Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Sevgili Karako’ların ardından bir yazı

Ölüm yazmak her zaman zor gelir... Yazacağınız; sevdiğiniz, yakınınız, tanışınız ise daha zor... hele ölüme ağır ağır, işkence çekerek, acılar içinde gittilerse daha da zorlaşır... hele bir de insan kılığında yaratıklar ise bu vahşet sonu yaşatan, kelimeleriniz tükenir.

İşte şimdi bu eksikli ruh haliyle, iki sefil yaratığın hayatlarını sonlandırdığı sevgili Georgia ve Jak’ı uğurluyorum bu sayfada...

Onları ilk 1975 yılında tanımıştım. Sosyal çevremde tanıdığım kimi çift gibi; hiç bir zaman daimi görüşen, özellerini paylaşan yakınlıkta olmadık onlarla. Ama müşterek dostlar vesilesiyle veya her ne sebeple karşılaşsak, hep sıcak, dostane bir “Merhaba”mız ve sohbetimiz olurdu. İstanbul’un biten sıcak renklerindendi Karako’lar. Çok sevilirlerdi.

Çok küçüklüğümde ilk defa, Doris Day’li, Rock Hudson’lu Hollywood filmini izlediğim zaman, onlara benzeyen Amerikalıların hiç acı çekmeden, hep huzurla, keyifle çok uzun yaşadıklarını ve kaza, hastalık, cinayet gibi sudan! sebeplerle ölmediklerini düşünmüştüm, nedense. Belki pıril pıril düzenli evleri, giyimleri, neredeyse mükemmel masalsı hayatları bende bu duyguyu yaratmıştı. Ne de olsa sadece ekrana misafir hayatların temsilcileriydi ve benim çocukluğumda tarihi konuların dışındaki filmlerin çoğunluğu hayatı böyle gösterirdi.

Ölüm gelince alır gider

1975 Yazında Moda Klübü’nde ilk defa tanıştığım Georgia ve Jak da ben de işte aynen bu duyguyu yaratmıştı. O tarihte artık yetişkin bir genç kadın olmama rağmen, klübün onca hoş kalabalığı içinde bu çiftin beni duygu olarak çocukluğumun Hollywood filmlerine taşıması hoş bir duygu vermişti. Enteresandır, yıllar içinde her karşılaşmamızda, onlara aynı hisle bakmaya devam ettim.

Doğduğumuz an kesin olan tek şey; öleceğimiz. Nasıl bir kimlikle , ruhla ve fiziki görünümle şekilleneceğimiz, başarılı veya mutlu olup olmayacağımız, iyilikten mi, kötülükten mi yana seçim yapacağımız hep bilinmezlerimizdir. Ama, tek bilinen; bir gün öleceğimizdir. Bu tartışılmaz ve değiştirilemez kesinliğe rağmen ölümün varlığını, kendisini bize özellikle hatırlatmadıkça, neredeyse aklımıza takmadan yaşarız ve ölüm her gelişinde şaşırtır bizi, sanki sürprizmiş gibi... Özellikle dünyadan habersiz, melek bir yavrucuk, pırıl pırıl masum bir genç veya varlıklı ise, hoş, güzel yaşamışsa biri, daha da büyük sürpriz olur. Sanki çocukluk, gençlik, servet, ün, ünvan ve mutluluk ölümü engellermiş gibi... Oysa ölüm bunların hiç birini kâle almaz. Gelince gelir, alır, götürür. Haber vermek, hesap vermek, pişman olmak, af dilemek ölüme gore incelikler değil.

En azından iyi, güzel ruhlu, zararsız insanlara onlara yakışacak bir zarafetle gelmesini beklerdim ölümün. Sıhhatle, uzun yıllar hayatın, sevdiklerinin, çocuklarının, torunlarının tadını çıkarıp, şuurunu, fiziksel kabiliyetlerini yitirmeden yaşamasına izin verip sonra bir gün tatlı bir yorgunluk içinde daldığı bir uykuda şefkatle teslim almasını arzu ederdim.

Haberin Devamı



Hiç bir sınırla, dinle kavgaları yoktu

Biliyorum hayat böyle değil, ölüm de... Her gün dünyanın dört bir yanında binlerce masum çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek ölüyor. Çok çok acı... en acısı da bu insanların çoğunun ölümünün yine bir başka ‘insan’ denilen tarafından gerçekleştirilmesi. Sınır, su, gıda, maden, petrol, siyasi erk, din, sebep her ne ise, insan insanın azraili olmak için bahane arıyor.

Sevgili Georgia ve Jak’ın kimseyle, hiç bir sınırla, hiç bir erkle, hiç bir dinle kavgası yoktu. Kimseye ait olan bir şeyin peşinde değillerdi. Sadece kendilerine ait kalan hayatın sonbaharını el ele, gönül gönüle yaşamanın peşindeydiler.

“Kırdıklarımıza saydılar, iki aylık maaşımızı vermediler. Onun için öldürdük.” demiş katiller. İşkence edip, bağlamak, kasayı boşaltmak yetmemiş. Tornavidayla, bıçakla hunharca katliama girişmişler. Geceyi de iç rahatlığıyla zavallı Karakoların evinde, onların cesetleriyle geçirip, sabah yükleriyle beraber ayrılmışlar.

Seyrettikleri cinayet fimlerinden mi esinlendiler, bir akıl verenleri mi vardı, bilemiyorum, bir de gazı açmışlar ayrılmadan. Katil çiftin Kabataş sahilinde denize attıklarını söyledikleri cinayet âletleri için dalan dalgıçlar kırk tane bıçak bulmuşlar. Şimdi onların hangisi Georgia ve Jak’ın hayatına mâl oldu, anlaşılacak ve biri suçlu! bulunacak. Peki diğer otuz dokuz bıçak? Onlar tesadüfen mi düştüler acaba? Yoksa her biri, bilmediğimiz bir yerlerde, hiç tanımadığımız birilerinin hayatını sonlandırmış olan başka canilerin yol arkadaşıydı da, nice zaman sonra tesadüfen mi bulundular? İnsanoğlu bunca kötü ve sefil olabiliyorken, her şey akla geliyor ve içim ürperiyor. ‘

İnsan’ denilen yaratıkları insanlıktan nasıl uzaklaştırabiliriz diye düşünüyorum. İnsanlık için üzülüyorum. Bir de Karako’ların ölüm haberlerini yazan gazetelerde neden özellikle “Musevi” diye belirtilmesine üzüldüm. Farklı dualarla, farklı mezarlığa da gömülseler, sonunda aynı Yaradan’ın huzuruna gitmeyecek mi bu güzel insanlar? Vahşice öldürülmeleri kadar önemli mi hangi dine mensup oldukları? Müslüman olsalar daha mı fazla üzülecekti birileri ve şimdi Musevi oldukları için üzülmüyor mu acaba birileri?

Sevgili Georgia, sevgili Jak, hayatınızı büyük acılarla sonlandırdı caniler. Evet ölüm tek kesin bilinendi ama böylesi değil... Artık acısı, kaygısı olmayan bir dünyadasınız. Eminim orası da sizlerle daha renkli şimdi. Sizden evvel oraya varmış, her yaştan, her dinden, her ırktan nice masum kurbanla beraber bu dünyada bulamadığınız huzuru bulun, dilerim... Güle güle...

DİĞER YENİ YAZILAR