Bir 18 Mart’ı daha geride bırakırken milletçe Çanakkale’yi ne kadar anladığımızı sorgulamadan edemiyorum. Çanakkale’nin omuzlarında tarihin nasıl bir hikâyesi, sırtında nasıl acı bir yükü, topraklarında kimlerin kanı, parçalanmış bedeni olduğunu yüreğinde hissederek anlayan, o günleri görmese bile damarlarında hisseden, yaşayan ve anan kaç kişi vardır... Evet, hamasi nutuklar hâlâ atılıyor, adı kutlama ise kutlamalar yapılıyor ama gördüklerimin, duyduklarımın hiç biri bence Çanakkale Savaşı Destanının hakkını verecek düzeyde değil. Gittikçe azalan bir coşkuyla kutlanıyor, devlet büyüklerimizin Çanakkale destanıyla ilgili ifadeleri tarihi salt dinselleştirmek üzerine yoğunlaşıyor.Çanakkale’de yazılan destanın ardında yatan, ana sebebi, başlangıcı olan; Mustafa Kemâl’in askeri dehası, taktik kabiliyeti, cesareti, azmi, milletinin de, düşmanının da ruhunu görecek kadar ileri zekâsı ve hepsinden önemlisi bağımsızlığa olan sarsılmaz tutkusu son zamanlarda sanki neredeyse hiç yokmuş sayılırken İngilizlerin büyük devlet adamı, politikacısı Sir Winston Churchill’in şu sözleri, milletinin anlamaktan uzaklaştığı büyük Atatürk’ü hatırlatsın isterim. O burnundan kıl aldırmayan, iddialı, gururlu, mağrur Churchill demiş ki:“Şu anda mağlubiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm! Oldukça mutluydum, umutluydum. Daha düne kadar Çanakkale bizimdir! diyordum. Çünkü savaşı kazanmak için; askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Mutlak yenecektik. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışız: MUSTAFA KEMÂL’İ. Bağrımda İngiliz gururu olmasa, Türkleri alnından öpmek, onları ayakta alkışlamak isterdim.”Gebe dağlar Türk doğururkenDüşmanı olan generaller, komutanlar tarafından bile savaş meydanındaki dehası hayranlıkla övülen Mustafa Kemâl’in askerlerinin can siperane, gözü kara, ölümü yoldaş bilerek savaşmaları kadar tabii bir savunma cesareti olamazdı.Çanakkale’den günümüze kalan nice anı notlarından birinde, General Hamilton’un 25 Nisan 1915’de yazdığı şu satırlar 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemâl’in emrindeki Mehmetçiklerimizin akınlarını şöyle tarif ediyor: “Gebe dağlar Türk doğurmakta devam ediyor. Bizim mevzilerimizin en yüksek ve en merkezi yerine birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlar.” Evet Çanakkale’nin gebe dağları bir yandan Türk doğururken, bir taraftan da gencecik fidanlarımızın parça parça bedenlerini yutuyor, onların kanıyla sulanıyordu.“Ölüme karşı nasıl bir direnme? Bunu sözle veya kalemle anlatmak mümkün değil...” demiş Mülâzımevvel Hasan Dursun hatıratında. “Ön hatlar devamlı olarak eriyor, geriden taze, daha bıyığı bitmedik ihtiyatlar alelacele ön hatlara süzülüyordu...” ve Dursun bu süngülü saldırı esnasına bir şarapnel patlamasıyla sol tarafında kavurucu bir sıcaklık hisseder. Hücum şevkiyle bir kaç adım daha atar ve kendini kaybeder. Gözünü açtığında sol kolu artık yoktur ve henüz yirmi yaşındadır. “Ben çok şanslıydım, döndüm. Aslan gibi ne kıymetler gitti, ne babayiğitlere kıyıldı.” diye yazar notlarında.1915’de üç lise; Galatasaray, Darüşşafaka, İstanbul Erkek Liseleri mezun veremez. Evlâtlarının hepsi cephede şehit düşmüştür. Yüzbinden fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk Ocakları’ndan yetişmiş aydınımız erir yine Çanakkale Cephesinde.Savacı Tepesi’nin akif komutanıVan’ın Yörükoğulları’ndan Bayramoğlu Akif’de henüz on yedisinde Kuleli Askeri Lisesi talebesidir. Çanakkale’dedir arkadaşlarıyla birlikte. Eriyenlerin yerine gönderilen küçücük fidanların bölük komutanı olduğunda on sekizindedir. Bölüğüyle birlikte can siperane, kelle koltukta savundukları Savacı Tepe’sinin adını alır yıllar sonra soyadı kanunu çıktığında. Sadece bir tepenin değil, o tepede kanını dökmüş, canını vermiş nice arkadaşının, askerinin hatırasını taşır isminde, öğretmen albaylıkla sürdürdüğü hayatınca.Hasan Dursun “Kolsuz hayat nasıl olacak?” derken, komutanının kendisine fotoğrafından âşık olmuş kızıyla evlenir ve Cumhuriyet döneminde otuz iki sene devlete hizmetinde ülkeler dolaşır.Kaderin garip cilvesi, Mülâzımevvel Hasan Dursun’un cepheden arkadaşı Akif de bir ev ziyaretinde Dursun’un kızkardeşi Saadet’e abayı yakmış, güzeller güzeli Saadet de karşılıksız bırakmamıştır bu aşkı. Büyük bir şans eseri her ikisi de Çanakkale’den sağ dönen iki arkadaş akraba olurlar böylece. Bir 18 Mart daha geride kaldı. Akif Savacı’nın adına yazılmış ferman, onun Kafkas tören kılıcı ve üniformalı fotoğrafı duvarda, Kurt Seyit’in cepheden fotoğrafı ile yan yana, hâlâ canlı, evimizde yaşamaktalar. Sevdiceğimle beraber dedelerimize dualarımızı gönderiyor, cetlerimizde bu toprakları, bağımsızlığı bize hediye eden büyüklerimiz olduğu için gözlerimiz yaşlı, gurur doluyoruz.
