eden veya edilen yoktur. Her giden biraz kalandır, her kalan da biraz giden.Hayat; içilesi su, çekilesi nefes gibi. Ya içip çekeceğiz, ya da döküp gideceğiz. Seçim bizim. Aşk; aynen nefes gibidir benim için. Azalırsa nefesim daralır. Bizden başkalarının bizden farklı düşler kurduğunu bilmemiz gerek. Hür irade gücünden yoksun kadınlar, ataerkil topluma gebedir. Giderken bile dönmek isteyeceğim yer; yuvamdır. Çocukluk gözlerim hâlâ bendeler ama artık bir yetişkinin gözünden bakıyorlar. Kimi hayatlar kanaviçe gibi işlenir; incedir, tutunduğunca akar gider. Kimi; goblen gibi ölümsüz, kimi; iğne ardı işlenir, sağlam, kimi ise makine dikişi, dümdüz. İnsanı çocukluğundan uzaklaştıran en büyük etken zaman değil, anne, babanın ölümleridir. Bir çok şey tesadüf olabilir... Gerçek aşk hiç bir zaman. Karşılaşmalar tesadüfi olabilir ama aşkla yaşanan bir beraberlik katiyen. Hayat bizim için çoktan yazılmış bir romandır. Ne var ki, bizler ancak okumamız bittiği zaman öğreniyoruz. Geçmişim, ‘an’ım ve gelecekle ilgili düşlerimi bir arada tutmak zamanımı çoğaltıyor. Yaşlanmıyorum. Çünkü aynaya bakacak zamanım yok. Bir başkasına yük olmadan ve utanmadan gözyaşı dökenler... sizi seviyorum. Çoğu kez, ağlamak da cesaret ister ve ben cesaretin her türlü ifadesini seviyorum. Sevdiğinizin sizi aramadığı zamanlar ve tekrarlanan hatalar için siz onun adına kendinize özürler yaratmaya başlamışsanız, belki henüz farkında değilsiniz ama emin olun ki; tek taraflı aşk yaşıyorsunuz demektir. Aşk hayata sığıyor da, hayat aşka doymaya yetmiyor. Sevgi paylaştıkça çoğalır, aşk paylaştıkça çoğaltır. Yürek, ruh, zihin ve beden... Hepsi birden hissetmezse aşk ve âşık olmaz. Her birinin tek başına hissi aşkı değil, ancak âşığın hallerinden birini anlatır.Kadının da, erkeğin de ruhu, kâlbi, zihni, bedeni üzerinde tasarrufu kendisine ait ise o zaman aşkı bulma şansı olur.Kimliğime de, görselliğime de yama duracak emanet bir şey giymem.KANIKSAMAK KAYIPTIRBana hayran olup sevenlerin de, eleştirenlerin de sebebi aynı: Kendim olmam.Kıskançlık, aşkı ve âşığı yoran, eksilten, sonunda bitiren korkunç bir tuzak. Aşk için “marazî” diyorlar. Marazî olan aşkın kendisi değil, aşkın gereği zannedilen diğer bazı duygular: Kıskançlık, sahiplenme hissi; sevilenin üzerinde hâkimiyet kurma arzusu, onu yönlendirme güdüsü ve sevgilinin geçmişine perde çekip hayâllerine ipotek koyma telaşı. Aşk, insana, zaten yapmayacağı hiç bir şeyi yaptıramaz. Eğer içinde varsa bir kıpırtı, bir çılgınlık, bir heyecan sadece ona cesaret verir. Alışkanlıklar insanı çok şeyden mahrum edebilir ama en büyük kayıplar kanıksamakla yaşanır. Her aldatma aslında aldanmadır. Huzur ve güvenin olmadığı bir ilişkide her diğer duygu, her hayâl tükenip bitmeye mahkûmdur. Cesur yaşamaktan yanayım. Evet bedeli oluyor. Ama korkak yaşayarak, ödlekliğin bedelini ödemekten evlâdır. Bir kadınla erkeğin ilişkisinin gerçeği, baş başa yalnızlarken bir diğeri için ne anlama geldikleri, bir diğeri için ne hissettikleri ileanlaşılır. ‘Gizlilik’... Sevginin tahammül edemediklerindendir. Özellikle de ‘aşk’ın. Güvensizliğin, korkuların, endişelerin ve hesaplaşma duygularının yarattığı marazî bir durumdur ‘gizlilik’. Hangi zamandan gelirse gelsin, bir şekilde bedelini ödetir. ‘Aldatmak’ ilişkiye üçüncü kişinin müdahil olması demek değildir sadece. ‘Yalan’ da güçlü bir aldatmadır. Olanı yok, olmayanı var göstermek ihanet değil midir? Dürüstlük, tavizsiz olma hürriyetini verir. Bir ‘yuva’nın, sevdikleri için yaratamayacağı mucize yoktur... ölümü kandırmak dışında...
Duygularımı en yoğun yaşadığım zamanlarındayım yılın. Hayâllerim çoğalıverir ileriye dönük. Anılarımın arttığını hissederim. An ve an duygularım yoğunlaşır, yeni yaşadıklarımın dahi mazi olup eski yılda kalacaklarını bilerek. Dinlediğim müzik, içinde olmadığı kadar burukluk barındırır, bir o kadar da neşe. Tek duyguyla hatırlanmak istemez melodiler. Hüznü de, keyfi de sahiplenirler. Hayâllerimin henüz gerçekleşmemiş olanları bitmekte olan yıla biraz sitemle bakar ama bir o kadar da coşkuyla yaklaşırlar gelmekte olana. Âdeta koşarak kucağına atlamak isterler yeni yılın, bir an evvel gerçekleşmek arzusu ve gerçekleşeceklerine inançla. Bu sene ayrıca kırgınım bitmekte olan yıla. Anneciğimi aldı benden diye. Ama aynı zamanda müteşekkirim... On ayı boyunca Lemanuçka’mızı bizde bıraktığı için... Ve şükran duymaktayım sahip olduğum diğer sevgileri bana bağışladığı için. Şimdi onları “Daha çok seviyorum.” demiyorum zira zaten sevgimin en sınırsız büyüklüğünde sevmekteyim. Belki de deniz ve dalga örnekleriyle anlatabilirim bu farkı: ‘O kadar çok dalgayım ki’Çırpın çırpın kaynaşan, birbirini sarıp sarmalayıp bir diğerinin içinde devrilip bir diğerine karışan coşkulu dalgalar gibiyse sevgim, şimdi açıklardan kopup gelen, kabarırken sudan oluşmuş bir dağ cüssesiyle yükselip sonra sakince, sanki okyanusun dibini de beraberinde taşır gibi, ağır ağır, uzun dalga boylarıyla yayılan ve tekrar yükselmeye geçen okyanus dalgaları gibi. Her bir dalgam kendi içinde bir sevdiğimi barındırıyor. Çocuklarım, sevdiceğim, torunlarım, can dostlarım, beni yüreklerine almış okurlarım... Hayatıma sevgi vermiş, veren ve sevgimi kazanmış olanlar... O kadar çok, o kadar çok dalgayım ki; ağırlaştığımı hissettiriyor bana. Biraz yavaşlatıyor beni bu ağır zamanlar ama içimi dinlememe izin veriyor sakin aralıklarda. İçimde, çok konuşmayı sevmeyen ama konuşunca da akıllı şeyler söyleyen abdal kimliğim dilleniyor bu durağan gibi hissettiren ama çok derin yaşanan zamanlarda. Bana beni anlatıyor, geçtiğimiz sene boyunca benden memnun kalıp kalmadıklarıyla. Hesaplaşıyor ben, benimle. Artılarım, eskilerim, artıklarım, arttırdıklarımla, eksiklerimle... Taze yaşanmış kadar yakınıma getiriyor hepsini. “Anladım” deyip teşekkür ediyorum içimdeki dervişe. Her zaman olduğu gibi bu sene de vaz geçeceklerim var, hiç vazgeçmeyecek olduklarım da. Bu sene, yeni yılda sarılıp sahipleneceklerimin, vaz geçeceklerimden çok çok daha fazla olması sevindiriyor beni. Hani neredeyse vazgeçeceğim bir şey yok gibi. Demek ki bir sene evveline kıyasla daha akıllı yaşamışım bitmekte olan yılı. Vazgeçmem gerekecek