‘BEKLEYİŞ’İ, beklemeyi, özlemeyi en iyi kim anlatabilir? Tabii ki, hayatında özleyerek beklemeler olan biri... Hele o biri yüreğiyle ruhunu tiyatroyla yoğurmuş bir oyuncu ise, o sahnede ‘bekleyiş’i yaşarken siz de seyrederken beklemelere, özlemelere dalarsınız. İşte öyle bir ‘bekleyiş’ gecesiydi 4 Kasım; sevgili dostum, arkadaşım, kardeşim Filiz Kutlar’ın ‘Bekleyiş’ini izlediğimiz gece. Zeynep Avcı’nın, Marguarite Duras’dan esinlenerek yazdığı tek kişilik oyun Maya sahnesini Filiz Kutlar’ın oyun gücüyle doldururken, insanoğlunun savaş sebebiyle bitmeyen hasret ve acılarını derinden hissedebildim, iliklerime kadar ürperdim. Filiz’in oyunu beni sahnede anlattıklarının ötesine taşıdı. Kelimeler, duygular yaşayan tablolara dönüştüler gözümün önünde. Kadınların kocalarını, sevdiklerini hasretle, umutla beklemeleri yeni bir olgu değil. Hâlâ daha kadınlar sevdiceklerini geçiriyorlar uzaklara bir yerlere, dönüp dönmeyeceği belli olmayan uzaklara... Onun için ‘Bekleyiş’ sahneden aldı, daha çok uzaklara,
bütün uzaklardaki acılara götürdü beni.
BİR KADIN VE SAVAŞA UĞURLADIĞI AŞKI
Böylesine beklemelerde, gidenin geri gelip gelmeyeceği belirsizliğinin dışında bir bilinmez daha vâr oluyor ki; o da uzaklarda, savaşında olan erkeğin onca yaşadığından veya yaşayamadıklarından sonra nasıl bir insana dönüşeceği. Ölmek, cephede olanın zamanda belki de en kestirme, en kolay yolculuğu. Yaşanan ölüm korkusu, parçalanan bedenler, kan, esaret, işkence ise kurtulma şansı olanların ruhlarını yoran, hâtta öldüren, geçmişleriyle gelecekleri arasındaki köprüyü kaybettiren savaş halleri. İşte, ‘Bekleyiş’ bu köprünün iki ucundaki iki insanı, bir kadını ve savaşa uğurladığı aşkını, geride kalan kadının dünyasından anlatan bir oyun. Savaşa gideni bekleyen de, en az cephede olan kadar acı çekiyor. Günün, geleceğin bilinmezliği içinde bekleyiş azaba, yaşam şekline ve bekleyen için cepheye gitmeden yaşanan bir esarete dönüşüyor. Bu arada bekleyen kadının kendisine yâr olmasını bekleyen bir de ikinci erkek var ki; bu da savaşta yalnız kalan kadının içine düşebileceği kaotik duygu sarmalını vurguluyor.
Sevgili Filiz, tek başına, hem kadının, hem de onun iki erkeğinin portresini o kadar güzel çiziyor ki; toplama kampındaki kocası Pier’i de, sevgilisi Daniel’i de âdeta sahnede görmüş gibi oldum. Oyunda ikisi hiç görünmeyen üç karaktere ruh veren kadının adı ise yok. Bu da bana böylesine acı çeken ve çekmekte olan kadınların aslında hiç bir millete, hiç bir dine ve ırka ait olmaması, dünyanın her devrinde ve her coğrafyasında tüm kadınların dramı olmuş veya yaşanıyor olması açısından çok farklı bir anlam hissettirdi. Zaten oyundaki şu sözler benim duygularımı perçinliyor: “Hiç kimseyi, hiç bir halkı, hiç bir ırkı suçlamadı... İnsanlığı suçladı.”
FAZIL SAY’IN MUHTEŞEM MÜZİĞİ
‘Bekleyiş’ Zeynep Avcı’nın kaleminde anlamını en derin şekliyle bulurken, Filiz’in güçlü oyunculuğuyla birlikte kendisini Fazıl Say’ın notalarına teslim etmiş. Sevgili Fazıl’ın ‘Mezopotamya’ 2 numaralı Senfonisinden ‘Ölüm Kültürü Üzerine’ oyunun anlattığı savaş kültürünü notalarla ikinci bir lisana, müzik lisanına tercümesi olmuş âdeta. Fazıl’dan ‘Melodram ve Güneş’, ‘Haydn’ın piyano sonatı, ‘Evrenin Genişlemesi’, ‘Franz List’in piyano sonatı, ‘Jüpiter’de Fırtına ve Dünya’, ‘Benzeri Gezegen’ bestelerini bir de ‘Kara Toprak’la besleyince, oyunun hikâyesi Maya Sahnesi’nden taşıyor ve evrene yayılıyor gibi hissettim. Kendi başına yoğun bir duygu seli olan bestelerin, duygu yoğun bir oyunculuk anlatımıyla nasıl mükemmel eşleştiğini gördüm.
Gözyaşlarımı tutamadım izlerken Salt, yaşanıp bitmiş ve hikâyeleştirilmiş bir acıyı izler gibi seyredemedim. Biz orada oturmuş, Filiz’i izlerken, ülkemin, ülkelerin her hangi bir yerinde sevdiklerini geri dönüp dönemeyeceklerini bilemeyecekleri yollara göndermiş veya gönderecek nice kadını düşündüm. Oyundaki kadının anlatılmış hasretini ve acıyla katmerlenen yorgunluğunu yaşamaya gebe nice kadının varlığını bilmek beni çaresizlikle ağlattı.