Bazı şehirler vardır; nötrdür. Yerli halkında da, ziyaretçilerinde de öyle çok özel duygular uyandırmazlar. Orada yaşandığı veya oradan geçilmek zorunda kalındığı için insanların hayatına girer ama şayet çok olağanüstü bir şey olmadıysa hiç bir iz bırakmazlar.Kimi şehirlerin ise verdiği duygu çok yoğundur. İlk görüşte ya sevilir, ya nefret edilir. ‘Nefret’ gibi abartılı bir ifadenin negatif duygusuyla yaklaştıysa kişi, o şehri o insana sevdirmeniz çok zordur. Şehir ‘ağzınla kuş tutsa’ kendini sevdiremez bir daha. Diğer taraftan ilk buluşmada sevdikleri şehirlerden çok zor soğur insanlar. Sahiplenirler sokaklarını, insanlarını, kafelerini, barlarını, parklarını. Hatalarını görmezden gelirler, çarpık taraflarını anlayışla karşılar, çirkinliklerini göz ardı etmek için güzel, çekici yönlerini hatırlamaya özen gösterirler.New York da böyle şehirlerden birisi. İlk geldiğinizde gri, soğuk, kalabalık, kaotik, gürültülü, pis, duyarsız bulduysanız ki; bunlar da New York’un göz ardı edilemeyecek gerçekleri olabilir ve size sunduğu artılarını göremediyseniz daha sonra kaç kez gelirseniz gelin ‘Büyük Elma’yla yıldızınızın barışması çok zordur. Sunduğu renklerin, lezzetlerin, seslerin, sanatın çeşnisini keşfetmişseniz ve her gelişinizde ısrarla yenilerini tatmak üzere arayış içinde olursanız, bir çok insanın ‘soğuk şehir’ algısının dışındaki sıcak, yaşanası dünyasının tadını çıkarırsınız. İlk defa 1971 yılında AFS (American Field Service) bursuyla geldiğim yıl tanışmıştım New York’la. Gökyüzünü tırmalayan binalar, ağaçsız caddeler, sokaklar, durmak bilmeden bir o tarafa, bir bu tarafa akan insan denizi, neredeyse dakika başı birinden biri geçen itfaiye, cankurtaran ya da polis arabalarının kulakları yoran sirenleri, İstanbul’dan gelmiş olmama rağmen kafamdaki ‘büyük şehir’ kavramını yeniden şekillendirmişti. O günden beri de New York benim için dünyanın tezatlarını potasında barındıran, hep keşfedilesi, özlediğim bir yer oldu. Şehrin göbeğinde cennet Central Park’ı, müzeleri, sanat galerileri, birbirinden zengin sanatsal gösterileri, kitapçıları, kütüphaneleri, dünyanın dört bir köşesinden gastronomi örnekleriyle büyülerken, bu zenginliğin içinde karşınıza çıkıveren sefalet, yokluk örnekleriyle de size dünyanın genel ahvalini hatırlatır New York. Keyfine rağmen rehavete kapılamazsınız.Yarınları umutla sevmek gerekYıllar sonra, bilmem kaçıncı defa yine New York’tayım. Canlarımın bir yarısı İstanbul’da olduğu için onları özleyerek, diğer canlarımla New York caddelerinde yürüyorum. Aylardır soğuk mu soğuk, karlar altında gömülmüş şehir bugün nispeten ısınan hava ve parlayan güneşle yaşadığı şımarık bir günden sonra ılık bir kış akşamına gömüldü. İnsanlar halen daha ılık güneşin hayatlarına girişinin etkisiyle, bahar sarhoşluğunda.Gecenin ilerlemiş bir saatinde, Broadway’de yemekten sonra kızım ve torunumla restorandan otelimize doğru yürüyoruz. Üç buçuk yaşındaki Shaya’mla beraber ‘Annie’ müzikâlinin meşhur şarkısını söyleyerek ve birbirimizin etrafında dönüp dans ederek ilerliyoruz kaldırımda.‘Annie’, defalarca da sinemaya uyarlanmış klâsik Brodway müzikallerinden biri. Minicikken ailesi tarafından New York’ta bir yetimhaneye terk edilmiş akıllı, sempatik ve mücadeleci küçük bir kızın ailesini bulmak için yaşadığı macera ve sonunda zengin ama duygusuz bir adamın dünyasınısevgiyle doldurup onun yanında kendine yuva bulmasını anlatan sıcacık bir öykü. Müzikâli besleyen şarkılardan en çok bilineni ‘Tomorow’; umudun asla yok olmaması gerektiğini, mutluluğun bir gün sonrası kadar yakında olduğunu anlatıyor. “Tomorrow! Tomorrow! I love you tomorrow.! You are only a day away!” “Yarın! Yarın! Seni seviyorum yarın! Sadece bir gün uzaktasın!” Şarkının sözleri, ülkem için, dünya için o kadar ihtiyacım olan umudu aşılıyor ki...İyi giyimli, siyahi bir bey geçiyor yanımızdan ve gülümseyerek “Çok güzel ama benim için fazla beyaz bir Annie’sin” diyor Shaya’ya. Kahkahalarla gülüyoruz. Geçen sene müzikâlin perdeye son uyarlamasında nesillerin Annie’sini canlandırmak üzere ilk defa siyahi bir kız çocuğu seçilmiş ve dokuz yaşındaki bu yetenek Oscar’ın tarihinde aday gösterilen en küçük oyuncu olmuştu.Bir kaç adım sonra bu defa elinde içine paçavralarını sıkıştırdığı eskimiş bez bir çanta ile durmuş bizi izleyen, tesadüf yine siyahi bir kadınla karşı karşıya geliyoruz. Kıyafetinden ve taşıdığı pırtıl çantadan onun New York’un meşhur evsizlerinden biri olduğu çok belli. O devasa zenginliğin, dev binaların gölgesinde sokaklarda yatıp kalkan binlerce insandan biri. Ama yüzünde öyle tatlı bir tebessüm, huzur var ki; sanırsınız paçavra çantasında tüm New York’u taşıyor. Dudaklarında yayılan kocaman bir gülümseme ve zencilere has o sıcacık tok sesle şarkımıza katılıyor. “Tomorrow! Tomorrow! I love you tomorrow You are only a day away!” Birbirimizin dünyasına ait değiliz gibi görünebilir ama işte bir umut şarkısı bizi bir anda aynı duygunun parçası yapıveriyor... Beklentilerimiz, telaşlarımız, endişelerimiz, hayâllerimiz benzemese dahi...Ayın da, yıldızların da neon ışıklarından oluştuğu New York gecesinde biz otelimize doğru ilerlerken evsiz kadın da aksi istikamete doğru kendi yalnız ve soğuk gecesine karışıyor. Şarkımız devam ediyor. Birbirimizden uzaklaştıkça az önce paylaştığımız duygunun sözleri de yalnızlaşıyor: “To...morrow!... Tomorrow!..... I love you...... to..morrow.... You ... are... only... a day... a....way...“
