Gazze’den çocuk fotoğraflarına bakarken gözlerim yaşlanıyor. Ama sadece bu fotoğraflar kadar değil yüreğimin acısı. Miniklerin dehşetle, korkuyla, endişeyle bakan gözlerinin derinliğinde uzun bir tarihin acısı yansıyor. Kavgası, kanı, gözyaşı bitmeyen, bitemeyen bir tarihin... Çocukluğunu yaşayamadan yetişkinlerin olgunluğuna erişen, gençliğini tadamadan ölümle tanışan nesillerin hayat hikâyeleri dilleniyor.
İnsanın insana zulmü bitmiyor. Ama en korkuncu; büyüklerin kavgasında çocukların heba edilmesi. Savaş acımasız, savaş hain, savaş etobur... Savaş; ruhları, bedenleri, umutları, hayâlleri, yok ediyor, ama doymuyor ve arsızlık içinde yeni nesilleri, tohumları da eritiyor. O nesiller ki; büyükbabalarının, dedelerinin, babalarının bitmeyen, bitiremedikleri kin ve nefret çatışmasında kalkan oluyorlar, kurban ediliyorlar.
Bugün Gazze’nin durmayan gözyaşının arkasında da nicedir biriken kan ve can hesaplaşması var. Yaşananlar, bu hesaplaşmanın hiçbir zaman “ödeşilmiş” olamayacağını gösteriyor. Filistin’in ‘Canaanite’ler ile başlayan 5 bin yıllık tarihinde ‘Jebusite’lerin ardından M.Ö. 1000’de David’in işgâli ile Museviler’e geçen hikâyesi, Solomon’la ilk tapınağına kavuşurken Babilli Nebuchadnezzar’ın Jerusalem’i yerle bir etmesinden sonra Persler, Büyük İskender’le Makedon, I. Ptolemy ile Mısır, Hasmonean, Roma hükümranlığını yaşamış, 4’ncü asırda Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nca serbest bırakılması ile Hristiyanların hac mekânı olmuş ardından yine Pers ve Roma işgâli derken ancak 638 de Müslüman Arapların eline geçmiş. 1071’de Selçuklular’ın, 1099’da Haçlılar’ın kontrolüne girip, 1187’de Selahaddin Eyyubi’nin işgâlinden sonra 1915’de Osmanlı topraklarına katılmış. Tarihinin en sulh içindeki dönemi Osmanlı idaresinde olduğu zaman Filistin’in.
Ne var ki; üç semavî dinin bir arada, kavgasız, gürültüsüz yaşadığı dönemin huzuru fazla gelmiş olmalı ki; bu toprakları bölmek arzusuyla plân yapan İngiltere İmparatorluğu’nun en büyük destekçisi toprakların öz insanları, Araplar olmuş. 1’nci Dünya Savaşı’nda Yemen’de, Hicaz’da, Kanal harekâtında, Filistin ve Suriye’de Türk ordusu Araplarca arkadan vurulmuş.
Hiçbir şey bugün Filistin’de yaşanan vahşetin özrü olamaz ve affedilemez. İnsanın insanı yok etmeye hakkı olmadığı gibi, hiçbir dinin diğer dine, yaşama hakkı anlamında üstünlüğü olduğunu kabûl etmiyorum ve bu inançta olanlara isyan ediyorum. Ama tarihi silsile içinde bütün bunların esas sorumlusunu arıyorsak, kendisine huzur ve istikrar getiren ‘dindaş’ı Türk askerini İngilizle işbirliği yaparak katleden ‘Müslüman’ Arap karakterinin seçiminde şöyle bir durup düşünmek çok yanlış olmaz diyorum.
1871’de Yemen İsyanı’yla başlayan ve İngilizler’e servis etmek için 1919’a kadar büyük bir azimle Türkler’e karşı kılıç kullanan bu ‘kutsal’ topraklara tarihi bilgilere göre 1.5 milyon asker göndermişiz. Benim büyük büyükbabam da o çöllerde yedi sene kalmış bir Osmanlı subayı. Osmanlı arşivine göre; bizi sırtımızdan hançerleyen din kardeşlerimizin topraklarında 400 bin askerimiz can vermiş. Kayıtlara bakılırsa; sadece Gazze-Birşiba-Kudüs üçgeninde yüzlerce toplu mezarlıkta 50 bin Türk askeri yatmakta. İngiliz istihbaratının çektiği ve CIA tarafından satın alınan fotoğraflar, dedelerimizin Arap topraklarını Araplar’a rağmen İngilizler’den korumak için verdiği savaşı ve dedelerimizin kardeş Müslümanlarca uğradığı ihaneti anlatmıyor sadece. O toprakların bugüne dair atılmış acı tohumlarını ve bugünkü Filistin gerçeğinin geleceğini de gösteriyor. 1917-1918’de Filistin’de İngilizler karşısında Osmanlı’nın aldığı ağır darbenin ardındaki dindaşımız Şerif Hüseyin’in çabaları, Sir Lawrence of Arabia’nın çölde çadırdan çadıra meşhur ‘ziyaret’leriyle sunduğu dünyevi ikramlarına tav olan Arap düşünce yapısının bir başka cephesi. Kendisini tepsi içinde İngiliz’e sunmak isteyen Arap kültürünün yaraladığı Türk ordusu yenik düşüp, nice delikanlısını o topraklarda bırakıp geri çekildiğinde, İngiliz Kraliyet Generali Edmund Allenby Kudüs’e, şehrin kusallığına duyduğu saygıdan (!) at üzerinde değil, yürüyerek girmiş. İngiltere’nin Başbakanı David Lloyd George, Kudüs’ün ele geçişini “İngilizlere Noel hediyesi” olarak duyurmuş. 11 Aralık 1917 asırlar sonra ilk defa bu topraklarda Hristiyan yönetiminin el koyduğu gün. Arap, Türk’ten kurtulmuştur.
Şimdi Gazzeli çocukların fotoğraflarına bakarken gözlerim yaşlanıyor. Ama onların gözlerindeki endişe, korku, dehşeti acıyla izlerken başka şeyler de görüyorum: Hamas’ın bombayla parçaladığı Musevi bebelerini de görüyorum... Filistinli çocukların gözyaşlarında onların dedelerinin İngiliz’le birleşip sırtından vurduğu gencecik Anadolu delikanlılarını ve onların geride bıraktığı yavuklularını, bebelerini de görüyorum... Düşmana hediye gibi teslim edilen topraklarda da düşmanlığın hiçbir zaman bitemeyeceğini tarihteki örnekleriyle biliyorum... Bu, anlık bir acıdan daha büyük... geçmişi olduğu gibi geleceği de içine alıyor...

