Berkin... “Bakkala ben gideyim anne. Senden hızlı koşabilirim” demişti o sabah... Ölüme koşacağını bilmeden. Hızlı koşması koruyamadı Berkin’i... Çocuk olması koruyamadı. Yaşamayı hak etmeyenlerin, can yiyenlerin, hak yiyenlerin neredeyse pamuklar içinde kollanıp üzerine titrendiği bir ülkede, henüz on dördünde, masum bir fidanı kestiler, ayırdılar toprağından, canından. Sonra da utanmadan fotomontajla yüzüne maske takıp, eline sapan verdiler ve ‘o bir terörist’ dediler. Berkin ilk fidanımız değildi bu kadar utanmadan, Allah’tan korkmadan ölüme gönderilen. Ama kimileri bir başsağlığı dileyemedi yüreği kanayan ailesine, bir dua gönderemedi yavrucağa. Kimileri “bizi de terörist ilân ederler” diye korktu bu acıyı paylaşmaktan.
Berkin hiçbir zaman, ekmek derdinde bir mahalle yolculuğunda neden ve nasıl bir düşmanlıkla katledildiğini bilemeyecek. Ölümünden sevinenleri, “ders olsun” diyenleri de cennetteki küçük bahçesinden duymadığını ve bunca yaşadığının üzerine ailesinin hâlâ kahredildiğini duymadığını umarım.
Cenevre Anlaşması’na göre; savaşlarda bile suçtur, bu yaşta çocukları öldürmek. Konu komşuya adalet dağıtmak telaşında görünen bu ülkede hani Berkin’e ve diğer fidanlara adalet? Yüce Yaradan’dan dileğim; Berkin’in bu dünyada bulamadığı huzuru ve adaleti, kendi huzurunda yaşatması. Kısacık ve zor yaşamını alıp buralardan giderken geride kalan sefil ve rezil düşmanlık sözlerini duymadığını umuyorum Berkin’in... ve yine duacıyım ki; Berkin fidan duymuş olsun milyonların, ismini sevgiyle, acıyla haykırışını, izlemiş olsun yüzbinlerin kendisini nasıl uğurladığını...
Sevgili Berkin, çok küçüktün... Hastahanede yaşam mücadelesini verdiğin zaman içinde daha da küçülmüştün ve minicik olup gitti bedenin. Ama senin bedenin küçüldükçe yüreğin büyüdü ve bu ülkenin yüreklerini birleştirdi. Kocaman bir yürek oldu senin ardından bu millet... “Prens Berkin” dediler sana... ...ve küçüğüm benim, tâcı olanlar bile ölünce tâcını bırakıp gider. Ama ölüm seni götürürken taçlandırdı. Kimbilir ne hayâllerin vardı, on dördünde seni yere serdiklerinde. Ama hiç prens olmayı hayâl etmiş miydin küçüğüm?
Mutluluğu çalıyor acılar
Şu günlerde; yıllarımın emeğini, sabrını, azmini ve durup dinlenmeden çalışma serüvenimin mutluluğunu çok yoğun yaşamam gereken bir dönemdeyim ve ben en küçük sebeple dahi denizler derinliğinde, gökyüzü enginliğinde mutluluk zenginliği yaratabilen biri olmama rağmen, yüreğim olmasını beklediğim gibi coşamıyor, ruhum kanatlanamıyor. Etrafımda bu kadar acı, bu kadar düşmanlık, bu kadar kötülük, haksızlık varken hak ettiğim duyguların bile tadını hakkıyla çıkaramıyorum.
Bir taraftan bu iç yarasının üretkenliğimi ve hayâl gücümü zedelememesi gerektiğinin bilincinde, kanatlarımı çırpmaya devam ediyorum ama beni ve yaratıcılığımı bulutlar üzerinde tutan düşlerime ve ruhsal yolculuklarıma çarpıyor çocukların, anne babaların acıları, yoklukları, yoksunlukları ve adalet arayanların çığlıkları...
Ey güzel Kırım!
‘Kurt Seyit & Şura’ dizisinin başladığı günlerde, Kırım kökenli ailemin yaşadıkları bu defa ekranda anlatılmaya başlanmışken, Kırım’ın yine Rus işgâli ile gündeme gelmesi bana, yıllardır hem dinlerken, hem sonra yazarken içimi acıtan bütün o duygu yoğunluğunu bir kez daha yaşatmaya başladı. 1992 Yılında, genlerimde kayıtlı bu acıları ve hasretleri tedavi etmek üzere ziyaret ettiğim Kırım’dan, hüzünlerime hüzün eklenerek geri dönmüştüm. Çünkü bana anlatılanların ötesinde büyük bir zulüm ve vahşeti öğrenmiştim. 18 Mayıs 1944’de Stalin’in emriyle bir gecede boşaltılan Kırım yarımadası’nın Türkleri, Kırım Tatarları Sibirya’ya sürülüp, yarısı yük katarlarında telef olduğunda ve sonra diğer yarısı Orta Asya’nın ücra köşelerine sürülüp vatan topraklarına diğer Ruslar yerleştirildiğinde, Türkiye bu acılardan bîhaber davranmıştı. Tarih kitaplarımızda bile okumadık bu yaşananları.
Şimdi, gözüm kulağım Kırım’da yaşananlarda ve bugünkü Türkiye’nin bu konuda nasıl bir tavır takınacağında... ve kalemim; o da bekliyor neler olacağını.
Kendini vuran sistem
Berkin’i toprağa verme sebebimiz olan anlayış, bu anlayışı ifşa etmekle görevli polisinin de canını aldı. Bu da bir ilk değildi. Polisimizin, “gaz sıkmaya, cop sallamaya, plâstik mermi kullanmaya hakkı” olduğunu savunmak yerine, polisimizin “özlük haklarının” ve insanca yaşayıp, görevini insanî şartlarda yapabilmesi haklarının sağlanması günü geldi, geçti... Çok kayıplar, çok yazıklar yaşanıyor... Bu millete yazık oluyor...
Ölümün taçlandırdığı çocuk: Fidan Berkin
Haberin Devamı

