Beni uzaktan tanıyanlar için eli maşalı bir feministimdir! Beni yakından tanıyanlar ise söz konusu maşayı çoğunlukla bizim evdeki yassı şeker kavanozundaki dörtgen şekerlere uzanmak için kullandığımı bilirler. Çağımızın illeti “light” sendromu birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bana bulaşmıştır, vesselam... Ama iki artı iki eşittir dört: Son yirmi yıldır sistem bilinçli olarak feminizmi dışarda bırakmaya yeltense de feminizmi önemseyen biriyim ve bir müddet daha böyle kalacağım! Üstelik feminizmin sadece kadınlar tarafından değil erkekler tarafından da benimsenmesini arzu edenlerdenim. Neden mi? Çünkü ülkemizde erkekleri çok yakından ilgilendiren ve pek romantik sayılamayacak bir kadınlık sorunu vardır ortada.Neden mi?Çünkü şu liberal geyikten gerçekten bezdim: Efendim kadınlık sorunu yoktur insanlık sorunu vardır... “Öyle deme, her şey bir yana bundan iyi bir ortaokul kompozisyonu çıkar” diyenlerse yanılmaktadır; bu kadar bayat bir konudan hiçbir şey çıkmaz. Çok zorlarsak Fatma Aliye’nin niye paranın üzerinde olduğu konusu gibi akıllara ziyan bir konu çıkabilir. Yeni paralardaki hiçbir çehre bu kadar tartışılmamış ve her şeye kadir bilinçaltlarımızda bu denli isyan uyandırmamıştır! Bir kadının adını kullanarak yazamamasının sıkıntı ve utancını millet olarak üstlenmeyiz de konuyu olmadık bir noktaya getiririz: “Fatma Aliye zaten vatan hainiydi, üstelik vasat bir yazardı, ne işi var onun resminin kutsal Türk parasının üzerinde...” diye. Bu arada bu kutsal para döviz kurları karşısında şekilden şekile girmektedir, ama bunun hiçbir önemi yoktur çünkü asıl önemli olan tarihin net bir biçimde anlaşılması ve yanlışların baştan aşağı “yargısızca” gözler önüne serilmesidir! İşin ilginç yanı tarihi yazanlar nedense kadınlar değildir. Onlar vasat, adsız, fikir yoksunu, ortalıkta görünmemesi gereken mahluklardır. En azından Fatma Aliye’nin dönemindeki kadınların çoğunun kaderi böyleydi. Ya şimdi? Artık kadınlar hadise yaratacak biçimde görünebiliyor, seslerini çıkarabiliyor ve haklarını arayabiliyorlar. Kısaca fırsat eşitliği konusunda çok daha rahatlar. Eğitim konusunda da YÖK’e rağmen iki yüzyıl önceki sıkıntıları çekmiyor, seçme ve seçilme haklarını kullanabiliyorlar...Lütfen şiddetsiz bir dünyaAncak... Size önereceğim ilginç bir kitap bu sözlerin çoğunlukla kaba bir ciladan ibaret olduğunu, kazın ayağının pek de böyle olmadığını söylüyor. Bu kitap TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkan Yeşim Arat ve Ayşe Gül Altınay’ın ortak ürünleri ve hayatımızdaki şiddetin nerelerde gezindiğini göstermesi açısından okkalı bir öneme sahip. “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet” adlı bu kitapta yazarlar, şu cennetten çıktığı farzedilen dayak ve şiddetin kadın paydasına düşen boyutunu araştırmışlar. Rakamlarsa korkunç! Bunlar Doğu’da eğitimden yoksun kadınlarımız için geçerli değil sadece; bizzat üniversite eğitimi almış ve Batı’daki kentlerdeki kadınlarımızın yaşadıklarıyla da ilgili. Kitaba göre her üç kadından biri dayak yiyor ülkemizde. İşin bir de öteki kıyısı mevcut: Yüksek öğrenim görmüş altı erkekten biri eşine fiziksel şiddet uyguluyor. Bir başka boyutu da şu: Kadınların aileye kocalarından daha çok gelir getirmesi dayak riskini neredeyse iki kat artırıyor, öyle ki bu durumdaki üç kadından ikisi fiziksel şiddetle burun buruna geliyor. Ve böyle verilerle devam ediyor kitap...Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Viranşehir’de ve muhtemelen töre cinayetleri üzerinde kafa patlatıyor olacağım. Ve bir öneri: Yarın bir fırsatını bulursanız Güldünya konserine gidiverin. Ya da o CD’yi alın dinleyin. Ülkemizi sarmış bu cenderenin kapısının aralanması biraz da bizim o kapının farklı eşiklerine ulaşabilmemize bağlı değil mi? Popüler kültürün bu konulara el atmasını destekliyor, bu hususta emek sarfeden girişimcileri ve sanatçılarımızı içtenlikle kutluyorum.Siz “evet ama-hayır ama” diye tartışadurun bense 8 Mart’ı bahane ederek asıl dileğimi iletmiş olayım: Lütfen şiddetsiz bir dünya!Belki bu kez tutar.
