Fotoğraf: BARIŞ ACARLI
Dmitri Aleksandroviç Hvorostovsky... “Sizin keyfiniz için şarkı söylemiyorum. Benimle beraber acı çekmeniz ve gözyaşı dökmeniz için söylüyorum” diyor, Çırağan Sarayı’ndaki sohbetimizde bana bunları söylerken, az önce el sıkıştığımızda yaydığı mutlu, ışıltılı, huzurlu bakışların yerini yüreği ve ruhu acıyan bir insanın ifadesi alıyor.
İSTANBUL Opera Festivâli’nin kapanış gala konseri için buradaydı Hvorostovsky. Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, soprano Ana Maria Martinez ve şef Constantine Orbelian eşliğinde muhteşem bir konser verdi. Opera kritiği Alan Blythe’ın, “Sahnede genç Rudolp Nureyev gibi duruyor ve Paul Lisician gibi şarkı söylüyor” dediğinde Hvorostovsky henüz yirmi yedi yaşındaydı ve Cardiff’de ‘Dünyanın Şarkıcısı’ ödülünü kazanmıştı... “O iltifatı aldığımda henüz Nureyev kim bilmiyordum” diye gülerek itiraf ediyor, “Öğrendiğimde Sovyetler zamanı söyleyemediğimiz şey; Tatarlığımın Nureyev’in genlerinde de olmasından çok gururlandım.” Bunun üzerine ona ‘Kurt Seyt ve Shura’ romanımı uzatıyorum ve Tatar genlerimiz selamlaşıyor.
Savaş acısından hüzünlü bir şölene dönüşüm
Hvorostovsky’nin mükemmel bariton sesi, sahnede abartılmamış dramatik beden dili, duyguları şahında hissederek seyirciye geçirme yeteneği, tekniği ve özgüvenli karizması, kadın, erkek, konser izleyicisinin bir bakıma kendi iç dünyasını da keşfettiği ve gözyaşı dökmekte bir mahsur görmediği ‘acılı’ bir şölene dönüşüyor. Kendisinin acıyı en yoğun hissettiği deneyimini anlatıyor: “Constantine Orbelian’dan 2’nci Dünya Savaşı şarkılarından oluşan bir plâk teklifi geldiği zaman önce “Ben opera sanatçısıyım, bunları söylemem olmaz, dedim. Ama ertesi sabah, çocukluğumdan beri anneannemden dinlediğim yirmi beş tane savaş şarkısı yazmıştım. Anneannem dedemi harpte kaybetmişti. Yıllarca ondan savaşta neler yaşandığını, nasıl öldüklerini, nasıl kurtulduklarını dinleyip durmuştum... Şarkılarıyla beraber... Birdenbire bu proje benim için ruhani, mistik bir yön kazandı. Anneanneme, dedeme ve savaşı yaşamış diğerlerine karşı bir saygı duruşu olacaktı. Projenin yaşama geçirilmesi öylesine yoğun bir duygusallıktaydı ki; kayıt sırasında gözyaşlarımı zor tuttuğum ve sesimin çıkamadığı zamanlar oldu. Hâlâ, ne zaman sahnede o şarkıları seslendirsem kendimi toparlamak için kavga veriyorum.” Peki, kritikler “Altın bariton”, “Operanın Elvis’i”, “Sonik güç”, “Fiziksel çekim” gibi tanımlamalarla anlatırken, kendisini nasıl tarif ediyor Hvorostovsky. Alçakgönüllü bir gülüşle “Bir Rus sanatçısı” diyor.
