Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Kraliçelerin hayatı özenilecek gibi mi?

Haberin Devamı

Sarayların prensesleri

Masallar! Ah masallar! Nasıl da anlatırlar prenses olmayı, nasıl anlatırlar beyaz atlı prensleri? Kaç küçük kızın hayâllerini, kaç genç kızın rüyalarını süsler, bir gün gerçekten bir prenses olabilmek, şansı neredeyse yok gibi olsa da. Hele son yarım asırda, Avrupa hanedanlarına gelin giden asil olmayan halk kızları kim bilir daha nicesini ümitlendirmiştir. Büyüleyici masalların ardından Hollywood filmleri, pembe romanlar, kraliyet ailesine gelin olmayı yaşam piramidinin tepesindeki o muhteşem sanal dünyayla taçlandırır hep. Ama aslında böyle midir? Prenslerle, krallarla evlenen kızların hepsi, hep sunulduğu gibi, yakışıklı, sıhhatli, sportmen, cesur, romantik, âdil ve eşine âşık bir adamın eşi mi olmuştur? Bir kez prenses veya kraliçe olduktan sonra her istediğini yaptırmış, midir bu kadınlar? Hükümran bir erkeğin eşi olduğu için hep saygı görmüşler midir? Tebâları tarafından sevilmişler midir? Muhteşem tuvaletler, pahalı, eşsiz mücevherlerle süslenip, balolarda arzı endam ettikleri rüya gibi bir hayat yaşamışlar mıdır gerçekten?

Kraliçelerin hayatı özenilecek gibi mi

Joséphine de Beauharnais

Napoleon Bonaparte’nin eşiydi. Martinik adasında fakir bir Fransız çiftçinin kızıydı.

Şayet biraz derinliğine Avrupa saraylarında bu titrleri kazanmış kadınların hayatlarına bakarsak, bu ve bu gibi sorulara vereceğimiz cevap “Evet” den ziyade “Hayır.”oluyor. Evet, genellikle çoğu dünyaya baştan bir kral ve kraliçenin çocuğu olarak ayrıcalıklarla geliyor. Ama bu ayrıcalık aynı zamanda, henüz üç, beş yaşlarındayken bir başka ülkenin kralı veya prensine sözlenmeleri ayrıcalığını! da getiriyor. Hâtta çoğu zaman o yaşlarda o komşu ülkenin topraklarına gönderiliyor ve nikahları kıyıldıktan sonra, evleneceği erkeğin veya onun kral babasının bir nevî rehinesi olarak kendisine yabancı topraklarda, tanımadığı bir kültürün ve yaşamın içinde, tanımadığı insanlarla büyüyor. Böylece prensesin ileride baba ülkesinden ziyade kocasının ülkesine bağlılığı kontrol altına alınıyor. Anne ve babasının bir daha prenses üzerinde hiç bir sahipliği ve koruması da kalmıyor.

Hürrem Haseki Sultan

Kraliçelerin hayatı özenilecek gibi mi

Lehistan Krallığı’nın sınırları içindeki Rutenya (Ukrayna)‘da 1504 yılında doğdu. Kanuni Sultan Süleyman’ın nikahlı eşi.


Prenses reşit kabûl edilip kocası prensin veya kralın yatağını paylaştığı gün ise gerçekten yakışıklı ve romantik bir erkekle buluşmuş olması çok nadiren rastlanan bir gerçek. Burada kralın karısını sevip sevmediğinden bahsetmiyoruz bile. Tamamen politik ve stratejik sebeplerle yapılan bu evliliklerde aşk, şefkât, ilgi, sevgi en son aranacak nitelikler. Genç aristokrat gelin için bu duyguları gerekli görmüyor kimse. Onun şimdiki görevi sadece kocasına bağlı, itaatkâr bir kraliçe ve tahta ardı ardına varis doğuracak bir üretim aracı olmasıdır. Erkek çocuklar doğuracaktır arka arkaya ki; birilerinin ölümü durumunda muhakkak geride halen daha tahta sahip çıkacak aynı kandan bir prens olsun. Kızlar da doğurması makbuldür. Zira her kız çocuğu da aynen kendisi gibi; üç, beş yaşındayken, bir başka komşunun hükümdarı veya varisi ile nişanlanacak ve kral babasının damada hediyesi olan topraklarla iki ülkenin sulhunu sağlayacaktır.