O sabah telefonum pek erken çaldı. Zor bela açtım. Onunsa sesi sabahı hatmetmiş bir haldeydi ya da hiç yatak yüzü görmemiş bir titreşim.- Oscar ödülleri Slumdog’a gitti, sen hâlâ uyu, dedi.- Vay anasını, dedim. Öylesine, laf olsun diye sarfettiğim bir cümleydi. Biraz kırıldı tabii, haklı olarak. O saatte entelektüel cümleler sarfedecek halde değildim, o ise ruhu panik atağa düşmüş makineli bir tüfek, çağıldayıp duran bir nehirdi telefonun öbür ucunda. Gerçekten severim bu hallerini, direkt yaşamı çağrıştırır bana. - Yazar Borges’in o kurgusunu hatırlıyor musun? Hindistan’da geçen bir olayı anlatır. - Hangisini yav? Dur dur buldum, “Issız Adam”. Yok öyle değildi, neydi?- “Eşikteki Adam”. Eşikteki...- Doğru ya... Ee, n’olmuş ona?- Onun başında bir atasözü vardır, orada ne der? - Ne der?- Hindistan dünyanın kendisinden daha büyüktür...- Yani?- Bu ne demek biliyor musun?- Bir Hintli dünyaya bedeldir?- Hayır, değil işte. Bu matematik felsefesinde parçanın bütünden daha büyük olabileceği ile kanıtlanabilecek bir durum. Kısaca Batı felsefesinin ağaca çıktığı yer! Ya da şöyle: Batı mantığının “bütünün parçadan büyük” olduğu inancının sarsılması. En azından sorgulanması... Borges’in yaşadığı dönemde sorgulanmaya başlamıştı bu. Gelişmeler gösterdi ki parça bütünden büyük ya da en azından bütün kadar olabilir. Eşikteki Adam’da da öyleydi. Hindistan’ın kendine özgü yaşam anlayışını sömürü mantığı ile çözemeyenlerin çaresizliği vardı orada. Sustum. O da bunu fırsat bilip, sözlerine devam etti. - Geleneksel mantığa göre hiçbir parça bütünden büyük olamaz, bütünü tehdit edemez, biliyorsun. Oysa bunun tersi kanıtlanmış durumda. - Davos ruhunu delen de bu parça mıydı yoksa?- Kesinlikle hayır. O ses iktidarın sesiydi iktidarın!- Peki bunun filmle ne alakası var?- Parça, bütüne kafa tutabilir. Filmde bu mevcut.Hollywood’a kafa tutmakArtık dayanamadım:- Hollywood’a kafa tutmak demek, sömürgeleşme düzenine kafa tutmak demek mi oluyor şimdi? Üstelik bir İngiliz yönetmenle, üstelik patenti batı kokan bir yarışma üzerinden? Yarışma ile hem Oscar ödülünü, hem de filmdeki yarışmayı işaret ediyordum besbelli. Ukalalıksa al sana ukalalık!Devam ettim: - Kaldı ki Hindistan’da bu film Batı’da karşılandığı gibi karşılanmamış. Allah kahretsin dünyaya rezil olduk refleksi hakimmiş. - Hayır, dedi, benim demek istediğim bu değil, iyi düşün. Slumdog Millionaire, bir kenar mahalle ya da kenardaki bir öykü olsa da sistemin onaylayabileceği bir kurgu, anlasana... Kırmızı halılı o ortamı hatırla, sonra yıldızları, şu doğal görünümlüleri (doğal görünüm deyince ikimiz de bastık kahkahayı, doğallık üzerine üretilebilecek medyatik deyişleri düşündük sanırım). Anlıyor musun?Son yirmi yıldır hemen hiçbir şeyin doğal olarak yaşanmadığı gezegenimizde hayatımıza göz diken doğallığı anlıyordum ama Slumdog’un üstü kapalı zaferini anlayamıyordum.- Sisteme ancak bu şekilde kafa tutulabilir artık, dedi. Ve sistem çatır çatır eleştirilebilir. Hindular’ın Müslümanlar’a yaptıkları, polisin çürümüşlüğü, televizyonun popüler kültüre yaftalanışı ve insanlara uyguladığı zulüm.- Ve hatta Şark’a duyulan özlem?- Ve hatta ve özellikle Şark’a duyulan özlem de... Tac Mahal’e gelen turistler. Kalabalık, pislik, yoksulluk, çarpık yapılaşma, rüşvet, mafya, geride kalmışlık hissi, anlaşılmazlığın yarattığı korku, bu korkudan kaynaklı olan çekim ve derken gelen o mucize: Batılı Doğu’yu keşfeder. Sistemin ahmaklıkları ve bu batağın içinden yükselen mucizedir bu. Filmin sonunda batağa düşen ağbi Selim’in Allah Büyüktür mırıltısı “iyiler hep kazanır, kötülerse kaybeder” dersine dönüşebilir Hollywood felsefesinde, bal gibi de. Ve al işte sana Oscar... Derken hayata asılıp, kalacak o gerçek ödül: Aslında Hindistan dünyanın kendisinden daha büyüktür dersi. Sistemi bilmem ama sonunda ben pes ettim...Ve yazıyı da burada bitirecektim.Derken filmi seyretme şansı doğdu! Nasıl olduğunu hiç sormayın. Ama insanın ciğerine kadar işleyen o yoksulluk karelerinin ötesini çok da fazla seçemedim. Cemal ve Selim’in öyküsünü takip ettim. Batı ve doğu ayrımından çok, ikisinin birbirine geçmişliğine, kural koyucuların hep güçlüler olduğuna, bu gücü anlatmak için bile sistemin dilini kullanma gerekliliğinin aşikârlığına takılıp kaldım... Sonra bizdeki yarışma programlarını, o yarışma programlarının ritüellerini hatırlamak bile yetti bana; oralardan kafama vurup duran mesajlar arttı, taştı. Derin konulardı, derin. Bu yarışmaları kınayıp, eleştirip hayatın her alanını yarışa çeviren yaşamın ta kendisini düşünmeyi ise başka bir zamana bıraktım. Yönetmen Danny Boyle bunu hepimiz adına sormayı başarmıştı, zaten.Uzun lafın kısası: Slumdog Millionaire tüm bunları düşünmek için bereketli bir film. Bir de felsefeci Melsen Tunca var ki... Matematik felsefesindeki bütün-parça ilişkisini o bana hatırlattı, sağolsun.
