Bir kez daha kadınlar günü yaklaşırken, muhtelif gruplara yapacağım konuşmalar, vereceğim röportajlar için başlıklar atmaya başladığımdan beri ailemin kadınlarını düşünüp durmaktayım. Öykülerini yakalayabildiğim kadarıyla, genlerime geçen kadınları, uzanabildiğim en uzak zamandan bu yana yan yana getirerek, kendi geldiğim yeri,
taşıdığım kimliği resmediyorum. Kendimde hepsinden bir şeyler taşıdığımı biliyorum. Hepsini görüyorum kendimde. Farklı zamanların, farklı kadınları hepsi. Ama ortak noktaları; hepsinin cesur, hepsinin, güçlü, hepsinin sevgi kadını olmaları. Silistre’de, Aluşta’da, Tsarskeyo Selo’daki evlerimizde piyano çalan da benim, Deliorman’dan, Şipka Geçidi’nden kaçıp gelen de. Asırlık konaklarda etekleri hışırdayarak dolaşan da benim, yüzünü kömürle boyayıp at sırtında Çanakkale Cephesi’nde erzak taşıyan da...
Bir ailenin farklı nesillerini, kendi cinsiyet grupları içinde gözlemlemek her zaman ilgimi çekmiştir. Nineden kız torununa, dededen erkek torununa uzanan yolda nesillerin karşılaştırması çok renkli görüntüler verir.
Hayatımda öğretileri, örnekleri ve bana ders olan uyarıları ile beslendiğim en önemli iki kadından biri, hiç şüphesiz öncelikli ve çok büyük bir ağırlıkla annem ve ardından anneannemdir.
Peçeli günlerden basket potasına!
1924 doğumlu annem, tam bir Cumhuriyet çocuğu olup Cumhuriyet kadını olarak büyümenin şansını bilen bir nesil ve anlayıştan geliyor. Hür, bağımsız, lâik bir Cumhuriyete doğmuş, onun güzel öğretileriyle yetişmiş ve başka türlüsünü hiç düşünmemiş. Anneannem ise; Cumhuriyet kadını kimliğini çarşaflı, peçeli, yeldirmeli, yaşmaklı, fesli, serpuşlu zamanlardan geçtikten sonra kazanmıştı.
Annem, ben büyürken, içinde olduğum zamanın ve değerlerin bir kadın olarak en güzel ve en mükemmel örneklerindendi. Biyolojik annesi Murka ise, manevi annesi de Cumhuriyet’di. Kurt Seyit’in kızı olduğu kadar, Atatürk’ün de manevi kızıydı. İnandığı şeyler net, açık, kesindi. Hurafelerle, bâtılla işi olmazdı. Cumhuriyetin idealist öğretmenleriye okumuş, yüzmüş, kürek çekmiş, voleybol, basketbol oynamış, sırıkla atlamış, at binmiş, resim yapmış ama annesinin el marifetlerini de öğrenmişti.
Anneannem ise, 1910 yılının İstanbul’unda, ilâhilerle başladığı mahalle mektebinde, eli kızılcık sopalı, sarıklı hocanın tedrisatında eğitime başlamıştı. Çok küçükken girdiği buluğ çağıyla birlikte sokakta, bahçede oynadığı çocuk oyunları yasaklandığında henüz sadece on bir yaşındaymış. Hayâli; öğretmen olmakmış. Ancak savaşla birlikte hocalar cepheye çağrılınca, mahalle okulları kapatılmış. Aksayan eğitiminin zamanını Çanakkale cephesiyle İstanbul arasında helâk olan annesine yardımcı olmaya ayırmış. On üç yaşında tahsiline devam etmek istediğinde, Çapa’daki Öğretmen Okulu’nda müdürden aldıkları cevap yıkım olmuş. “Geç kalmışsınız hanım, çok geç” demiş müdür. Okumak masraflı iş... “İyisi mi sen onu evlendir. Evini, barkını bilsin. Bu yoklukta kız mı okutacaksın?” deyince, ciciannem çekmiş anneannemi kolundan, odadan çıkmışlar. Anneannem ağlıyormuş. Annesi ona sarılıp, “Terbiyesiz, utanmaz adam! Bu okulun müdürü buysa burada okumamanda zaten fayda var kızım” diyerek teselli etmeye çalışmış... ve daha o sabah öğretmen olma hayâliyle uyanan anneanneciğim, yine dikiş, nakış, ev işlerine geri dönmüş.
