Bazen yaşayıp bitirdiklerimiz masal olur, bazen de masal içine düşüveririz yaşarken. Anlayamayız, hangisi masal, hangisi gerçektir. Bir masal vardır da, biz ona misafir mi olmuşuzdur başka bir zaman diliminde, yoksa, soluduğumuz zamanı masala mı çevirmişizdir, fark edemeyiz... Kimi, sesler, kokular, dokular, renkler, bizi, gerçekle düş arasında böylesine tatlı bir sersemlikle mest edebilir. Bazen de mekânlardır bize bu hoş sergüzeşt duyguları yaşatan. Çünkü mekânlar, bütün bu masal renklerini, kokularını, dokularını, seslerini bağırlarında barındırırlar. Artık orada olmasa da bazı şeyler, kimi insanlar ve yaşanmışlıklar zamanın içinde izini bırakıp öyle gitmişlerdir mekânın anı fotografında. Öylesine kuvvetli kazınmıştır ki anılar, âdeta dövme yapılmış gibidir zamanının hafızasına. Geçmişini bilmeseniz, orada doğup büyümemiş, hâtta orada daha evvel hiç oturmamış dahi olsanız, içine girdiğiniz an, sizi masalının içine alır bu mekânlar. Konuşmaya başlar sizinle. İstediğiniz kadar söz anlamaz olun, istediğiniz kadar zamandan yana telaşınız olsun, sizinle konuşur ve dinletir kendini size. Şaşarsınız sustuğunda, “Ben ne kadar zamandır buradayım, bütün bunları ben yaşadım mı, yoksa sadece masal mıydı dinlediğim? Düş mü gördüm, bir masal mıydı anlatılan, yoksa ben bir masal mı yazdım farkında olmadan... diye zihninizde sorular üşüşür. Hâtta mırıldanırsınız aklınızdan geçenleri, mekânın dışına doğru giden yolda ilerlerken, ardınıza bakıp, düş ülkesini geride bıraktığınız için pişman... ve işte o an... durursunuz... Tekrar önce geriye, sonra da, sizi o masaldan çıkaracak önünüzde uzanan giden yola bakarsınız ve fark edersiniz ki, siz, oradan ayrılmak istemiyorsunuzdur. İçine girmek, parçası olmak istediğiniz masalı bulmuşsunuzdur, artık terk etmek istemezsiniz. “Ben burada kalmak, hep burada yaşamak istiyorum.” dersiniz. Yol, kaldırımların parke taşları, binalar, çatılar, mahallenin kedileri, hepsi sizi davet etmektedir sanki, “Gel, bizimle yaşa” diye... İşte.. Benim için böylesine mekânlardan biridir Cihangir...
Fotoğraflar: Barış ACARLI
Cihangir’in beni tarihe çeken dünyası ile tanışmam, yıllar yıllar önce, Fındıklı sahilinde bugün D.G.S.A bünyesinde olan binaya, Atatürk Kız Lisesi’ne girişimle olmuştu, semtte oturan birkaç arkadaşım sayesinde. Bu arkadaşlardan gazeteci Gül Demir’le, birbirimize sevgimizi, güvenimizi, yıllardır devam ettirdik ve pekiştirdik. Canım arkadaşım Gül, bir arkadaştan da ötedir benim için. En güvenilir, en yakın, gerçek aydın dostlarımın başında gelenlerdendir. O hep Cihangirliydi ve hâlâ daha Cihangirlidir. Semtle özdeşleşmiştir âdeta. Bana gelince, ortaokul, lise yıllarında misafir gezindiğim bu semtte, o günlerden yıllar sonra bir gün en masalsı apartmanlardan biriyle kaderimin bağlanacağını o gün nasıl bilebilirdim ki... Hem de büyük bir aşkla... Tutkuyla... Hiç Cihangir’de yaşamamış olmama rağmen, sanki Cihangir kurulduğundan beri orada bir yerde, sokaklarından birinin bir köşesinde, yaşamışım kadar bağlılık hissettiğim ve nostaljik bir sahiplenme duygusu yaratan aşırı bir duygusallıkla... Sanki bir balkonundan yıllardır Boğaz’ı, tepelerini, yalılarını, Marmara’ya açılan derinlikte Kız Kule’sini, Haydarpaşa’yı, diğer tarafta Yenicami’nin minarelerini, Topkapı Sarayı’nı seyretmişim, manzarayı, tarihiyle beraber içime çekerken, nice fincan kahveyi, nice kadeh içkiyi yanında meze yapmışım lezzetiyle...
