Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Makedonya kıyılarında huzur

Haberin Devamı

Van Gölü, Çatak Nehri’nden sonra şimdi sevdiceğimle birlikte Makedonya kıyılarındayız. İstanbul’un toprağı yiyip gökyüzünü yutan, bulutlara geçit vermeyen siteleri, rezidansları, AVM’leri arasından görmezden gelerek yol aldık. Her defasında tekrarladığım “Nasıl bir cinayet bu? Nasıl insanlar bunlar? Nasıl hainlik bu?” sorularımı sormadım bu defa. Ağzımı açmadım bir türlü alışamadığım çevre katliamıyla ilgili. Yolculuğumuzun tadını kaçırmak istemedim daha en başından.

Silivri’den çıkana kadar sağıma, soluma bakmamaya çalıştım. Sadece yolun ilerisini gözledim, çok özlediğim ayçiçeği tarlalarının görüntüsünü bekleyerek. Ama çok yerde yine içim sızladı. Nice ürüne gebe kalmaya aç verimli topraklar sanayi birimleri, alışveriş alanları ve büro binalarının altında gömülmüş, nicesi “Bu tarla satılıktır” tabelasıyla ölüme terk edilmiş. Halbûki dağlar, tepeler boş duruyor.

Batı’ya yolculuk

Ne zaman ki Edirne’den Pehlivanköy yoluna daldık, o zaman buluşmayı beklediğim topraklar bizi karşıladı. İki yanımızda uçsuz bucaksız uzanan ayçiçeği tarlalarının arasından güneşle beraber Batı’ya doğru ilerlerken, İstanbul’dan bu yana tatile çıkmış olduğumuz hissini ancak hissedebildim. Toprağına dost, onun bereketine razı insanların hâlâ daha varlığı içimi rahatlattı. Tabiat; renkleri, kokusu ve vahşi insan elinden uzak kalmışlığının verdiği huzur ile sardı bizi. Sınırdan geçmeden önce ülkemizle ilgili hafızamda bu görüntülerin ve duygunun kalacak olması hoşuma gitti.

Şimdi, Kalamitsa Koyu’na bakan otel odamızın balkonundan kumsalı, denizi, tepeleri, dağları temaşa ederken sınırın ardında bıraktığımızın günebakan tarlalarının huzuru olması daha da önem kazanıyor. Çünkü burada tabiatın kucağına sevgiyle, saygıyla yerleşmiş insanlar. Kıyı talan edilmemiş. Herkes kuma, denize ulaşabiliyor. Evler tepelerin koynunda kalmış, üzerine çıkmamışlar. Evlerden, havlusu omuzunda çıkıp plâja inenler bana gençliğimin Ataköy’ünü hatırlattı. Herkes saygılı, herkes huzurlu. yaşlılar var, gençler, çocuklar da var. Ama denizde deve güreşi yapan, ağzına su alıp kusar gibi ses çıkaran gençler yok. Çığlık, kıyamet bağıran çocuklar da. Lâf atan, poz atan, zorla bir şey satmaya çalışanlar burada oturmuyor belli ki. Minikler, kendileri gibi minicik optimistlerle denizciliği öğreniyorlar.

Ne bir jet ski, ne bir sürat motoru görünüyor. Limandan çıkan balıkçı tekneleri küçük, en sadesinden teçhiz edilmiş.

Karada olmadığı gibi denizde de katliam yok. Yabancısınız diye kazıklanmanız, hele hele Türkiye’de daha çok yeni başımıza geldiği gibi; ikinci defa gittiğinizde aynı şeyleri yiyip içip daha fazla fatura gelmesi söz konusu değil. Sahil boyu abartısız, sade lokantaların müziği ancak orada oturuyorsanız duyabileceğiniz desibelde çalıyor. Bizim favorimiz Osteria...

Kumsalın üzerinde hem güneşlenip, hem denize girip, Astor Piazzola dinleyerek, kendisine nazik davranıldığı için hâlâ tablo gibi kalan tabiatı izliyor, kendisine duyarlı ağ sallandığı için hâlâ bereketli ve bize şaka gibi gelecek ucuzlukta deniz mahsullerinin tadına varıyorsunuz... ve yine “Neden? Neden üç tarafı deniz ülkemizde kıyı boyu denize giremiyoruz? Neden balıklarımız tükendi? Toprak mı kalmadı, neden sahiller dolduruluyor? Neden o kadar çok AVM? Nasıl bir cinayet? Nasıl bir katliam?” diye sormaya başlıyorsunuz.

Yok, yok... Bu böyle gitmez. Ülkemi yine hatırlamak istediğim en güzelleriyle hatırlayarak, bu tatilin tadını çıkarmaya yeminliyim. Şimdi sorgulamaları bırakıyorum. Sevdiceğimin elini tutup Osteria’ya doğru yollanıyorum. Kumsal, deniz, Astor Piazzola bizi bekler... Kalamitsa Koyu aşk kokuyor...

DİĞER YENİ YAZILAR