Genç prensesle, prensin nişanlılık döneminde birbirlerini beğenmiş, bir diğerine ilgi duymuş olması bile onların evliliğini, masallarda okuduğumuz, filmlerde gördüğümüz ateşli romantizmle bezeyemiyor. Çünkü evlenip hamile kaldığı andan itibaren kraliçe artık annelikle kutsandığından, kralın ‘seks objesi’ olmaktan çıkıyor ve o tarihten itibaren sadece sadece bir sonraki çocuğa hamile bırakılmak üzere kral kendisini ziyaret ediyor.

Kraliçelerin hayatı özenilecek gibi mi

Haseki Mâh-Peyker
Kösem Valide Sultan


Osmanlı devlet yönetiminde etkin bir rol oynamış Haseki Sultan ve Valide Sultan.


Kadının seçen, yöneten ve erkeğiyle yaşamı paylaşan kimliğinden sıyrıldığı çağlardan itibaren, seks erkeğe her zaman, kadına ise ‘tanrısal görevinden dolayı’ sadece kocasından çocuk doğuracağı zaman mübah görülüyor. Bu anlayışla ve bu şartlarda kraliçe olan prenseslerin çoğu da, tarihte görüldüğü üzere,; bazen ilgisiz, duyarsız, bazen kaba, zekâ özürlü, bazen cinsel açıdan yetersiz veya eşcinsel, kimi zaman sadist, sapık krallarla hayatlarını birleştiriyorlar. Gerçek anlamda bir birleşme denemeyen bu taç ortaklığı aslında taht ortaklığını da kapsamıyor çoğu kez. Prensesler, kraliçe dahi olsa, babalarından getirdikleri varlık kocalarının kontrolunda. Şayet bir gün kendisini aldatan, aşağılayan kralından başka bir erkekte, açlığını çektiği romansı yaşamaya kalkarsa veya dikbaşlılık yaparsa, cezası ya ölüm, en iyi ihtimâlle bir manastıra veya ücrada bir zavallı hayatın çilesine gönderilmek oluyor. Kraliçenin nedimelerinin, en yakın arkadaşlarının kralın seçtiği ve yönlendirdiği casuslar olması çok büyük bir ihtimâl.

Bu yalnızlık, aşağılanmışlık duyguları ve hayatından endişe ile geçirdiği yaşamda kraliçenin en büyük tesellisi çocukları oluyor. Ama onları da birer birer, küçücük yaşlarda elinden alıp uzaklara yolluyorlar.

Küçücük yaşlarda vatanlarından kaçırılıp veya ailelerince satılıp Osmanlı Sarayı’na girmiş, sonra cariyelikten yükselip padişahın kâlbinin yanısıra yönetimde hakimiyet kurmuş Osmanlı Sultanlarının, edindikleri onca güce rağmen, nasıl olup da, o çok özlemiş olduklarını, hasretiyle yanıp tutuştukları ana vatanlarına ziyarete gitmek istemediklerini merak ederdim.

Bizim tarihimiz saray kadınlarımızın hikâyelerini pek anlatmaz bize. Onların gizli, özel hayatlarını bilmeyiz. Ama, şimdi, Nakşıdil, Kösem, Hürrem gibi o güçlü kadınların neden memleketlerine gidemediklerini dinliyor gibiyim…

Hâlâ prenses olmak isteyen var mı? Hele Ortaçağ Avrupa’sının gerisinde bir anlayışla ‘kadın’a bakan bir coğrafyada?



Caroline Mathilde

18’inci yüzyıl İngilteresi Britanya Krallığı’nın prensesi Caroline Mathilde, saray doktoruna aşık olmuştu.


Gönülden bir dilek; belki tutar...

T.C. olarak, “uzlaşma”, “açılım”, “insanlık” adı altındaki politikalarla besleyip semirmesine yardımcı olduğumuz farklı mihrakların birbiriyle düşmanlığının yine bizim üzerimizde, askerimizi, polisimizi kıyarak yaşadığı husumetin bizi nereye götüreceğinin meçhul ve çok vehim olduğu günlerden bir gün… bir pazar günü… ve bir sonraki pazarın bundan daha iyi olup olamayacağını bilememek çok endişe verici... Umarım ve yürekten diliyorum ki; bir gün keyif yazmak, mutluluk anlatmak ve coşku sunmak istisnasız her yazarın en tabii ve ölümden, vahşetten, yoksulluktan ayıklanmış bir dünyadaki tek seçimi olsun… Dilek bu ya, belki de tutar…

DİĞER YENİ YAZILAR