Aradığı peri masalı ona dokundu
Yıllar sonra harf devrimi yapıldığında yeni alfabeyi ilk öğrenenlerden olmuş ve lâtin alfabesiyle kitap okumaya hiç doyamamış. Ben anneannemi tanıdığımda evinin bir köşesinde romanları yığılıydı ve hayatı boyunca da okudu...
Annem, hem yetiştiği devir, hem de özellikle babasının etkisi ile kız ve erkek çocukların eşit olduğu bilinciyle büyümesiyle de, çocukluğu, genç kızlığı anlamsız, sebepsiz ‘ayıp’ ve ‘günah’ kavramlarının baskısında geçmiş olan annesinden ayrılıyordu. Babası Kurt Seyit’in göz bebeği olarak daha ziyade onun öğretileri ve yönlendirmesi ile yetişmişti. Dedem, yaşam felsefesini geleneksel detaylarla birlikte açık fikirli, bağnazlıktan uzak, dünya insanı görüşleri bütünlüğünde kurmuş bir erkekti. Sonra aynı düşün şekliyle koca ve baba olmuştu. Dolayısıyla ilk göz ağrısı ve favori çocuğu annemi, Lemanuçka’sını, erkek çocuğu olsaydı neler plânlayacaksa aynı şeyleri düşleyerek yetiştirmişti.
Dedemin, annemi bu kadar sahiplenmesinin sebebi, belki de, yeni ülkesinde yine kendi gençliğine benzeyen, kendi içinde yetiştiği aydın, geleneksel, aristokrat ve batı kültürlerini çok güzel mecz etmiş, aynı kültürle yetişen bir evlât yetiştirmekti. Anneannemin annesince yetiştirilip daha tutucu, annemin baba kanatları altında daha liberal yetişmesi de ayrı bir tezattır. İşin enteresanı, çok arzu etmesine rağmen öğretmen okulunda yolu kapanınca o kadar üzülen ve içinde kalan anneannem, üniversite okumak isteyen annemi sırf bir komşu delikanlıdan aşk mektubu geldi diye evlenmeye itelemiş. O mektubun komşularca duyulması, bilinmesi düşüncesi bile ayıp konusu olmuş anneannem için. Belli ki, bir genç kız olarak o yıllarda yaşadığı hayâl kırıklığı, kızının yolunu açık tutmasına yardımcı olmaya yetmemiş, gördüğü o küçük ve baskıcı çevre kültürünü göz ardı edememiş.
Annem 2’inci Dünya Harbinde, Türkiye bîtaraf kalmasına rağmen yaşanan yokluklar, sıkıntılar, karartma ve karne günlerinden nasibini almış, o şartlarda bir bebek doğurup çok kahırlı geçen bir evlilik sürecinde yetiştirmeye çalışmış. Babasının verdiği öğretilerle şartlandığı, ayakları üzerinde dik duran bir genç kadın olma çabasını, kimliğini ezmeye çalışan bir evlilik ona çok ağır gelmiş. Gerçek mutluluğu bulması uzun seneler almış, ama o arada biricik oğlundan ayrı kalması yaşamına ayrı hüzünler eklemiş. Ama hiç bir zaman iç bir yaşadığından masal
yaratmamış, hep çok net ve keskin çizgilerle kalmıştır. Anneannem ise minicikliğinden itibaren ardı kesilmeyen harplerin, yoklukların, kayıpların, yangınların, salgın hastalıkların şahidi olmuştu. Belki kısıtlanmış
çocukluğunun, çok küçük yaşta olgunlaşmanın ve sorumluluklar almanın getirdiği bir ihtiyaçla, belki de yaşamış olduğu onca zor zamanı hafifletecek bir peri dokunuşu aradığından; masalcıydı. Uzaklardan gelen yakışıklı yabancı Kurt Seyit’le evlenmesi de o çok sevdiği masal dünyasını gerçeğe çeviren sihirli bir dokunuştu onun için.
Kısacası, karakterlerinin yansımalarını edebiyat diliyle adlandıracak olursam, anneannem ‘masal’, annem ‘hikâye’dir... Ben ise... Sanırım ‘roman’ olacağım...
Ailemin kadınları
Haberin Devamı