Bugün, ‘Kadınlar Günü’nü değil, kadınlığı kutlayarak başlamak istiyorum satırlarıma. Zira, kadınlığın ne olduğunun anlaşılmadığı toplumlarda kadına atfedilmiş günler, aylar olsa ne yazar? Kadının cinsiyetinden, bireyselliğinden, doğurganlığı dolayısıyla kazanmış olduğu özelliğinin verdiği güçten korkan, bunların karşısında aşağılık kompleksi, ezilmişlik hisseden ve zavallılık duygusunu şiddete çevirerek kendisini rahatlatan erkeklerin çoğaldığı ve sistem tarafından kollanıp korunduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bunun aksini kimse iddia edemez.Her sene bu tarihte söyleyeceklerimi önemseyen topluluklar karşısında, okullarda, kulüplerde konuşmalar yaparım yıllardır. Kaç kişinin hayatını değiştirmiştir anlattıklarım, kaç kişiye destek ve cesaret vermiştir bilemem ama bir bildiğim varsa, o da; baskı altında olup da, benim inandığım gibi düşünmek ve benim yaşadığım gibi kendini ifade etmek arzusunda olan genç kızlarımızın, kadınlarımızın gün geçtikçe daha keskin tavırlarla boyunduruk altında tutulmaları konusunda plânlı, programlı bir gidişat hazırlandığı. Son bir kaç seneye kadar kadınlığı, kimliği, hayâlleri, seçimleri bir erkeğin tasarrufunda olan ezilmiş kadınların, duygusal, bedensel, ruhsal, zihinsel bağımsızlıkları için o söz konusu erkeklerden hediye beklememeleri, bireysel özlük haklarını ancak kendileri farkına varıp mücadelesini verdikleri zaman elde edebileceklerine inanırdım. Ama, bir müddettir, acı ve dehşet içinde izliyorum ki; hangi başlık altında toplayabileceğimi bilemediğim bir anlayışla, bazı kadınlar, bırakın kadınlığını korumak için bilinçlenmek, cesaretle kendisini anlatmak, tam aksine, kendilerini gönüllü olarak kadın bezirgânlarına teslim etmiş durumdalar. Köleleri oldukları erkek zihniyetine âdeta amigoluk yaparak, kendi kimliklerini, varlıklarını ayaklar altına aldıkları gibi kadınlığı da aşağılamaktalar. Beni en çok ürküten de bu kadınların yeni neslin kız ve erkek çocuklarına ‘analık’ yapacak olmaları. O nasıl bir analık olacaksa... Gönüllü sadist ilişkilerde eziyet edilenin psikolojisinin ardında yatan sebepleri araştırdığınız zaman, zavallı, aciz, ürkek kişinin kendisinden daha güçlü birine yaranmak, onun kabulüne sığınmak telaşı ve çektiği acılara rağmen sahipleniliyor olduğunun getirdiği güven duygusu yatıyor. Canı ne kadar çok yanarsa, ne kadar aşağılanırsa daha büyük bir motivasyonla dayanmaya çalışıyor. ‘Sahip’inin, onun ruhunda, bedeninde yarattığı ıstıraba dayanabildiği ölçüde esaretini pekiştirecek kıymetinin ve vazgeçilmezliğinin yükseldiğini düşünüyor. Ayrıca bu tip sadistik ilişkilerde, ‘esir’ olanın, bir gün kendisinden daha zavallı bir yzbiliyor. O zaman, kendi yaşadığı ve yaşamakta olduğu tüm sözde mutluluk veren acıları o da bir başkasına yaşatıp kendi efendiliğini yaşayabiliyor, bir taraftan o en kuvvetliye olan bağımlı esaretini sürdürürken. İşte; kadınlık kimliğini, cinsiyetinin yüceliğini ve hepsinden önce (ve sonra) insan olmanın onurunu çamurlara atıp, ezilmek üzere ayaklar altına bırakan kadınların ve onlara sahip erkeklerin ruh hallerini ve yaşam şekillerini bu sapık ilişki zincirinde olduğundan daha farklı bir yerde göremiyorum.Hepimizin genetik yazılımında ilk insanın kayıtları varEvet, bu sebepten bugün kadınlarımızın ‘Kadınlar Günü’nü kutlamıyorum. Onun yerine kadınlığın insanı insan yapan kutsallığın bir yarısı olduğuna inanan, böyle yaşayan, yaşayabilmekiçin mücadele veren kadınların kadınlığını ve bu kadınları sayıp seven, anlayan, değer veren ve onları yücelterek yaşamlarını paylaşan erkek anlayışını kutluyorum. Kız çocuklarımıza, çocukluğunu kaçırmış genç kızlarımıza, genç kadın olmanın değerinden yoksun kalmış kadınlarımıza, dişi cinsiyetinin anlamını, değerini, erkekten farklı olan yönlerimizin neden farklı olduğunu, bu farklılıkların aslında hem bir kadın olarak, hem de erkeği bütünlemek üzere ne kadar büyük bir zenginlik ve gururlandırıcı meziyetler içerdiğini anlatmalıyız.Önce kadın, kadın olmayı, kadın olmanın bedeninde, ruhsal dünyasında, mücadele gücünde yarattığı gücü ve sebeplerini anlamalı. Kadınlığın fizikî farklılığın getirdiği sebeplerle erkekten ayrı düşmesi gereğine değil, tam aksine; her iki cinsin de en baştan beri programlanmış olduğu ve medeniyetler seviyesi ne olursa olsun yazılımı iptâl olmayacak genetik özellikleri dolayısıyla birbirine nazaran ne daha az, ne daha fazla olmadığına inanması gerek.Bireysel ve sosyal gelişim ne olursa olsun, hepimizin genetik yazılımında ilk insanın kayıtları var. İnsan tekâmül ettikçe yükselen ruhsal ve duygusal inceliğin kamufle ettiği iptidai tüm hisler halen bizlerde mevcut. İnsanoğlunun hayatta kalmak ve üremek için kendisini en mükemmele taşıyacak bilinçaltı telaşları modern çağda da devam etmekte. Kadın yine, eşi olmak ve çocuğunu doğurmak için güçlü erkeği istiyor. Ama bu defa en iyi avcıyı, en iyi savaşçıyı değil de, maddiyatı, titri, hayatını kolaylaştıracak gücü olan erkeği hedefliyor. Erkek yine, ne kadar başka ilişkisi olursa olsun, rahminde kendi sperminin tek başına egemen olacağı bir kadını çocuklarının annesi olarak görmek istiyor. Özüne bakarsanız, kadın da, erkek de, güçlü, sıhhatli çoğalmak üzere tek eşli olmaya programlanmış... ama hür irade, hür seçimleriyle...Şimdi bir ‘kadınsılar’ çıkıyor; kimi; kocalarına arkadaşlarını tavsiye ediyor, kimi; evli olmasına rağmen bir parti liderinin yatağına girebileceğini, kimi; kadının kocasından dayak yemesinin kabul görülür olduğunu iftiharla savunuyorsa, Yüce Yaratıcı’nın kendilerine verdiği kutsal farklılığı, diğer cinsin esiri, kölesi olmak üzere ayaklar altına alıp kadınlığı aşağılıyorlarsa ve bunlar gittikçe çoğalıyorsa ben bu ülkede ‘Kadınlar Günü’nü kutlamıyorum. Onun yerine kadınlığın insanı insan yapan kutsallığın bir yarısı olduğuna inanan, böyle yaşayan, yaşayabilmek için mücadele veren kadınların kadınlığını ve bu kadınları sayıp seven, anlayan, değer veren ve onları yücelterek yaşamlarını paylaşan erkek anlayışındaki erkekleri kutluyorum.
