S‘Çocukluk aşkı’ denilen naif esinti, eminim, bir çoğunuzun dudaklarında tatlı bir tebessümle hatırladığı anılarınız arasındadır. Aslında ‘aşk’ denilen yoğun ve derin duyguyla hiç bir ilgisi yoktur çocukluk aşkının. Zira ‘aşk’ı gerçekten bilmekten, anlamaktan, kıyaslayıp değerlendirmekten ırak, sadece sahiplenmek ve parçası olmak arzusuyla yaşanan bir his algılamasıdır çocukluk aşkları. Genellikle de, zaten ismi üzerinde, çocuklukla bağlantılı olduğundan, çok çabuk uzaklaşır gider. Çok nadiren, mesafeler açılsa, hayatlar farklı yönlere sürüklese de bir şekilde haberleşme, bağlantı devam eder. Olgunluk yaşları ilerledikçe bir diğerini uzaktan uzağa arzulayarak, özleyerek, çocuklukta olduğundan daha farklı, daha kuvvetli bir tensel beraberliği hayâl ederek yaşayabilirler. Geçen zaman içinde, duyguları azalmadan sözlü veya yazılı olarak hayatlarının akışını paylaşmaya devam ettilerse, bir diğerinin varlığında sadece ‘çocukluk aşkı’nı değil, ‘sırdaş’lığı da keşfederler.
Müşterek yaşanan veya sansürsüz paylaşılan yaşamlar birbirine bağlanır, bu kaçınılmazdır. Sanki aynı geçmişe sahip duygusu verir bu ilişki zinciri... Üstelik sadece o iki kişinin bildiği geçmiştir söz konusu olan. Birbirini daha değerli kılar. Bazı çocukluk âşıkları yıllar sonra bu sebepten çok büyük bir güven duygusuyla bir araya gelebilirler, çok da mutlu olurlar; şayet yılların getirdiği olgunlukla çocuksu heyecanları, hayattan bekledikleri, umutları, hayâlleri ile der dest edip yetişkin dünyalarına taşımayı başarabilirlerse.
Çocukluk aşkları
Diğer taraftan ısrarla yaşanmak istenen bir çok çocukluk aşkı hüsran olur. Çünkü, kişileri hâlâ daha aynı o kişiye âşık olduğunu sandıran şey; aslında onu düşündüğü veya onunla olduğu zaman, çocukluğunun, gençliğinin o müdanasız yıllarını ve hiç bir sorumluluk almadan yaşadığı ve aşk zannettiği duygunun rehavet getiren anılarıdır... ve böylesine beraberlikler tamir edilemeyecek bir hayâl kırıklığıyla sonlanır.
8 Ocak tarihinde Zorlu Center’da böylesine bir aşk hikâyesinin mektuplarını dinledik; böylesine bir aşk yaşayan Melissa Gardner ve Andrew Makepeace Ladd III’ün mektuplarını. Sahnenin loşluğunda dekor olarak sadece uzun bir masa... masada yan yana oturmuş bir kadın ve bir erkek. Neredeyse dirsek dirseğe, neredeyse birinin nefesi diğerininkinde, o kadar yakın oturuyorlar. Ama öyle bir beden dili sunuyorlar ki; bu yakınlığa rağmen aralarında nice yollar, mesafeler olduğunu fark ediyorsunuz. Çocukluklarından başlayan coşkulu, yetişkinleri güldüren naiflikte dürüst, sakınmasız ifadelerle paylaştıkları mektupları, notları, kartpostal ve davetiyeleri okuyorlar. Elli yıl boyunca yaşadıkları hayâlleri, beklentilerini, ilişkilerine verdikleri yönleri, seçimlerini, hayâl kırıklıklarını, umutlarını, dibe vuruşlarını dinliyoruz, bazen ardı ardına yazılmış, bazen kesintiye uğrayıp içlerinden birinin ısrarıyla tekrarlanan mektuplar eşliğinde.
Görünmez beden
Gerard Depardieu, ‘Aşk Mektupları’nın erkek kahramanı Andrew’ün çocukluğundan mektupları okurken, devasa bedeni görünmez oluyor. Ses rengi ve tonlaması ile çocuk Andrew beliriyor masanın bir tarafında. Vazife, sorumluluk ve gereklilik üzerine duygularla yetiştirilen, hayatında köşeleri olmasına izin verilmeyen ve bunu kabul ederek büyüyen Andrew... O büyüdükçe yazdıklarını yeni yaşının yeni sesinden ve hayat görüşünden dinlemeye devam ediyoruz.
Andrew, Depardieu’nun bedeninde, takım elbisesinin içinde yakası açık beyaz gömleğiyle büyüyedursun, onun hemen yanında Agathe Natanson, ateş kırmızısı elbisesinin daha da kuvvetlendirdiği şımarık kız çocuğu tonlamasıyla, varlıklı ama dağılmış bir ailenin, sorumsuz, umursamaz, alaycı, inatçı ve hâtta biraz da şirret kızının ağzından mektuplarla ona karşılık veriyor.
Amerikalı oyun yazarı Albert Ramsey Gourney Jr. (Pete Gourney)’in aynı isimli oyunu bugüne dek otuzdan fazla dile çevrilip sahnelenmiş. Amerika’daki oyunlardan birinde yazar bizzat kendisi Andrew rolünü canlandırmış. Pulitzer tiyatro ödüllerinin finaline kadar yükselmiş bir oyun ‘Aşk Mektupları’. Sahnede bir masada geçen tüm okuma, oyunu izlemeyende durağan bir performans intibaı uyandırabilir. Ancak izlemeye başlayınca durağanlık arkasında yatan dinamizmi, derin ruh hallerini ve çalkantılarını, hayâllerin, arzuların ve görevlerin aşkı nasıl yönlendirdiğini o kadar derinden hissediyorsunuz ki; aktörlerin hareket etmesine neden gerek kalmadığını anlıyorsunuz. Ama bu öyle göründüğü kadar kolay bir oyunculuk hiç de değil.
Depardieu ve Natanson oyun süresince her yeni yaşlarının ve karakterlerinin gereği olan duyguları ses tonlamaları ve arada ‘es’leri ile öylesine mükemmel yaşatıyorlar ki; onlar masadaki yerlerinden kıpırdamadan, yazdıklarını okurlarken her ikisini sanki bir film şeridinde hareket ederken görüyorsunuz. Gülüyorsunuz, gözleriniz yaşlanıyor. Hele kendiniz de âşıksanız ve aşkınızın avucundaysa eliniz, daha da coşkulu gülüyorsunuz ve daha duygulu yaşlar iniyor gözlerinizden.
Gerard Depardieu’nun ‘Aşk Mektupları’
Haberin Devamı