Aynen aktarıyorum: “Günümüzde, normal koşullarda yasaları şefler yapmıyor. Yine de genellikle, bir kentin ya da kasabanın başkanının, belediye başkanının, bir ülke liderinin ya da cumhurbaşkanının her şeye karar verebileceğini, istediği yasaları yapabileceğini sanıyoruz. Hiç de öyle değil! Bu liderlerin işi, yasaların herkes tarafından oylanmasını, sonra da bu yasaların uygulanmasını sağlamak!” Günışığı Kitaplığı içimizi gerçekten de gün ışığıyla dolduran, hedef kitlesi “görünüşte” çocuklar olan pırıltılı ve örnek bir yayınevi. Yukardaki satırlarsa, geçtiğimiz günlerde bu yayınevinin yine çocuklara yönelik “Çıtır çıtır felsefe” dizisinden çıkmış bir kitaptan: Liderler ve Diğerleri. Bu kitap da dahil olmak üzere dizide bütün çocuklarımıza ve hayattaki arayışını sürdüren büyüklerimize faydası olabilecek, dünyamızın asık surat, umutsuzluk, kapkaç ve küfürleşmekle savuşturulamayacak kadar bize ait olduğunu hatırlatabilecek konular mevcut. Başarı ve Başarısızlık, İyi ve Kötü, Özgür Olan ve Olmayan, Cesaret ve Korku gibi karşıtlıklardan yola çıkarak oluşturulan bu ilginç kitapları Sorbonne Üniversitesi profesörlerinden Michel Puech’in danışmanlığında yazar Brigitte Labbe kaleme almış, Jacques Azam resimlemiş. Şimdilerde ise kitaplar Müren Beykan’ın editörlüğü ve Azade Aslan’ın Türkçe’siyle dilimize ulaşmış, keşfedilmeyi bekliyor! Dahası var: Bu dizi, hayattaki en önemli felsefenin kendine karşı dürüst olabilmekle belleğimize “yazıldığını” da hatırlatıyor.Burada elbette derİn bİr soluk alIyoruz Yukarıdaki tırnak içindeki sözlerden üstüne alınıp, diyelim ki seçim arifesindeki temcit pilavı repliklerini değiştirebilecek ve nihayet bizleri “fark edebilecek” kaç kişi tanıyoruz? Siz cevabı benden daha iyi biliyorsunuz: Bir elin parmağını geçmez... İşsizlik tavan yapmak üzereyken çoğunu imzaladıkları milyarlık ihalelerin mazlumları, mazbut gecekondularını satıp, ortak olmayı hayal ettikleri gökdelenlerin boynu bükük kadersizleri, mafyanın sarı yüzlü keskin bakışlı mert çocukları ya da mikrofonların önünde bahtsız bir halde “vallahi billahi ve tillahi ben yapmadım, ispatlansın hemen istifa ederim” cümlelerini sarfederken gördüğümüzde neden dudaklarımız uçuklayıp kitleniyor ve mırıltı halinde “Allah’ım bana sabır ver!” deyip, o sırada hidayete ermek, keçileri kaçırmak ya da nalları dikmek istiyoruz... Bu haldeyken aklımızın bir yerinde Aziz Nesin dolanıyor ve bu zatı şahanelere bizim adımıza sesleniyor: “Eferim oğlum Ehmet, sen bu yolda devam et..” Ehmetler, yılmadan devam ededursun artık biliyoruz ki ölüm de çözüm değil. Son günlerdeki beyaz yaka operasyonu bunu da ispatladı, çok şükür! Hiç değilse ölüyorsun, kira yok, faturalar yok, hastalık yok, sağlık karnesi kuyruklarının işkencesi yok filan derken olan oluyor ve sağlık karneniz sağlık karnesi olalı böyle rezalet görmüyor. Maalesef ölen kişilerin sağlık karnesine ilaç yazan ve bundan rant kapan insanlar var toplumumuzda. Sağlık gibi hassas bir konunun üzerinden cebini dolduran insanlar...Belli ki bir toplumun mayası kirlenmeye başladığında tepeden aşağı canlı cansız herkes nasipleniyor bundan. İhaleler yürüyor, dürüstlük hırpanileşiyor, pespayelik baştacı oluyor, sefalet büyüyor. Balık baştan kokuyor, çünkü! E, bunu zaten biliyorduk, biliyoruz.Oysa...Yine kitaba dönüyorum:“... Hiç de öyle değil! Bu liderlerin işi, yasaların herkes tarafından oylanmasını, sonra da bu yasaların uygulanmasını sağlamak!” Sadece bu.
