Zihnimin Kanatları’ hep bahane arar ya bir yerlere doğru kanat çırpmak için, işte şimdi de kar taneleriyle beraber uçmaya hazırlanıyor, çırpın çırpın, yerinde duramayarak. Hangi kar bulutuna takılıp ne tarafa ineceğimizi bilmeden yola çıkıyoruz. Bebek sırtlarından süzülüp Boğaz’ın çözülmüş buz mavisindeki sularının üzerinden Kadıköy yakasına geçiyoruz.
Birden, kardan ıslanmış zihnimin kanatları kuruyuveriyor, kapanıyor, tenim ısınıyor. 1963 yılındayım. Yoğurtçu’da, cadde üzerindeki bahçeli evimizde, pencere kenarında kanepeye dizlerimi çökmüş, dirseklerimi pencere pervazına dayamış lâpa lâpa yağan karı seyrediyorum. Salonun diğer köşesindeki odun sobasının çıtırtılı sesleri kulaklarımı, sıcaklığı bacaklarımı ısıtıyor. Mutfaktan annemin pişirmekte olduğu pandispanyanın rayihası yayılırken yanan odunların kokusunu bastırıyor. Kütüphanenin raflarından birinde duran kırmızı lâmbalı radyomuzda şu an ne olduğunu hatırlayamadığım ama kesinlikle romantik bir kış gününü anlatan bir müzik çalıyor. O kadar mutluyum ki... Şu an, ne masal okumama gerek var, ne de dinlememe. Manzara, kokular, müzik, her şey kendi başına yepyeni bir masal anlatıyor gibi. Caddenin diğer tarafında, yeni yapılmış bir kaç modern apartmanın aralarında kalmış konakları izliyorum, her birinin içinde yaşanan hikâyeleri düşünerek, insanlarının hayatlarını düşleyerek. Tam karşımızdaki eski köşkün ikinci katındaki pencerelerinden birinde yaşlı ev sahibesi, henüz yeni doğmuş torununu kucaklamış, benim gibi, karı seyrediyor. Öyle sıkı kucaklamış ki bebeği, onu tutarken sanki kendi yaşamına sarılıyor gibi... Bana öyle geliyor. Sanki, o minicik bedenine ve acizliğine rağmen bebecik babaannesinden çok daha kuvvetli.
Aynı bankta her mevsimden bir resim yaptırıyor bana
Anneciğim bir termosa sıcak sütlü kakao hazırlıyor. Mis gibi pandispanyadan bir kaç dilimi kolalı beyaz bir peçeteye sarıyor. İki minik yastık, resim defterim, kurşun kalemim ve silgimle beraber bir çantaya koyuyor ve evden çıkıyoruz. Elim annemin avucunda Kurbağalıdere’ye doğru ilerlerken, yumuşacık hışırtılarla botlarımı içine alan kar öbekleri, atkımla sarmalanmış ağzım ve burnumdan tekrar yüzüme yayılan sıcak nefesim içime sıcacık duygular veriyor. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Kurbağalıdere Köprüsü’ne geldiğimizde anneciğim kenardaki bankın üzerindeki karları temizleyip minik yastıkları yerleştiriyor. Kar havayı yumuşatmış olmalı, ya da ben ılık hissediyorum, bilmiyorum. Annem sanki içimden geçenleri duymuş gibi: “Zaten çok kalmayacağız. Hemen bir eskiz yapar, kakaomuz bitince de toparlanırız.” diyor. Benim kartopu oyununu sevmediğimi biliyor. Resim bahanesiyle kar zevkini yaşamam için fırsat yaratıyor. Birilerine kartopu atmaktan hiç haz almadığım için, oynayanlara katılıp sadece kartopu yemenin de aptalca olduğuna inandığımdan, hiç oynamamayı tercih ediyorum. Ama kardan adam yapmayı seviyorum. Döküm, oymalı korkuluklarıyla bana masal yolunu hatırlatan bu köprücüğü çok seviyorum. Annem her mevsimden bir resim yaptırıyor bana burada, aynı bankın üzerinde. Yazla, sonbaharı yapmıştık. Şimdi sıra kışta. Sonra da ilkbaharı resmedeceğiz ve zaten yaz başı Nişantaşı’na yollanacağız. İleride bu kara kalem resimlere bakınca sadece Kurbağalıdere Köprüsü’nü de hatırlıyor olmayacağım ayrıca. Bu siyah beyaz çizimler bana karın ne kadar sıcacık, ne kadar sevgi dolu olabileceğini hatırlatacaklar...
Kar taneleriyle bir yolculuk...
Haberin Devamı