GÖKÜYÜZÜNDE NE VARSA O AN, YANSIR CİHANGİR CADDESİ’NİN YÜZÜNDE
Bayılırım, Cihangir Caddesi’nin, şehrin göbeğinde olmasına rağmen tarihin içinde gizli kalmış sessizliğine. Semte adını veren, Kanuni’nin çok sevdiği ve erken yaşta kaybettiği oğlu şehzade Cihangir’in şânına yakışır bir stil ve ağırlıkla çevresine hakimdir bu cadde. Fındıklı’dan yukarıya, sağlı, sollu park etmiş arabalarla iyice daralan dönemeçli bir yokuşla ulaşılır. Taksim tarafından gelirseniz şayet, yine, gittikçe daralan, neredeyse bir çocuk masalının oyun alanında olduğunuz duygusunu yaratan minicik sokaklardan döne kıvrıla inersiniz caddeye. Kendisine dört bir yandan bağlanan diğer yolların arasında, sanki apayrı bir dünyadır... Geniş, havadar ve sakin, huzurlu, telaşsızdır Cihangir Caddesi. İsmine has, mağrur, ağır bir duruşu vardır. Fındıklı sahilinden, Taksim’den kendisine ulaşan dik yokuşlara inat; geniş, onların gürültülerine inat; insan, motor, klâkson sesinden ırak... Gökyüzünde ne varsa o an, yansır Cihangir Caddesi’nin yüzünde. Güneşli ise hava, güneşi görürsünüz, tüm caddede, bulutlu ise bulutları... Gece, kalabalık, betonların kapadığı sokaklar gibi görmez geceyi. Mehtap yükselmeye yer bulur Cihangir Caddesi’nin üzerinde. Ne Taksim, ne Sıraselviler, ne Fındıklı taraflarındaki sesler gelmez kulağınıza, sadece martıları duyarsınız burada ve bir de mahallenin kedilerini bazen.
Bu kadar geniş ve sessiz bir cadde olmasına rağmen, birçok daracık, birbirine yakın mahalleden daha çok mahalle ruhu taşıyor olması ilginçtir Cihangir Caddesi’nin. Sessiz bir kaynaşma, sukûnet içinde bir anlaşma ve dayanışma vardır burada. Sanki, Cihangir Caddeliler, kendilerini dört bir yandan sarmalamış, tüm diğer seslerin ve renklerin, kendilerine bir el uzatma mesafesinde olduğunun tadını çıkararak ama aynı zamanda kendilerine ait bir cadde boyunda da kendi sakin dünyalarına sahip çıkarak yaşamayı seçmişlerdir.
Cihangir Caddesi’nin daraldığı yerde başlayan Aslanyatağı Sokağı, bugün Alman Hastanesi arazisini dolanır ve ve bir köprü altından geçer. Bu arazi eskiden, 2. Abdülhamid henüz veliaht iken, onun köşkünün imiş. Veliaht prens aslan sever ve büyütürmüş. Aslanların ini bir köprü ile arazisine bağlanırmış. İşte, bugün, o daracık, kavisli Aslan Yatağı sokağından inerken altından geçtiğimiz köprü o köprüdür. Sokağın adı da oradan gelir. Geniş Cihangir Caddesi de, işte yine o devrin o büyük bahçesinin bir kısmının üzerine açılmış sonradan.
Şimdi Cihangir’i sevenler arşınlıyor yollarını... martılar süslüyor çatılarını...