Şu melun seçim işi “El sallayan, çiçek atan meçhul politikacı Muzaffer’in zaferi” fotoğrafı ile bitmiyor.Bu bir süreç... Rey demek, taktik savaşları demek.Seçim öncesi yaşanılan hareketliliği hepimiz biliriz. İki kere iki dört eder halleri. Kısaca seçim varsa ruhumuzun kredi kartına en az dört-beş yıl taksit yapılacak bir alışveriş de var demektir ortada! Hem de ne taksit; ödedikçe faizi katlanarak büyüyüp gider... Bu doğrultuda, oy sandığa atılmadan önce seçmenin kapısı çalınır, yine aynı seçmenin şaşkın bakışları eşliğinde içeriye altın, erzak ve vaat atılır, ardından “bu vicdani pazarlığın” aslında ar, namus, ahlak ve hatta sosyal eşitlik kampanyaları için yapıldığı yolunda beyanlarda bulunulur. O ne kendine güven, o ne ketum alçakgönüllülük, o ne bol kepçe halk aşkıdır! Ne yalan söyleyeyim, son yıllarda seçim ve “seçimle pekişen halk aşkı” dendi mi ağlamakla gülmek arası garip bir tebessüm yayılır oldu suratıma. Çehreme asılıp kalan bu mimiği ne yapsam geçiremiyorum. Şu treni kaçırmış insan halleri, kesin... Bu yüzden söz konusu hususta ciddiyetimi kaybettim, hükümsüzdür! Hâl böyleyken seçim deyince ilk başta bağıran çağıran, sonrasında kızarıp bozarıp ve derken masalara vurup duran kartal bakışlı politikacılar aklıma geliyor. Bu kül yutmaz insanların otobüslerin tepesinden el sallama faslı da cabası. Şehir yanıbaşınızdan akıp giderken şu bizim Romalı muzaffer kumandan olmaya bir milim kala halkı selamlamaktasınızdır. Her kula nasip olmaz! Sonrasında yüksek sesli seçim otobüslerinin bezgin şoförlerini hatırlıyorum... Kafalarında boza pişiren bilmem kaç desibel gücünde çalan müziklerin eşliğinde oradan oraya direksiyon sallayan bu insanların oylarını kime attıklarını hep merak etmişimdir.Beyaz eşya hayatımıza renk kattıDerken miting alanları... Plastik flama ve bayrakların yer yer yılgın, yer yer gergin çamaşır iplerine dolandığı agoralar, sağa sola mevzilenmiş bir dudağı yerde bir dudağı gökte megafonlar, cümbüş ki ne cümbüş! Derken bu çılgınlığın atar damarı olan kürsü, taht, iskemle, neyse ne, o yüksek yer işte... Ve oradan kalabalığa seslenen, bileğinin hakkıyla yakın gelecekteki yazgımızı -ne değişmeyen, ne bahtsız bir yazgıymış!- değiştirecek potansiyel liderler. Ama lamı cimi yok: Bu tablodan beslenen 29 Mart 2009 yerel seçim kreasyonunun beyaz eşyanın üzerinde yoğunlaşmasının hayatlarımıza ayrı bir renk kattığı kesin! Hantal lastik boruları arkalarına sıkı sıkıya düğümlenmiş olan bulaşık makineleri cılız ama güçlü omuzlar tarafından evlere taşınıyor! Gel de alkış tutma! Slogansa belli: Orada bir oy var uzakta! Kendilerine henüz suyun ulaşmadığı ama seçim teknolojisinin fetihe çıktığı yerlerdeki insanlarla birlikte çekilen bembeyaz bulaşık makinesi fotoğraflarının şimdiden müzelik olacağı ise aşikâr. Yine tarihe tanıklık etmek adına yıllar sonra “sosyal yardımlaşma vakıfları ve mütevelli heyet işbirliği” başlıklı ciddi seminerler çerçevesinde birbirimize şu soruları sorabiliriz: “Kardeş beyaz eşyalı, hele bulaşık makineli yerel seçimleri hatırlıyor musun?” “Hayır, kardeş, ben Cumhuriyet altınlı genel seçimleri hatırlıyorum... Şu kömürlü olanı hangisiydi?”
Her şey, içlerinde Hakan adlı çocuğun görmek istediği bir düşle başlamış. 14-17 yaşlarındaki halinizi hatırlayın. Hakan da öyleymiş. Polise taş atmaktan 11 ay önce tutuklanan, çıkarıldığı mahkemede sadece adı sorulup tekrar içeriye konulan Hakan, arkadaşımın dediğine göre gökyüzüne bakmayı pek seven bir çocukmuş. 11 ay, dile kolay! Üstelik en az 20 yıl daha yatma ihtimaliniz varken...