Öldüğünde doksan yaşındaydı. Şahsi serveti, 32 milyar TL. ile dünyanın en zengin devlet adamları listesinde dördüncü sıradaydı. Kendi ismine kuracağı şehir için 27 milyar dolar harcamayı gözden çıkarmıştı. Bir eli yağda, bir eli baldaydı. O Suud Kralı Abdullah’tı. Öldüğünde, Türkiye’mizde resmi yas ilân edildi, bayraklar indi.Kurmay Binbaşı Salih Sezer, Yüzbaşı Onur Özkaya, Üsteğmen Salih Atalay, Üsteğmen Zeynel Özbahçeci... Onlar da Türk Hava Kuvvetleri’nin dört yağız fidanıydı. Şehir kuracak bütçeyi bırakın, zenginlikle uzaktan, yakından ilgileri yoktu. Ne yapsalar sade ve mütevazi olmaktan öteye gidemeyecek bir hayatları vardı. Belki en fazla bir yuva kurmak olabilirdi hayâlleri bir sevdikleriyle, doğacak çocuklarını iyi okutmak olabilirdi. Uzun, meşakkatli tahsilleri, zor, tehlikeli bir meslekleri vardı. Keşif uçuşunda yere çakıldı uçakları. Yas falan ilân edilmedi. Televizyon haberlerinin çoğunda alt yazıyla geçti acı haber. “Vursun sazlar, oynasın kızlar!” devam etti ekranlarda...Ölüm göklerdedir!2 RF-4 E Fantom keşif uçaklarında ilk kaybımız değil bu dört fidan. Otuzbeş yılda on iki uçak düşmüş, on iki pilotumuz şehit olmuş. Hava kuvvetlerinin envanterinde bu uçaklardan halen daha on üç adet bulunmaktaymış. Kâğıt üzerinde belirtilen miatları dolana kadar da kullanılacaklar anlaşılan. Tahmin ederim ki; ben şu anda bu satırları yazarken, bu ‘uçan şer’leri uçurmak görevi verilmiş havacı pilotlarımız vardır göklerimizde.Kazayla ilgili araştırma, soruşturma bitince, vatan topraklarını, milletini korumak için eğitilmiş yiğitlerimize barış zamanında tabut olan bu uçaklar ‘suçsuz’ bulunacaktır büyük bir ihtimâl. Batı ülkelerinin hizmetten çıkardığı uçakları almanın hangi ekonomiye hizmet ettiğini anlamam mümkün değil. Bu havacılarımız kolay mı yetişiyorlar? Ucuz mu yetişiyorlar? Mesleki değerlerinin yanı sıra insan olarak bizim için hiç mi değerleri yok? Bir tarafta “İstikbâl göklerdedir.” diyen Atatürk, diğer tarafta ‘Ölüm göklerdedir.’ denmese bile o mesajı veren bir zihniyet... ve bütün bunların üstüne de milletimizi bu acıyı paylaşmaya, yas tutmaya davet etmek inceliğini dahi gösteremeyen bir basiretsizlik.Ben bekledim, inatla bekledim, pilotlarımızın şehit olmasının üzerinden gün geçti, hâlâ bekliyorum, hani olur a bir vicdanlı, bir kadirşinas, bir sorumlu, bir vatansever çıkar da; “Geç kaldık ama unutmadık. Yas ilân ediyoruz. “ der. Haydi askerimizi saymıyorlar, sevmiyorlar, bari onların yüreği yanan ailelerine, ateşin düştüğü evlere bir dayanışma, bir sevgi tesellisi getirsinler.Ben yastayımAma artık umudum tükendi bu konularda. Sapık katilinin adım adım cinayeti, üç kişi sırayla nasıl tecavüz ettiklerini, ellerini nasıl kestiklerini anlattığı talihsiz Özgecan’ın otopsi raporunda tecavüze rastlanmadığı yazarsa, Ege Üniversite’sinde bıçaklanan Fırat Çakıroğlu’nun kayıtları gizleniyorsa, polisin, kartopu oynarken bıçaklanıp öldürülen gazeteci Nuh Köklü’nün cinayetini kaydeden öğrencilerin telefonlarını toplayıp, kayıtları temizleyip geri verdiğini duymuşsam, bu meşum uçak kazasının açıklamasında da dört havacı fidanımız hatalı bulunabilir. Vay gidene, vah gidene... vah benim memleketime...Herkesi bilmem, ben yastayım... İstikbâli bulacakları göklerde ölümü bulan pilotlarımızın yasını tutuyorum. Onların bulutların arasında kaybolup giden yarım kalmış hayatlarının, tükenmiş hayâllerinin yasını yaşıyorum. Mezuniyetlerinde, anne, babalarının nasıl iftiharla, nasıl gururla onları izlemiş olduklarını ve şimdi yalnız kaldıkları acılarında nasıl ihanete uğramış gibi hissettiklerini düşünüyorum.İşte, herkes birilerinin yasını tutuyor... Kimi Arap kralının, kimi askerinin, öğrencisinin, gazetecisinin... Ben ikinci kategorideyim. Ne olsa, Kral Abdullah’ın yasını tutmamıştım zaten.Ülkemin, ordumuzun, duyarlı insanımızın başı sağolsun...