insanlarla, ‘şey’lerle bağlamamışım kendimi. Bu durum beni yaklaşmakta olan yılla ilgili daha da keyifli kılıyor. Böyle akıllı yaşamaya devam edersem, önümüzdeki sene bu zamanlar hayatımdan neyi atıp, neyi saklayacağımı düşünmek zorunda bile kalmayacağım demektir. Bunu şimdiden duyumsuyor olmak bile kapıyı vurmak üzere yaklaşan yılla ilgili heyecanlarımı artırıyor. “Keşke”siz, “acaba”sız geçen bir yıl insana yaşadığı ve ardında bıraktığı zamanı çok değerli kılıyor. Bu arada bir şeyler üretebildiyseniz, birilerinin yüreğine dokunup, birilerinin zorluğunu aşılır kılabildiyseniz, umut verdiğiniz birileri olmuşsa daha da zenginleşiyor geçen yıl. ‘Benim kanatlarım mı var?’İşte, şimdi, yaşamış olduğum yılın tatmini ile okyanus dalgaları gibi ağır, sakin uzanıyorum karşıdan gelen yeni yıla doğru. Eskiyen yılın başarılarını, mutluluklarını, heyecanlarını, coşkularını hazmetmiş olmanın ağırbaşlılığı var üzerimde. Bir de başımdaki tâcın ağırlığı var... Beni kanat takmış gibi hafifleten. Ne enteresandır; sevgi çoğaldıkça, yüklendikçe hafifletiyor insanı. Neredeyse uçacağınızı zannedecek kadar rüzgârlandırıyor kanatlarınızı. Sevmeyi, sevilmeyi bu kadar önemsediğim için mi kanatlanacak kadar duygusallaşıyorum yoksa kanatlarım gerçekten var da, havalanmak için bahane mi arıyorum sevgileri yudumlayarak. Her nasıl olursa olsun, önemli olan; şu an, bu duygularımı sizlerle paylaşmak isteyecek kadar yoğun yaşamam. Ama tek başına veya ailece bunları yaşayabilmek, bunca acıyla yoğrulmakta olan dünyaya bir tedavi olmuyor. Bu da beni çok hüzünlendiriyor.“Çivisi çıkan dünya” insanının, henüz hiç yaşanmamış, sarf edilmemiş, harcanmamış yeni yılın kıymetini bilmesini, acıların, yoksunlukların, hüzünlerin, savaşların, katliamların değil, insanca, insan gibi yaşamanın iz bırakacağı bir zaman dilimine giriyor olmasına duacıyım. 2015’in, eski yılın her birinizin payına biçtiği üzüntüleri, sıkıntıları, kayıpları teselli edecek kadar cömert davranacağını umuyor ve can’ı gönülden diliyorum.Şimdi, okyanus dalgası gibi doygun, sakin, ağırbaşlılıkla yeni yıla doğru uzanmaya devam ediyorum. Sevgilerimden, aşkımdan tâcım başımda... yüreğim kıpır kıpır, ruhum coşkulu, zihnimin kanatları oldukları yerde hafif hafif çırpınmaya başlıyorlar... 2015! Lütfen, tüm insanlık, tüm yeşiller, maviler, tüm ormanlar, dağlar, nehirler, denizler ve gökyüzü için güzelliklerle gel, bizleri huzurla, sevgiyle, umutla, mutlulukla sarmala...
Bazen yaşayıp bitirdiklerimiz masal olur, bazen de masal içine düşüveririz yaşarken. Anlayamayız, hangisi masal, hangisi gerçektir. Bir masal vardır da, biz ona misafir mi olmuşuzdur başka bir zaman diliminde, yoksa, soluduğumuz zamanı masala mı çevirmişizdir, fark edemeyiz... Kimi, sesler, kokular, dokular, renkler, bizi, gerçekle düş arasında böylesine tatlı bir sersemlikle mest edebilir. Bazen de mekânlardır bize bu hoş sergüzeşt duyguları yaşatan. Çünkü mekânlar, bütün bu masal renklerini, kokularını, dokularını, seslerini bağırlarında barındırırlar. Artık orada olmasa da bazı şeyler, kimi insanlar ve yaşanmışlıklar