İnsan aklı bu, bazen ne yapacağını şaşırır, bazen olmadık durumlar aklına takılır. Zamanla bulundukları koğuşun tavanından geçen gri boruları, bir uçağın gökyüzünde geçip gittikten sonra ardında bıraktığı izler olarak görmeye meyletmiş bu genç çocuk ve günlerinin çoğunu tavandaki boruları seyrederek geçirmeye başlamış. Başlangıçta koğuştaki arkadaşları onunla dalga geçmişler. Ama sonra tavandaki kalorifer borularını, gri bir cezaevinin hayatlarına kasteden uzantıları olarak algılamak yerine hayatlarında hiç binmedikleri uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz izler olarak görmek daha heyecanlı gelmeye başlamış onlara da. 20 çocuk, dile kolay, oturup boruları seyrediyorlarmış saatlerce, bu saatlerden günlere atlıyorlarmış kolayca. Issız bir adada gibiDahası da olmuş. Her şey birbirine karışmış. Borular, çizgiler ve sorular... “Uçmak nasıl bir şey acaba? Uçarken ne yaparsın? Şu kalın çizgi hangi uçağa aittir dersiniz? Nereden gelip, nerelere gider? İçindeki yolcular ne yapar uçarken, korkmazlar mı, kim kime ne der o sırada ve niçin? Şu çizgiyi bırakmış uçağın şoförü ben olsaydım ne yapardınız? Bunlar maça da gider mi? Ya çocuklar? Onlar? Kimbilir ne yer, ne içerler?” Sorulara bakıp, boru ve çizgileri unutmuş çocuklar. Günler gecelere, geceler haftalara devrilmiş. Ya da soruların kendilerine bakmasına izin vermişler de nerede olduklarını unutmuşlar. Güvenlik güçleri bunu bir protesto olarak düşünmüş ve tahmin edeceğiniz üzere gereken “sıkı” tedbirler alınmış. Her türlüsü... Ancak çocuklar vazgeçmiyormuş. Zamanı ve mekanı unutmuş, sadece tavana bakıyor ve kendi aralarında mırıl mırıl konuşuyorlarmış. Yine bu konuşmalardan birinde Hakan’ın şunu dediğine tanıklık etmişler; “O uçaklardan birine burada olduğumuzu mutlaka belli etmemiz lazım!” Bu cümleden anlaşılacağı gibi Hakan ve arkadaşları kendilerini ıssız bir adada görüyorlarmış artık, kazayla düştükleri, terk edilmiş bir adada. Kimse, “Sen ne diyorsun be Hakan kendine gel, kafayı mı yedin!” dememiş. Tam tersine içlerinden birinin önerisine pek sıcak bakmışlar; “Ateş yakalım!” Ancak bu parlak fikir, tahmin edeceğiniz gibi, biraz tehlike arz ediyormuş ve vazgeçmişler hemen. Bunun yerine koğuştaki battaniyelerini, çarşaflarını, üzerlerindeki gömleklerini biraraya getirmek ve sihirli olduklarına inandıkları bir cümle yazmak çok daha cazip gelmiş. Sihirli dediğime bakmayın, Hakan ve arkadaşları hayattan yana çok da fazla şanslarının olmadığını biliyorlarmış zaten. Biliyorlarmış bilmesine de yine de inanmak istemişler. Hatta bu özlemlerinin siyasi bir eylem olup olmadığını tartışmaya gerek duymayan koğuşlara da yayıldığını görme şansına sahip olmuşlar. 11 aydan beri ilk kez kendilerini iyi hissetmiş ve hayata bağlandıklarını düşünmüşler. Şimdi burada arkadaşıma dönmek istiyorum. Arkadaşım THY uçağıyla Diyarbakır’a yolculuk yaparken uçağın inişe geçtiği sırada gördüklerine inanamamış. Bir anda “Acaba Van Gölü’nün üzerinden mi geçiyoruz?” diye bir hisse kapılmış. Ne yanında uyuyan yolcu ne de ısrarla çağırdığı hostes ona aldırmamış. Boş yere nefes tükettiği ile kalmış.Bizimkisi şaşkın şaşkın bakıyormuş aşağıya. Kimseye derdini anlatamamak içine dert olmuş.Onlarca çocuğun sesiTahmin edeceğiniz gibi olmaması gereken yerde bir su birikintisi ve bu birikintinin üzerinde bir ada parçası belirmiş pencerenin altında! Dahası da var... Adadan suya eren kahverengi hatlarla beliren bir cümle varmış ki değil uçaktan uydudan bile seçilebilirmiş varlığı. Sessiz, sakin ama insanı dürten bir cümleymiş:“En az sizler kadar masumuz.” Uçaktan iner inmez koordinatları kendince verdiği belediyedeki görevliden şu cevabı almış: “Sözünü ettiğiniz yerde deniz yok, su da yok!” Gel zaman git zaman arkadaşım çocukların bir biçimde başardığını anlamış!Dahası, mafyaya bulaşmadığınız surette masumiyetin suça, suçun sahipsizliğe, sahipsizliğin yalnızlığa karıldığı bir ülkede Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ndeki çocukların kelamını almış, bana getirmiş. Çocuk Mahkemesi yerine çoğu Özel Yetkili Ağır Ceza mahkemelerinde yargılanacak olan umudunu yitirmekte olan gençlerin sesi bu. Adana, Diyarbakır gibi illerde eylemlere katıldıkları iddiası ile suçlanan onlarca çocuğun sesi. Ben de size iletiyorum.