Günlerdir gecem, gündüzüm Özgecan. Düşüncelerim onunla yatıp onunla kalkıyor günlerdir, geceleri rüyalarıma o giriyor. Onunla beraber başka kız çocukları görüyorum, hep bir yerlerden, birilerinden kaçırmaya çalıştığım. Bir başka rüyamda genç kızları saklıyorum, simsiyah gölgeler içinden gelen birilerinden...Bembeyaz karlar kapladı her yeri. Romantik yazılar yazacağıma, Özgecan’ın dehşetten buz kesmiş narin bedenini düşünüyorum. Şömine ateşi içimi sıcacık duygularla ısıtacağına, alevlerin kıvrımlarında onun saldırılan, bıçaklanan, parçalanan bedeninin ıstırabını yaşıyorum. Küllerde onun yakılmış tazecik vücudundan arda kalanları görüyorum. Günlerdir gecem, gündüzüm Özgecan. Onun yaşamış olduğu vahşetin boyutunu katmerleyen gündem öğeleri, söylemler, alınan tavırlar duyduğum acıyı, kızgınlığı, isyanımı nefret boyutuna taşıyor.Dahil olduğu sosyal, siyasî, meslek ve yaş gurubu ne olursa olsun tüm ülkemin kadınlı, erkekli ayağa kalkmış olmasını beklerdim bu sapık cinayetin karşısında. Ama sosyal medyada, gazetelerde, televizyon programlarında görüyorum ki; bu tecavüz ve cinayet trajedisi maalesef politik bir boyut sergilemekte. “Bunu politik bir olay haline getirmeyin” diyenlerin dediklerine kendilerinin de inanmadığını tahmin ederim.Çağdışı örümcek bağlamış ifadelerin amacı belli“Hamile kadının sokağa çıkması ayıptır”, “Çalışan kadın iğfâl edilmeyi hak eder”, “Altı yaşındaki kızla evlenilebilir”, “Kadınla erkeğin eşitliğini söylemek abesle iştigâldir”, “Jean giymek tecavüz sebebidir”, “Ananız da olsa dizden yukarısı tahrik eder” benzeri sayfalar dolusu sayabileceğimiz, basiretsiz sözde yetki sahiplerinin lâfları, içinde sapkınlığı olan her sapığa sapıklığını yaşaması için vize vermekte. Bu söylemler gittikçe yoğunlaştı ve dinsel, siyasal, sosyal, kültürel, tüm hayatımızın alanlarında tekrarlanmaya başlandı. Aslında bu çağdışı, örümcek bağlamış ifadelerin amacı, kadını kadın olduğundan dolayı utanca, ürküntüye, korkuya düşürmek, kendisini korumak için sımsıkı örtünmek, evine kapanmak zorunda bırakmak. Kadının, aksi olduğu takdirde, başına gelebilecekleri düşünüp kendi kendine toplumsal hayattan uzaklaşmasını sağlamak. Kız çocuk okula gitmesin, çalışmasın, örtünsün, erkeksiz hiç bir yere ayak atamasın, altı yaşından itibaren evlendirebilsin... Bütün istenilen bu...Vatandaşların yaşam şekline müdahale eden beyinlerYöneticilerin bu kör, karanlık inancın beslenmesinde, idamesinde dahli olmasa, bu tip sapık söylemlerin sahiplerini susturmazlar mı, kulaklarını çekmezler mi? Bu lâfları edenlerin çoğu, kimliği takip edilemeyecek, gizlenmiş, sıradan vatandaşlar değil ki. Çoğu devletin, yönetimin belli koltukları kendilerine bahşedilmiş insanlar. Kimi; siyasi kadro elemanı, kimi; bir gazetede köşe yazıyor, kimi; camide vaaz veriyor, kimi üniversitede öğretim üyesi. İstedikleri gibi atıp tutuyorlar, dini kendi küçük, cahil, kadın düşmanı ve hesapçı beyinleriyle yeniden yazıyor, vatandaşların yaşam şekline, kadının rahminden çiftlerin yatak odasına kadar girerek müdahale etmek hakkını buluyorlar kendilerinde.Şimdi, bu kadar güçlü bir kadro tarafından; genç kızlarımız, kadınlarımız, onların ön gördüğü gibi yaşamadığı takdirde cezalandırılmayı, tecavüze uğramayı, şiddet görmeyi ve öldürülmeyi hak ettikleri Allah’ın günü avaz avaz haykırılırsa; okumaktan, düşünmekten ırak, duyduklarını yorumlamak, değerlendirmek kabiliyetinden uzak insanları elbet buna inandırabilirler ve daha korkuncu bunların içinde zaten sapık temayülleri olanlara da cesaret verirler.Erkeğin kadınlara olan ihtiyacı onu delirtiyorÜlkemizde, son senelere büyük bir hızla tırmanan kadına şiddet ve kadın cinayetleri sayısına ve sebeplerine dikkat edin. Hep kadın cinsine olan nefreti, kadını aşağılamak, ezmek, can çekiştirmek ve yok ederek son cezayı vermek arzusunu görüyorsunuz ardında. Bu, sadece ‘ataerkil’ anlayış da değil. Daha farklı bir psikolojik boyutu olduğuna inanıyorum.Kadının her şeyden önce insan olarak bireysel özlük haklarına sahip olduğunu kabul edemeyen, bunu hafsalası almayan, kadınla kardeş, kadınla arkadaş, kadınla sevgili, kadınla sevişen bir eş olmayı beceremeyen erkek zihniyetinin en büyük problemi; yok saymak istediği, fuzulî bulduğu kadına büyük bir ihtiyaç duyması. Hem yok olsun istiyor ama hem de ev, tarla, otlak her nasıl hayatı varsa onu çekip çevirmek için, içinde aşk, sevgi olmayan, hayvanınkinin bile yanında rafine kaldığı aşağılık cinsel ihtiyaçlarını karşılamak ve çoğalmak için ona ihtiyacı var. Bu ihtiyaç onu delirtiyor, zaten kompleksli ruh halini çıldırtıyor ve bunun acısını yine kadından çıkarmanın yolunu buluyor. İşte, burada, kadının itaatkâr olmadığı takdirde başına neler gelebileceğini işaret eden büyüklerinin! Lâfları yol gösteriyor.Bu meyanda, şunu da unutmayalım ki; bu sapık erkeklerin sapık emellerine sadece, birilerinin sapıkça öngördüğü üzere; sadece başı açık, mini etek, jean pantolon giyen, yalnız yolculuk yapan kızlarımız, kadınlarımız kurban olmuyor. Evinde oturan, tesettürdeki kadınlarımız da tecavüze uğruyor, hayatlarına kastediliyor. Çünkü o sapık; kız çocuk, genç, yaşlı kadın, erkek çocuk görünce, fark etmiyor, sadece kirletilesi, ezilesi, canı acıtalası bir et parçası görüyor ve kendisine verildiğine inandığı o kahrolası erkeklik hakkını kullanıyor.Can kız... Senin katilin sadece o üç sapık değilBenim bu konuda içimi en çok acıtan noktalardan birisi; bu şiddeti koruyarak, kadını aşağılayan, yok sayan ve ezen tüm adi söylemlere sahip çıkan ve utanmadan tekrarlayan, üstelik bir kısmı siyaset, sanat ve medya ile bağlantılı kadınlar oluyor ve bu kadınların öyle gelişigüzel konuştuğunu değil de; kendileri dayağı ve tecavüzü arzu ettikleri için hevesli olan erkek hempalarına kendi reklâmlarını yaptıklarını düşünüyorum.Günlerdir gündüzüm o, gecem o... Düşüncelerimde, rüyalarımda o... Özgecan... bizi sakın affetme... Biz af dileye dileye öldürmeye devam ederiz...Özgecan... can kız, can fidan... senin katilin sadece o üç sapık değil. Cinayet mahallinde olmadığı halde uzaktan uzağa, zihinlerinde seni iğfal eden, seni bıçaklayıp, ellerini kesen, sonra yakan daha on binler var bu ülkede. Aralarında kadınlar bile var, inan. Kimi Ankara'da, kimi İstanbul'da. Kimi Meclis'lerde, kimi sahnelerde, kimi gazete köşelerinde. Onların hepsi senin katilin... biz onları biliyoruz... ve bu konuda birşey yapamazsak sakın affetme bizi...