zamanın içinde izini bırakıp öyle gitmişlerdir mekânın anı fotografında. Öylesine kuvvetli kazınmıştır ki anılar, âdeta dövme yapılmış gibidir zamanının hafızasına. Geçmişini bilmeseniz, orada doğup büyümemiş, hâtta orada daha evvel hiç oturmamış dahi olsanız, içine girdiğiniz an, sizi masalının içine alır bu mekânlar. Konuşmaya başlar sizinle. İstediğiniz kadar söz anlamaz olun, istediğiniz kadar zamandan yana telaşınız olsun, sizinle konuşur ve dinletir kendini size. Şaşarsınız sustuğunda, “Ben ne kadar zamandır buradayım, bütün bunları ben yaşadım mı, yoksa sadece masal mıydı dinlediğim? Düş mü gördüm, bir masal mıydı anlatılan, yoksa ben bir masal mı yazdım farkında olmadan... diye zihninizde sorular üşüşür. Hâtta mırıldanırsınız aklınızdan geçenleri, mekânın dışına doğru giden yolda ilerlerken, ardınıza bakıp, düş ülkesini geride bıraktığınız için pişman... ve işte o an... durursunuz... Tekrar önce geriye, sonra da, sizi o masaldan çıkaracak önünüzde uzanan giden yola bakarsınız ve fark edersiniz ki, siz, oradan ayrılmak istemiyorsunuzdur. İçine girmek, parçası olmak istediğiniz masalı bulmuşsunuzdur, artık terk etmek istemezsiniz. “Ben burada kalmak, hep burada yaşamak istiyorum.” dersiniz. Yol, kaldırımların parke taşları, binalar, çatılar, mahallenin kedileri, hepsi sizi davet etmektedir sanki, “Gel, bizimle yaşa” diye... İşte.. Benim için böylesine mekânlardan biridir Cihangir... Fotoğraflar: Barış ACARLICihangir’in beni tarihe çeken dünyası ile tanışmam, yıllar yıllar önce, Fındıklı sahilinde bugün D.G.S.A bünyesinde olan binaya, Atatürk Kız Lisesi’ne girişimle olmuştu, semtte oturan birkaç arkadaşım sayesinde. Bu arkadaşlardan gazeteci Gül Demir’le, birbirimize sevgimizi, güvenimizi, yıllardır devam ettirdik ve pekiştirdik. Canım arkadaşım Gül, bir arkadaştan da ötedir benim için. En güvenilir, en yakın, gerçek aydın dostlarımın başında gelenlerdendir. O hep Cihangirliydi ve hâlâ daha Cihangirlidir. Semtle özdeşleşmiştir âdeta. Bana gelince, ortaokul, lise yıllarında misafir gezindiğim bu semtte, o günlerden yıllar sonra bir gün en masalsı apartmanlardan biriyle kaderimin bağlanacağını o gün nasıl bilebilirdim ki... Hem de büyük bir aşkla... Tutkuyla... Hiç Cihangir’de yaşamamış olmama rağmen, sanki Cihangir kurulduğundan beri orada bir yerde, sokaklarından birinin bir köşesinde, yaşamışım kadar bağlılık hissettiğim ve nostaljik bir sahiplenme duygusu yaratan aşırı bir duygusallıkla... Sanki bir balkonundan yıllardır Boğaz’ı, tepelerini, yalılarını, Marmara’ya açılan derinlikte Kız Kule’sini, Haydarpaşa’yı, diğer tarafta Yenicami’nin minarelerini, Topkapı Sarayı’nı seyretmişim, manzarayı, tarihiyle beraber içime çekerken, nice fincan kahveyi, nice kadeh içkiyi yanında meze yapmışım lezzetiyle... GÖKÜYÜZÜNDE NE VARSA O AN, YANSIR CİHANGİR CADDESİ’NİN YÜZÜNDE Bayılırım, Cihangir Caddesi’nin, şehrin göbeğinde olmasına rağmen tarihin içinde gizli kalmış sessizliğine. Semte adını veren, Kanuni’nin çok sevdiği ve erken yaşta kaybettiği oğlu şehzade Cihangir’in şânına yakışır bir stil ve