Keşke aceleniz olmasaydı, bu kentin gerçek sabit noktasını görebilirdiniz... Bu cümle, bir seminer için gittiğim Berlin’de, kentin kendisine benzemiş biçimiyle hayata takılan bir taksiciye aitti. Adı farklıydı; ama bendeki izlenimiyle “Mesut Bey”in sözcükleriydi bunlar. Yaşamın içerisinde gezinen, alçakgönüllü Alevi bir taksiciydi Mesut Bey. Tegel Havaalanı’nda karşılaştıktan sonra kent dışında, Allah’ın unuttuğu bir yerdeki bir otele beni bırakan, üç günün ardından aynı noktadan alıp, kısa bir kent turundan sonra yine havaalanına teslim eden cömert ruhlu bir insandı. Bana öyle geldi ki asık suratlıları ve “batsın bu dünya” diyenleri bir yana, Arşimet hesabıyla hareket eden dünyadaki birçok meslektaşı gibi yaşamın sabitlik kuralını çözmüş ve içi ferahlamış şu insanlardan biriydi Mesut Bey. Asıl derdi dünyayı yerinden kıpırdatmak olan o insanları bilirsiniz. Tek sabit bir noktaya gereksinim duyarlar. Sonra da gelsin hareketin allahı!Velhasıl hareket bereket oldu; Mesut Bey’in edalı dizel Mercedesi’yle yol boyunca ilerlerken muhabbet muhabbeti açtı. CHP’den yerel seçimlere, Türkiye’de üniversitelerde yaşananlardan mahalle baskısına, ağaçların ilkbahardaki sundukları lütuftan Belvue, yani Cumhurbaşkanlığı Konutu’nun hemen karşısındaki çayırda Türklerin yaptığı dilllere destan mangal keyfine; bu mangal keyfine dayanamayıp konutundan apar topar çıkarak halkı ziyaret eden eski cumhurbaşkanından yapay göllere; şiir kokan çay köşklerinden bıçaklı yerel düğünlere; Berlin’i mazbut meleklerle dolduran Wim Wenders’in filminden Scientology tarikatına bağlı Tom Cruise’un başrol oynadığı şu yeni Hollywood filmine kadar uzayıp giden nakışlı bir sohbetti bizimkisi. O demli çayda aklım kaldıTüm bu detaylara eşlik eden en iri kıyım payda ise duvardı, elbette! Mesut Bey duvarın izini sürüyor, nerede zeminle bütünleşen bir parça görse frene dokunuyor ve heyecanla “Bakın işte burası, tam burası” diyordu. Berlin’i Berlin yapan sabit noktanın bu olduğunu hissettirir bir edası vardı. Duvarın hâlâ duvar olarak kaldığı bölgelerden birinde dayanamadı, coşkuyla arabasından indi ve bana hâlâ mevcut olan gaz odalarını tek tek gösterdi. Bense o sıra sabit, mabit; bir noktadan sayısız doğru geçtiğini düşünür bir haldeydim. Tam olarak Berlin’le pek bir alakası yoktu bu durumun. Kafam karışıktı. Holocaust’u yaşamış bir toplum içerisindeki travmayı düşünüyor, bu izin günümüze yansıyabilecek sinyallerini aramaya meylediyordum. Oysa Mesut Bey çok rahattı. Gaz odalarındaki çinileri işaret ediyor, sonrasında Yahudiler için yapılan anıtları kendi elinden çıkmışçasına gözlerimin ve bilincimin önüne seriyordu. Bir toplumun kendi geçmişiyle; üstelik de bu kadar günlük ve yaşam anında karşılaşıyor olması; kısaca “tarihin foyasının ortaya çıkarılması”, “bir noktadan sonsuz doğru geçer” fikrini yalanlamıyordu. Ama bu doğrulardan biri Holocaustsa “bir dakikanızı almak istiyoruz” diyordu sanki! Bana öyle geldi ki sadece Almanlarda değil kendini yirmi yıllık Berlinli hisseden Mesut Bey’de de böyle bir rahatlık vardı. İri bir laf gibi gelse de sarfetmeden duramayacağım: İnsanlık adına vicdanlarımızı örseleyen kandan topyekun arınmaya hepimizin ihtiyacı var. Ama kaçarak değil; burun buruna gelerek... Tıpkı kendiyle yüzleşebilen ve ancak o koşulda yaşamaya devam edebilen insanlar gibi. Kent bunun özetiydi; belli ki hiç kolay olmamıştı. Ama tam da bu yüzden hüzünle sarmalansa da ışıklı bir kentti Berlin.Biraz daha dikkatli bakınca Berlin’in insanlarına sunduğu bu rahatlığın “bir gün her şey burnunuzdan fitil fitil gelecektir” korkusuyla yaşayan başka kentlilerin derin ve korku dolu uykuları yanında taze bir uykusuzluk olduğunu fark ediveriyordunuz. Bu, alacakaranlıkta gezinen ama dimağınızın birçok şeyi “aklar ve karalar” dışında görebildiği bir yerdi, sanırım. Irkçılığın berbat bir şey olduğunu görebilmenin sabitliği ve beterliğiydi. Ne zamandır içimizde dolanan ölü duyguların ağırlığıyla değil de, ağaç, börtü böcek, insani duygular ve hepsini ve hepsini yaşatabilmenin keyfine vararak ayrıldım Berlinli Mesut Bey’den. O hâlâ “Vaktiniz olsa eve uğrardık, bizim hanım çok güzel çay yapar” diyordu. O demli çayda aklım kalmadı desem yalan olur.