Gün geçmiyor ki; benden çok sonra dünyaya gelmiş olanlar bile nostalji kokan mesajlar paylaşmasınlar. “Biz çocukken” diye başlayan ve artık bitmiş âdetlerden, unutulmuş güzelliklerden ve kaybolmuş değerlerden oluşan ve gittikçe de uzayan metinlerle eskinin hasretini gidermeye çalışıyor henüz orta yaş grubuna yeni dahil olanlar bile. Nasıl kontrolsüz bir devinim, nasıl bir değişimdir bu. Her değişimin de medeniyet ve ilerleme gereği olduğuna inanmak zor. Neden hayatımıza güzellik, incelik, hoşluk ve pozitif duygular getirecek olanları tutup, geliştirip, kötü, çirkin, ruhsuz ve aşağılayıcı olanlardan kurtulmuyoruz. Gerçek başarı, gerçek ilerleme bu ayrımı ve ardından seçimi mükemmelleştirmekle olmaz mı? Elbette her şeyin aynı kalması mümkün değil, yaşam yolculuğumuzda. Bir şeyler değişecek, bir şeyler bitecektir. Ama bu farklılık, farkındalık içinde, akılcılıkla gelmeli.Nostalji çağrışımları can yakmaya başladı artık. Gidenlerin, bitenlerin, değişenlerin yerine teselli bulabileceğimiz ‘en azından bazı şeyler’ bulamıyoruz. Sadece hatıralar kalıyor geriye. Manzaralar, renkler, sesler, sözler, arkadaşlar, arkadaşlıklar, komşular, komşuluklar... Böyle gider liste... Haydi yollar, köprüler, evler, mahalleler değişti de, insanlar niye değişti bu kadar? İnsanlar hâlâ çocukluğumuzdan hatırladığımız kadar ince düşünceli, nazik, yardımsever kalabilselerdi en azından, belki biten, yok olanları özlerken biraz olsun teselli bulacaktık. Ama, heyhat! İnsanın zarif duyguları; biten yeşilden, maviden daha önce tükenirken hırsları, küstahlığı artan taş yığınından hızlı yükseldi... Tanıdığımız gibi iyi kalan dostlara, kendi küçük ailemize, sevdiklerimize daha sıkı sarılmak zamanı.Komşunuzla komşu musunuz?Komşuluğun gerekleri vardı ben büyürken. Gereği olmaktan ziyade iyi bir komşu olmak, iyi komşuluk yapmak için arzuları vardı insanların. Birbirinin evine, çocuğuna, yardıma ihtiyacı olan sakatına, hastasına göz kulak olurdu komşular. Şayet duyulmuşsa komşuda bir yardım ihtiyacı, iki eli kanda olsa, bırakıp koşulurdu. Çocuklar bayramda, tanıdık, tanımadık tüm mahallenin kapısını çalar, bayram kutlar, el öperlerdi. Hastası olan hastasıyla uğraşır, komşular alış verişi, yemeği üstlenirlerdi. Düşündükçe daha çok şey gelir aklımıza. Ama tabii hafızamızda en net olan şu devirde yaşadıklarımız.Şimdi, size yaşanmış örnekleriyle yeni komşuluklardan dem vurayım biraz. Bir Anadolu kasabasından veya şehir varoşundan değil yazacağım canlandırma, aziz İstanbul’umuzun nadide, seçkin semtlerinden birinden. Oturanların çoğu, içlerinde vergi rekortmenleri olan kalbur üstü iş adamları, sosyal statü itibarı ile toplumsal piramidin üstlerinde, tahsilli yöneticiler, öğretim üyeleri ve aileleri ve onların standartlarına uygun gördükleri kiracılar...Şimdi... bu kalburüstü mahallede bir komşunuz kendi evinin inşaatı esnasında sizin bahçe duvarınızı çökertir. Sonra “Aman üzülmeyin, biz hallederiz” der ve duvar yapılınca bir bakarsınız komşunuz bahçenizden neredeyse bir sosyal konutluk araziyi kendi bahçesine katmıştır. Yanlışlığı gösterirsiniz, rica edersiniz olmaz, bir gıdım oynamazlar yerlerinden. İş komşuluğun gerektirdiği yumuşaklığı aşar, ihtar gönderirsiniz, inkâr ederler, mahkemeye gidersiniz, çıkar “Bize kendileri hediye etmişti o araziyi” derler. Sonra aynı komşu şoförlü arabasında kurula kurula evinizin önünden geçip gitmeye devam eder, yüzsüzlükle....O arada yeni bir komşu gelir karşınıza. Selam verir, “Hoşgeldiniz, güle güle oturun” dersiniz. Ertesi gün telefon çalar, sizden kapınızın önündeki park yerini ister. “Kusura bakmayın” dediğinizde “Ama sizin bahçeniz var, siz oraya çekin arabanızı” diye ders verir. Eee komşucuğum, bahçem var ama kapımın önünü sana vermemi gerektirmez ki bu. “Misafirim gelince buraya ihtiyacım var, kusura bakmayın” dediğinizde, “Misafiriniz gelince benim park yerime bırakır” der. Eee komşucuğum, madem senin kendi park yerin var, ki biz zaten biliyoruz, neden arabanı kendi park yerine bırakmıyorsun?” Cevap: “Sizin kapının önüne bırakmak daha rahat” olur. Sonra bu komşu size öyle bir bilenir ki; cama çıksanız macun çekmeye, dama çıksanız kiremit aktarmaya, kapı çalar. Camdan, damdan inip kapı açarsınız.... Belediye zabıtası gelmiştir, “İnşaat yapıyormuşsunuz, şikâyet var” diye... Zabıtalar bile, üçüncü ziyaretten sonra pes edip; “Allah aşkına, kimin size düşmanlığı var, boyuna bizi buraya sürüklüyorlar?” derler.Bir komşunuz öyle bir jeneratör takar ki; elektrik kesildiği an, dünyanın karanlıkta kalmasını tercih eder hale gelirsiniz sesinden. Rica edersiniz, hiç bir şey yapmazlar.Sonra bir gün ailenizde bir kayıp, evinizde bir kaza yaşarsınız... ve bir bakarsınız, en burnu havada, en vurdum duymaz olacağını tahmin ettiğiniz ve hâtta henüz tadilattaki evine taşınmamış bir yeni komşu elinizi tutmak, yaranızı sarmak için yanınızda bitiverir.Şaşırır kalırsınız. Asıl olan budur komşulukta ama gerçek ve ahlâklı komşuluğu ve zarif komşuları o kadar unutturmuştur ki mahalleniz, hayretler içinde kalırsınız... ve bir kez daha fark edersiniz ki; aslında sizin mahalle dolusu komşuya falan zaten ihtiyacınız yoktur. Evinizde huzurunuz, bir, iki de dost komşunuz varsa yeter...