Yoksulluktan müzikle kurtuluş
“Altın bariton” soğuk Sibirya’nın Krasnoyarsk’ında tahsilli, saygın meslekli ama fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. “Sovyet rejiminde en alt gelir düzeyindeki insanlardandı ailem” diye anlatıyor, “Kalacak yerleri bile yoktu. O sebepten on yaşına kadar anneannemle kaldım. Berbat, askeri disiplinli bir mahalli okula gidiyordum. Ama amatör bir müzisyen ve piyanist olan babamın beni yönlendirişiyle konservatuara da devam ettim. Okuldaki en fakir talebelerden biriydim. Gelecekle ilgili hiçbir ümidim yoktu... müzik çalışmaya devam etmenin dışında ki; aslında onu da yapmak istemiyordum. Tek derdim; ebeveynlerimden kopmak ve isyan bayrağımı açmaktı. Bu arada pop müzikle uğraşıyordum. Rock müzik ise, kulak dolgunluğu ile meşgul olduğum daldı ve gerçeklerimden kaçıştı. Ama, sesimin kıymetini bilmem gerektiğini fark etmiştim. Kurtuluş için tek şansım müzikti. Müzik olmasaydı, serkeş bir bağımlı olabilirdim fakat konservatuardaki başarımın etkisiyle bir gün harika bir opera sanatçısı olacağımdan emindim.” Kahkahayla “Neydi beni o kadar emin yapan bilmiyorum ama” diye ekliyor, “Sadece yetenekli olduğumu biliyordum.”
Gerçek sanat; Acıyı tattırandır
Ama anne ve babasından hiç bir başarısı için tebrik ve taltif almamış, ta ki 1987’de, Rus Ginka yarışmasında kazandığı ilk milli birincilik ödülüne kadar ve o zaman emin olmuş ki; önemli bir opera sanatçısı olacak. Bu ödülü ertesi sene Toulouse ve ondan bir sene sonra da Cardiff’de aldığı uluslararası yarışma birincilikleri taçlandırınca, dünya çapındaki resitallerin yolu açılmış. Ona Pitagor’un; “İyi müzik, cennetteki seslerin yeryüzüne yansımasıdır” sözünü sorunca “Aslında ben öyle ‘Cennet’lere falan inanmam” diyor, “Ama, kesin olan bir şey var ki; o da uzayla bir bağlantı olması. Orada her ne var ise, sanatçı onunla direkt ilişkide ve o ilişkiden doğan sanat, gerçek sanat, insanları daha iyi yapıyor... Sanatı ve sanat olmayanı böyle ayırırsınız. Bana göre sanatçı kesinlikle ‘entertainer’ (eğlendirici) değildir. Gerçek sanat sizi yolculuğa çıkaran, kanatlandıran ve acıyı tattırandır.”
Müziğin ve hayatın şifresini çözmek
Acaba bir opera sanatçısını, yeteneği ve çok çalışmasının dışında sahnede hep ‘güçlü’ tutan sır nedir? “Her şey müziğin içinde şifrelidir” diyor, “Tek yapman gereken baştan sona o mesajı okumaktır. Bunu yapmak için de mücadele vermeden sadece müziğin o muhteşem kudretine kapılırsın. Sahnedeysen gerçeklerinden sıyrılıp havalanmalı ve yükseklerde dalgalanmaya bırakmalısın kendini.”
Dmitri’nin en sevdiği sahne; MET (Metropolitan Opera, New York). “O sahne, başardığımı başarmama sebep” diye izah ediyor.
Her aktör şeytani karakteri seçer
Mutluluğun en yüksek tarifinde kendisi de bir opera sanatçısı olan karısı Florance ve çocukları var. “Onlar hayatımın en büyük armağanı” diyor, “Onların karşısında yüreğim, ruhum eriyor, mest oluyor... Ama mutluluk için de, aynen opera gibi; çok çalışmam gerektiğini biliyorum.”
“Altın bariton”a, sahnede en çok hangi opera rolünü oynamayı sevdiğini de soruyorum. “Yago” diyor, “Şeytan... Elbette. Her aktör şeytani karakteri oynamayı sever. Al Pacino’ya bak, Robert de Niro, Malkovich... Şeytanı oynamak her zaman sade bir kahramanı oynamaktan daha eğlencelidir” oluyor.
Sibirya'nın soğuğunda doğan sıcak ses
Haberin Devamı