ağırlıkla çevresine hakimdir bu cadde. Fındıklı’dan yukarıya, sağlı, sollu park etmiş arabalarla iyice daralan dönemeçli bir yokuşla ulaşılır. Taksim tarafından gelirseniz şayet, yine, gittikçe daralan, neredeyse bir çocuk masalının oyun alanında olduğunuz duygusunu yaratan minicik sokaklardan döne kıvrıla inersiniz caddeye. Kendisine dört bir yandan bağlanan diğer yolların arasında, sanki apayrı bir dünyadır... Geniş, havadar ve sakin, huzurlu, telaşsızdır Cihangir Caddesi. İsmine has, mağrur, ağır bir duruşu vardır. Fındıklı sahilinden, Taksim’den kendisine ulaşan dik yokuşlara inat; geniş, onların gürültülerine inat; insan, motor, klâkson sesinden ırak... Gökyüzünde ne varsa o an, yansır Cihangir Caddesi’nin yüzünde. Güneşli ise hava, güneşi görürsünüz, tüm caddede, bulutlu ise bulutları... Gece, kalabalık, betonların kapadığı sokaklar gibi görmez geceyi. Mehtap yükselmeye yer bulur Cihangir Caddesi’nin üzerinde. Ne Taksim, ne Sıraselviler, ne Fındıklı taraflarındaki sesler gelmez kulağınıza, sadece martıları duyarsınız burada ve bir de mahallenin kedilerini bazen. Bu kadar geniş ve sessiz bir cadde olmasına rağmen, birçok daracık, birbirine yakın mahalleden daha çok mahalle ruhu taşıyor olması ilginçtir Cihangir Caddesi’nin. Sessiz bir kaynaşma, sukûnet içinde bir anlaşma ve dayanışma vardır burada. Sanki, Cihangir Caddeliler, kendilerini dört bir yandan sarmalamış, tüm diğer seslerin ve renklerin, kendilerine bir el uzatma mesafesinde olduğunun tadını çıkararak ama aynı zamanda kendilerine ait bir cadde boyunda da kendi sakin dünyalarına sahip çıkarak yaşamayı seçmişlerdir. Cihangir Caddesi’nin daraldığı yerde başlayan Aslanyatağı Sokağı, bugün Alman Hastanesi arazisini dolanır ve ve bir köprü altından geçer. Bu arazi eskiden, 2. Abdülhamid henüz veliaht iken, onun köşkünün imiş. Veliaht prens aslan sever ve büyütürmüş. Aslanların ini bir köprü ile arazisine bağlanırmış. İşte, bugün, o daracık, kavisli Aslan Yatağı sokağından inerken altından geçtiğimiz köprü o köprüdür. Sokağın adı da oradan gelir. Geniş Cihangir Caddesi de, işte yine o devrin o büyük bahçesinin bir kısmının üzerine açılmış sonradan. Şimdi Cihangir’i sevenler arşınlıyor yollarını... martılar süslüyor çatılarını...
Sağanak yağmura karışan hırçın dalga sesleri gecenin karanlığını aşıp odamıza suyun tuzunu, iyodunu ve saflığını bir arada getiriyor. Keyifle içime çekiyorum rayihayı. Sadece aşkla tabiatı yaşamanın keyfi değil hissettiğim. Hep hayâllerimden biri olan özel bir ânı yaşıyor olmanın verdiği tatmin dolaşıyor burun kanatlarımda, kulaklarımda, yüreğimde. Evet, bunca sene bu kadar yer gezmeme, bir çok değişik coğrafyada, farklı iklimlerde, farklı mevsimlerde bulunmama ve hepsinin hakkıyla tadını çıkarmama rağmen, her nedense bu gecenin bu anının verdiği duygu hayâlimde olan, yaşamayı azu ettiğim küçük lezzetlerden biriydi... ve yaşıyorum işte... “Bu hayâli kurulacak bir şey mi?” diyebilirsiniz. Benim için; evet... Geldiği zaman sürpriz olan küçük detayların hayatı ne kadar güzelleştirdiğini biliyorum. İşte, bir yaz