Bu problem kafa karışıklığına yol açmış... Şu an çoğunuzun kalemi kağıdı eline alıp “Bak, çok basit bak” diyerek denklemi çözmeye başladığınızı hayal eder gibiyim. Çözeceğinize de eminim. Ama kanımca asıl mesele Levent’le Bülent ve onların kan bağı meselesi değil! Hatta buna mesele denebilir mi, ondan bile pek emin değilim!Dahası böyle soruları yetkin bir biçimde pek çözemem, çözemeyeceğim de. Ve itiraf etmeliyim ki matematikle olan ilişkim hemen her zaman “boynum kıldan ince” halleriydi. Rakamlar, neredeyse hayatımı yok sayacak denli tehdit ediciydi, ne yazık ki. Sanırım matematik’ten korkuyordum!Bu korku, korkuların has zamanı olan 1980’li yıllara denk düşer. Zaten hatırlarsınız, milletçe tir tir titriyorduk o dönemde. Ama darbenin bile hızına yetişemediği hususlar da yok değildi: Örneğin Milli Eğitim’in altı ayda bir değişen müfredatı bunlardan biriydi... Bakanlık bu kez klasik matematiğe karşı “modern” matematiği karşımıza çıkarmıştı. Her şey modern olmalıydı, o hesap... Bir de şu var: O yıllarda insanlar, iki üç yıl sekmeyle “din derslerinin zorunlu hale getirilmesi”, “milli güvenlik derslerinin programa konulması”, “adı devrim tarihi olan derslerin inkılap tarihi olarak değiştirilmesi”ni filan tartışıyor ve müfredat bu uğultudan yararlanıp yapacağını yapıveriyordu. Her kuşağın başına gelebilir bu gibi talihsizlikler: Kaybolacağım, kayboldum derken, bir de bakmışsınız hakikaten “kayıp kuşak” oluvermişsiniz! Sözde değişim özde değişmezliğe bir kez daha bahane oldu. Biz o dönemin tıfıl gençleri ezeli mağlubiyetimiz yetmezmiş gibi bir kez daha durduk yere kaybolduk. Bu kez matematikteki modernizm baş roldeydi. O kaybolmuşluk, hatta anlaşılmaz şifreli modların dünyası, devrimdi, dindi, inkılaptı derken bugünlere kadar geldik... Geçenlerde bir gazetede yukarıdaki problemle ilgili haberi gördüğümde hâlâ rüyalarıma giren matematik sınavlarını ve o nuh deyip peygamber demeyen soruları hatırlayıverdim: Bu insanlar kaç balık yakalamıştı kim bilir? Bülent, Levent, peki ya şu yeniyetme Mert? O rüyalarda bu soruların tereddüte yer vermeyeceği savlanan cevapları olurdu; ben ve benim gibiler ise dakikalar geçse de o “analitik” sonuçlara bir türlü ulaşamazdık! Bakarsınız balıklar bir gün kavağa çıkarGerçek yaşamda da çözemezdik problemleri, doğru. Demek ki aklımız bir karış havadaydı! Matematik hocamız bir gün bize bakıp şunu demişti: “Uzayda kaybolmuş astronotlar gibisiniz.” Bu cümle bugün beni güldürüyor. Geniş ama havasız bir ortamda tuhaf alüminyum folyo giysiler içerisinde ve el işaretleriyle bana benzeyen teflon kasklı dalgın birilerine laf anlatmaya çalışırken hayal ediyorum kendimi... Ama geçmişte pek böyle değildi. İncinmiş ve kızgın bir biçimde şöyle iç geçirmiş olabilirim: “Alacağın olsun hoca, yaşam senden hesap soracaktır!” Bence hocanın cümlesinde elzem olan, insanların yaşamına altı-yedi yaşından itibaren sinmeye başlayan o ruhtu, o ruh! Dahası da var: Bizim tedrisatlarda matematikten anlıyorsanız akıllı ve zekisinizdir, hayatı A’dan Z’ye mantıkla kaplayabilirsiniz; edebiyat, sosyal bilgiler gibi alanlar ise eh işte olan ve basireti bağlanmışların alanı. Şu astronot ekibi.Bir “eh işte” vatandaş olarak yıllar sonra Joseph Campbell’in mitoloji ve uzayla ilgili olan kitabını okurken daha farklı düşüncelere kapıldım. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecekti. Vazgeçip hayallere daldım. Uzaya, yaşanandan farklı mekan ve zamanlara, düşlere tam manasıyla geçemeyişimizin temel nedenlerinden birinin sadece kendimizi değil matematik gibi devasa ve görkemli bir alanı kendi dar görüşümüze tutsak etmek olduğunu varsaydım. Matematik ne Levent’in ne de Bülent’in hayatına sıkıştırılamayacak ölçüde engin, her birinin tuttuğu balıklarla boğazımıza dizilecek demir lokmalar olamayacak ölçüde hayatın içinde olan bir kavramdı. Elbette dahası da vardı: Hep birlikte sonsuzluktan sıtkımız sıyrılmıştı ve ayaklarımız frendeydi: “Darbe olmasın da yeter!” Belki bu yüzden sonsuzluk tehdit ediciydi ve hayra yorulamazdı! İşte o zaman astronot olmak isteyen çocuklarımızı kaldırım mühendisi yapmaya mahkum eden bütün denklemleri bir edebiyatçı olarak yeniden düşünmek istediğimi farkettim. Bunu da ilk kez torun Mert’e söylemeye karar verdim! Hayatta başka başka şifreler, modlar vardı galiba ve bütün bunların tümü yaşamı farklı açılardan görebilmek içindi. Hayır, hayır şunu demek istemiyorum: “Hepimiz demokrat olmak zorundayız!” Aslında olsak hiç fena olmaz! Ama derdim şu: Yaşayıp giderken birbirimizi her türlü takıntımızla boğazlıyoruz, süngüleri takarak güne “hayat memat meselesi” diyerek saldırıyoruz ya, buna pek gerek yok diyorum... Yıl 2009. Uzayı görebilmek, dahası uzayın içinde korkmadan kaybolabilmek için “ilginç” tercihlere ve öykülere ihtiyacımızın olduğuna inananlardanım. Böyle bir mantık kafamda gezinip duruyor ne zamandır: Bakarsınız balık-lar bir gün kavağa çıkar! Ve 3-6-12... derken sonsuza erişiverir sayıları.