Son iki haftadır sömestr tatili dolayısıyla evimizin çocukları tüm günlerini beraber geçirmeye başladığından beri biz yetişkinlerin dünyasındaki öncelikler kendiliğinden değişiverdi. İzlediğimiz filmler; tiyatro oyunları; ‘Scooby Doo,’nun Maceraları,’ ‘Annie’, ‘Jack ve Var Olmayan Ülkenin Korsanları’, ‘Buzlar Kraliçesi’, ‘Karlar Ülkesi’, okuduklarımız; ‘Franklin’in Maceraları’, ‘Merak Ediyorum’ gibi dizi kitaplar.Evdeki büyüklerin meslekî uğraşları ve ilgi alanları ne olursa olsun, fark etmiyor. Öncelik; çocukların seçtikleri filmlerde, kitaplarda ve aktivitelerde. Bol bol canavar ve prenses resimleri yapılıyor, kartondan maskeler, taçlar, asalar yaratılıyor ve bu oyunlarda büyüklere de her daim ve çocuklar tarafından sıkıcı veya antipatik bulunan bir görev veriliyor. Şayet resim yapmışlarsa zemin doldurmak, tiyatro oynanıyorsa en kötü karakteri canlandırmak hep bize düşüyor. Allah’tan bazı oyunların karakterleri kalabalık da cadı veya canavar olmanın dışında sempatik Olaf, Christof, Ren geyiği, kardan adam,ve iyilik perileri rollerini de alabiliyoruz. Rolleri ikinci ve üçüncü derecede kaldığından ‘kral’ e ‘kraliçe’ rolleri de hakkımız oluyor kimi kez.Miniklerin hayalleriMiniklerimiz resim yaparken hayâl güçlerini büyük bir sabırla, en ince detaylarına kadar atlamadan, hayret verici girift şekilllerle, portrelerle ortaya dökmelerine rağmen, geniş, düz alanların boyamasından ne kadar sıkıldıklarını fark etmemek imkânsız ve sebebi çok belli. Kendi hayâl güçlerine ihtiyacı olmayan yeknesaklıkta her şeyden çabucak bıkıyorlar. Aslında bu bütün oyunlar için geçerli. Genellikle yetişkinlerin, çocuğun yaşını küçük bularak mümkün olduğunca basit oyunlar seçmeleri ve sunmaları bence büyük bir hata. Çocuklar boylarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar zengin bir düş dünyasına ve bunu dışa vurup kendilerini ifade etmek için büyük bir arzu ve heyecana sahipler. Dünyanın, ülkenin, işimizin, gücümüzün, sosyal telaşlarımızın derdinde büyüklüğümüzü yaşarken uzağında kaldığımız o derin dünyaya sahipler onlar ve bu yaşlarda da başkaca bir gaileleri olmadığından o derin dünyayı çok net ve hiç sansürsüz yaşayıp yansıtıyorlar. Çok yetişkinin çocuğu için “kolay”, “rahat”, bulduğu resim çalışmaları ve oyunlar ise onlar için sıkıcı.Çocukların düşleri mutlak ve son derece net tavırları var. Müşterek oynadığımız tiyatro oyunlarında miniklerimizin bize uygun gördüğü role itiraz hakkımız yok, rolümüzü gelişigüzel oynamak gibi bir lüksümüz de yok. Bize verilen her görevi ciddiye almak durumundayız. Bu konuda torunum Pia’m çok kısa ve öz bir izahta bulundu: “Babaanne, sen kötüyü çok kötü oynayacaksın ki; prensesin iyiliği ortaya çıksın”. Ne denir? Tepeden tırnağa haklı. Ama biz büyükler korkutucu rolü çok ciddiye alıp kendimizi kaptırdığımız zaman da miniklerimiz, her şeyin bir oyun olduğunu bilmelerine rağmen, bu defa da ürküyorlar. Atilla’cığım “Masaldaki çocukları korkutun ama bizi korkutmayın.” sözüne de çok güldüm, duyduğumda. Kısacası miniklerin oyun ve sosyal yaşamında katılımcı olmak ve onlarla ileri yaşlara da taşınacak arkadaşlık tesis etmek arzunuz var ise; size ne kadar uzak kalırsa kalsın, onların düşlerine, hayâl güçlerine ve bunu ifadelerine saygı göstermek, hâtta daha ötesi zorunluluk hissederek değil ama gönüllü ve samimi bir şekilde paylaşıyor olmak durumundasınız.Ben şahsen, çocuklarımız bize kendi çocukluklarımızı kaybetmeden yaşama şansı verdikleri için çok mutluyum. Yazarken, çizerken, hayâl kurarken hep onların bir bakışı, bir tavrı, bir sözü, macundan bir heykelciği beni heyecanlandırıp ve yetişkin dünyamın, naif, sade bir karakterle kalemime yansımasını sağlıyor. Onlar sayesinde içimdeki ses hep “Büyüdün ama aslında çocuksun.” diyor. “Yazar oldun ama çocukların anlayacağı gibi konuşmaktan vazgeçme.” diye fısıldıyor. “Yaşını başını aldın ama miniklerle beraber en baştan yeniden büyüyeceksin.” diye fısıldıyor. Evimizin minikleri, yetişkin romanlarımı bir yana bırakıp, devamlı çocuk romanı yazma arzumu tetikliyor bazen. Atilla’cığın çizdiği canavar tiplemeleri üçüncü resim defterinde devam ediyor. Onlarca sayfada onlarca canavar... ve hiç biri bir diğerine benzemiyor. Bizimkilerin gözünde ‘canavar’ ille de kötü karakter değil. Dolayısıyla korku değil, sevgiyle çiziliyor çoğu. Her biri için bir masal yazacağım bir gün. Büyükler şaşıracak bu kadar çok canavar olup da nasıl hiç birini tanımadıklarına.