mekânında, yazın kalabalık yorgunluğundan, güneşlenme ve denize dalma telaşından uzak bir mevsimde, haftanın hangi gününde, günün hangi saatinde olduğumuzu önemsemeden, dalgaların sesini ve yağmuru dinleyerek, hiç uyanmak zorunda değilmişcesine huzurla uyuyabilmek benim hayallerimden biriydi ve bunca sene bu muhteşem sürprizle karşılaşmamış olmanın da getirdiği bir beklentiyle şu anda ölçülemeyeek bir keyifle gözlerimi açmadan tadını çıkarıyorum. Bazen çok sade, varlığı da çok ehemmiyetsiz gibi görünen hayâller, aslında çok nadir yaşanabileccek ve yaşandığı zaman da devleşecek hayâllerdir. Bu onları çok özel yapar. Aynen, şu anda, bir yazlık mekânda, gecenin sabaha doğru oldukça ilerlemiş bir saatinde, sevdiceğimle beraber bu kış ânının tadını çıkarıyor olmamız gibi... İnsana ait her sesten, her gürültüden ve koşuşmadan uzak, sadece tabiatın kışını dinleyerek, koklayarak, dalgalara ve yağmura dokunarak yaşamak... Muhteşem bir duygu, çok özel bir an, çok özel bir tatmin... Dilerim herkes, “bu da hayâli kurulacak şey mi?” denecek minyatür hayâller kurabilsin. Sonra o minicik hayâller gerçekleşiverdiğinde o tarifi olmayan keyfi, mutluluğu yaşayabilsin. Kim bilir, belki siz de karşılaşıyorsunuz da, hayâlini kurmadığınız için sevincini yaşayamıyor olabilirsiniz.Ata’mızdan size selam getirdimSelânik kıyılarından yukarılara doğru çıkarken tarihin bize eşsiz armağanı büyük insanın ayak izlerini de izliyorum. Atatürk’ün doğduğu eve doğru ilerliyoruz, sevdiceğimle. İkimiz de çok yakından tanıyıp, çok çok sevdiğimiz ve aramızda olmadığı için her geçen gün daha fazla hayıflandığımız bir aile büyüğümüzü ziyarete gidiyor duygusundayız. Ancak bu duygumuz hep resimlerinden bildiğimiz pembe boyalı iki katlı evin önüne geldiğimizde âdeta bir mabede giriyoruz hissine dönüşüyor. Yaradan’ın zamana, tarihe, dünyaya armağan olarak gönderirken bize bahşettiği eşsiz varlığın dünyaya gözlerini açtığı ev, tatlı bir yağmurla ıslanan Selânik kışında görünen sadeliğinin çok üzerinde bir ihtişam anlatıyor. Çok sade fakat rafine bir hayatın yaşandığını gösteren evi dolaşırken Ata’nın özel eşyalarının teşhir edidiği bir kaç vitrinde sergilenen objeler, O’nun dillere destan şıklığını mal edinme hırsından ne kadar uzak bir asaletle yaşamış olduğunu bir kez daha gösteriyor. Acaba diye düşünüyorum, Atatürk’ten sonra hiç olmadı ama, bundan sonra bir devlet başkanımız daha çıkacak mıdır, O’nun gibi tüm varlığını Türk milletine miras bırakacak? Atatürk’ü, ne ondan önce, ne de ondan sonra gelen ne komutanlarımız, devlet adamlarımız, ne eğitimcilerimiz, ne demokrasi, ne kadın, insan hakları savunucularımızla kıyaslarım. O ancak takip edilebilir, taklit edilebilir, özenilir veya maalesef nefret edilir. Yıllar önce Mısırlı bir arkadaşın, kendi devlet başkanları Nasır’ı Atatürk’le kıyaslayarak anlattığı üniversite tezinin giriş yazısındaki şu cümle belki bizim yerli tartışmacılara ve megalomanlara örnek olur diye paylaşıyorum: “Tarih taklitlerle doludur ama orjinal her zaman tektir.”Tek ve benzersiz O büyük adamdan, Atamız’dan hepinize selamlar var.