Olayın gerçek tarihsel süreci bir yana bizim evdeki gündelik hayata yansıyan seyri on bir yaşındaki oğlumun “Anne bu Ergenekon ne Allah aşkına?” sorusuyla başladı. Bu soruya verilecek çeşitli cevaplar vardı. Ancak çetrefil olayların afyonunun patladığı yer olan bu ve buna benzer yalın sorular insanı hayli zora sokar, bilirsiniz. Benim durumum da öyle oldu. “Dünya bir toz bulutundan ibaretti” önermesinin bugün dünyada yaşanmakta olan ekonomik sıkıntıyı anlatamayacağı ne kadar ortadaysa, “Bak oğlum Türkiye aslında kafası karışık bir ülkedir” demenin de bugünkü hallerimize ışık tutamayacağı besbelliydi.Daha masum yollara da başvurabilirdim başvurmasına ama kimi kandırmış olurdum acaba! Playstation deneyimlerinde skandalların ve kirli oyunların şahını bilen bir oğlana “Amcalar atış serbest oyununu oynuyorlar” demek kendimi, o ve onun gibi insanların önünde küçük düşürmekten başka bir işe yaramayacaktı. Çocuklar büyüklerin nerede, ne şekilde kıvırmakta olduğunu çok iyi anlar ve kül yutmazlar. O yüzden temkinli olmam gerekiyordu. Bir müddet düşündükten sonra “playstation” sözcüğü kafamın içinde ampul gibi yanıp sönmeye başladı: Evet evet playstation üzerinden anlatılabilecek bir kurgu olabilirdi Ergenekon’u betimlemek! Nihayetinde bu zararsız kurgu on bir yaşındaki bir beyne iyi kötü ufuk açabilirdi. Cesaretle işe girişmeyi planladım. Kendisini iyi ebeveyn hisseden herkese olur bu... Gençlerle genç olmak, yeni yetmelerle başa çıkmak, “Buna mihmandar ruhu denir işte, vay be” vb. Böyle bir esenlik duygusuydu tattığım.Sonra başladım tasarlamaya. Bu playsation işinde ilk önce tarafları belirlemek gerekiyordu. Hemen belirteyim: Oyunun kuralı tarafları belirlemekten geçer, yoksa art niyetim filan yoktu. Sonuçta ben bir oyun kurucuydum ve derdim aksiyonu yansıtabileceğim bir kurgu yaratmaktı! Ve hayal kurarak işe giriştim: İyiler ve kötüler olacaktı. Yok yok, bu işe yaramazdı. Çok geniş bir başlıktı bu, daraltmalı ve olaya daha somutluk kazandırmalıydım. Durdum. Bir tarafta uzaylılar, diğer tarafta dünyalılar Bir yerde silahlılar, bir yerde silahsızlar... E, bu da mümkün değildi. Çağımızda kimin niçin silah taşıdığının ucunu kaybetmiştik. Bu başlıktan da vazgeçtim. Sonuçta A.R.O.G’dan çalıntı gibi duracak olsa da bir tarafta uzaylılar, diğer tarafta dünyalılara kadar vardırdım işi. Ancak bu da kafa karışıklığına yol açabilirdi. Dünya dendiğinde genelde San Francisco’nun en düz ayak meydanına inmeyi hedefleyen uzaylıları hatırlarsak şunu da zihnimizde canlandırabilirdik: Bu uzaylıların karşılarına çıksa çıksa kim çıkar? Olsa olsa Chuck diye yakışıklıca biri... Bu noktada durumu daha yerelleştirmem, senaryo adaptasyonlarında olduğu gibi dünyadan ve İngilizce adlardan vazgeçip yine bir tarafta malum, yakası bir araya gelmeyen zalim uzaylılar, bir tarafta Türkiye demem gerekecek; Chuck’ı Çakal yapıp rahatlayacaktım. Uzaylılar gündüz vakti Taksim Meydanı sorun teşkil eder diye Üsküdar Meydanı’na inmeyi tasarlayacak, ancak oradaki hummalı tüp geçit çalışmaları yüzünden işi Harem’e kadar sarkıtacaklardı. İşte bulmuştum: Olay Harem’de başlayacak ve otuz iki kısım tekmili birden, her bölümde yeni çehreleri kurguya dahil ederek genişleyecek ve bütün Anadolu’ya yayılacaktı... Elbette her playstation oyunu ve dizide olduğu gibi araya bir sevda figürünün girmesi kaçınılmaz olacaktı. Bunun için de kurgunun sertliği ve atmosferi gereği Susurluk’tan yardım almam gerekebilirdi ama bunu daha sonraki planlara bıraktım. Yine de notlarımı aldım: Bu kadın, endamıyla baş döndüren, konuşmalarıyla insanı yerine mıhlayan, geçmişiyle içimizdeki vicdanın en örselenemeyen noktalarına ulaşabilen biri olacaktı. Çakal’ın duygu tercümanı ve ifadesizliklerinin karşılığı olan biri... Leyla! Bu kurgu için fena ad değildi. Karakterler ve mekan konusunu kısmen de olsa hallettikten sonra sıra kurguya gelecekti. İşin en kolay yanı! Ne de olsa taş gibi bir gerçek yatıyordu önümde.Önce boğazımı temizledim ve...Ancak devamını getiremedim. Aklıma gelmeyen başıma gelmiş kurguda tıkanmıştım! O anda bir şey oldu: Farkettim ki konuma merkez aldığım Ergenekon’un gerçekte ne olduğunu aslında ben de bilmiyorum! “Çok kötü, vay anasını, gördün mü adamların yaptığını, o savcının hazırladığı ne kalın dosyaydı, silahlara bak silahlara, bir ölüm listesi hazırlanmış, listede kimler yokmuş kimler” diye laflar yuvarlamanın dışında aslında neyin pratik edilmekte olduğunu anlamamış olduğum ortadaydı. Bu noktada oğluma dönüp bizlere sürekli olarak söylenip duran “İşler bildiğiniz gibi değil, çok karışık çok” biçiminde cümleler sarf etme ihtimalim de vardı. Ancak bu onun merakını giderebilir miydi, emin değilim. Yapacak başka bir şey bulamadığımdan derin bir iç geçirdim. Kahramanları belli belirsiz, kurgusu ise seyirciden esirgenip duran gizemli bir oyundan kim ne anlardı ki!