İlkler çok değişik duygularla beklenir, çok farklı hislerle yaşanır. Kimi; korkularak, kimi; heyecanlanarak, kimiyse tatlı ürküntü veren bir endişeyle karşılanır. Hangisi olursa olsun, o ilk’i karşılamaya hazırlanırken bu duygular öylesine yoğun yaşanır ki, yaşandıktan sonrası için bir şey düşünmeye fırsat olmaz. Ben şu aralar 9 Şubat akşamı ilk’ini yaşayacağım bir hoşluğun heyecanı içindeyim. Trump’da, sevgili Anjelika Akbar’ın piyanoda yorumları ve kendi besteleri eşliğinde, Hakan Aysev’in güçlü tenor sesiyle sunacakları ‘Aşk Şarkıları’nın hikâyecisi olacağım. Aşka çok inanan ve aşkla yaşayan bir sanatçı ve bir kadın olarak aşkı yazdığım, anlattığım çok oldu. Bazen bir okurumun, bazen bir dostumun sır sorularına cevap verdiğim baş başa konuşmalarım da oldu. Kalabalıklar önünde paylaştıklarım da. Ama ilk kez canlı müzikle buluşacak aşk sözcüklerim. Hem de iki büyük, önemli müzik insanının yorumlarıyla...İçim içime sığmıyor. Konser için seçilen melodiler, aryalar, ilâhi ve türküler tarihin değişik dönemlerinden ve coğrafyalarından aşk’ı anlatıyor. Aslında işim kolay değil, biliyorum. Zaten notalarla anlatılmış bu muhteşem duyguyu bir de sözlü yorumlamak ve özünü bozmadan içine kendimi katmak, üstelik anlamını kaybetmeden bunu sınırlı bir zaman dilimine sığdırarak anlatabilmek, söylenecek sözcüklerin sayısıyla orantılanamayacak bir his yoğunluğu... Ama korkmuyorum, endişelenmiyorum. Tam aksine, ilk defa böylesine bir şölenle sunacağım ‘aşk’ anlatımını kendi kendimle yarış olarak görüyor ve yüreğimi titretecek kadar heyecanlanıyorum. Çok insan bunu daha evvel yapmıştır. Önemsenecek bir şey gibi görünmeyebilir. Ancak, ilk defa ben anlatacağım için bana önemli... Çünkü benim yüreğimden, benim duygularımla, sözcüklerimle anlatılacak.Özel olmalı. Özel olması için tüm yüreğimi koyacağım ortaya.Notalardan örülmüş bir kor ateş: Anjelika Akbar Geçen sene kendisiyle gerçekleştirdiğim ve sizlerle paylaştığım röportajın başlığını böyle atmıştım. “O, parmaklarını suya değdirdiği zaman dahi melodi duyuyorsunuz. Dudaklarını kıpırdatmasa dahi yüreğinden geçenleri okuyorsunuz. Gözlerinin renkli menevişlerinde yaşamı, vâr oluşun ışıltılarını izliyorsunuz. O, konuşmadan konuşabilen, sessizliğin sesini duyabilen, hiç yazılmamış, hiç çalınmamış notaları cennetten indiren mucizelerden biri… O, Anjelika Akbar… “ demiştim.Hangi mevsim olursa olsun, Anjelika konuşurken baharı müjdeler sesi. Piyanosunun tuşlarında, ılık baharlar eser parmaklarının ucunda. Gözlerinde bahar çiçekleri demetlenir hep. Hem müziğe, hem sözlere duyarlıdır. Onun için konserinin hikâyecisi olarak beni seçmesi kelimelerle yaşadığım köşe kapmacanın, duygularla yaşadığım saklambacın onun gözündeki önemini bana bir kez daha anlatması açısından çok önemli ve keyif verici.İkimiz de notalarda renk görüp, renklerden müzik duyanlardanız. Yani, o çok olmayan şanslılardanız ve bu sebepten her ikimiz de yüce Yaradan’a şükran duyuyoruz.Anjelika denizi ilk kez Aivazovsky’nin tablosunda görmüştür. Ben ise denizlerle büyümeme rağmen, dedemin hasret öldüğü ana vatanı, baba toprakları Kırım kıyılarını ilk yine Aivazovsky’nin şiirsel bir tablosunda keşfetmişimdir. Bu ressamı ikimizin de farklı sebeplerle bu kadar sevmesi de sadece bir tesadüf olabilir ama bizi müziğin ve sözlerin dışında bir başka şiirsellikte bir araya getirmesi açısından önemlidir. Onun ödülü; müziğini dinleyenlerinin, benimse; okurlarımın gözlerine getirdiği duygu yaşları ve gönlüne dokunduklarımızın bizi sarmalamasıdır.9 Şubat akşamı, benim tasvirimle “Notalardan örülmüş bir kor ateş”; Anjelika Akbar, müzik otoritelerinin “Türkiye’nin Pavarotti’si” dediği Hakan Aysev ve okurlarının “Aşkın destanını yazdı, destansı aşklar yaşadı” diye yorumladığı ben, AŞK’ı yorumlayacağız bir kez daha ...