Mantık

Haberin Devamı

Bu problem kafa karışıklığına yol açmış... Şu an çoğunuzun kalemi kağıdı eline alıp “Bak, çok basit bak” diyerek denklemi çözmeye başladığınızı hayal eder gibiyim. Çözeceğinize de eminim. Ama kanımca asıl mesele Levent’le Bülent ve onların kan bağı meselesi değil! Hatta buna mesele denebilir mi, ondan bile pek emin değilim!
Dahası böyle soruları yetkin bir biçimde pek çözemem, çözemeyeceğim de. Ve itiraf etmeliyim ki matematikle olan ilişkim hemen her zaman “boynum kıldan ince” halleriydi. Rakamlar, neredeyse hayatımı yok sayacak denli tehdit ediciydi, ne yazık ki. Sanırım matematik’ten korkuyordum!
Bu korku, korkuların has zamanı olan 1980’li yıllara denk düşer. Zaten hatırlarsınız, milletçe tir tir titriyorduk o dönemde. Ama darbenin bile hızına yetişemediği hususlar da yok değildi: Örneğin Milli Eğitim’in altı ayda bir değişen müfredatı bunlardan biriydi... Bakanlık bu kez klasik matematiğe karşı “modern” matematiği karşımıza çıkarmıştı. Her şey modern olmalıydı, o hesap... Bir de şu var: O yıllarda insanlar, iki üç yıl sekmeyle “din derslerinin zorunlu hale getirilmesi”, “milli güvenlik derslerinin programa konulması”, “adı devrim tarihi olan derslerin inkılap tarihi olarak değiştirilmesi”ni filan tartışıyor ve müfredat bu uğultudan yararlanıp yapacağını yapıveriyordu. Her kuşağın başına gelebilir bu gibi talihsizlikler: Kaybolacağım, kayboldum derken, bir de bakmışsınız hakikaten “kayıp kuşak” oluvermişsiniz! Sözde değişim özde değişmezliğe bir kez daha bahane oldu. Biz o dönemin tıfıl gençleri ezeli mağlubiyetimiz yetmezmiş gibi bir kez daha durduk yere kaybolduk. Bu kez matematikteki modernizm baş roldeydi.
O kaybolmuşluk, hatta anlaşılmaz şifreli modların dünyası, devrimdi, dindi, inkılaptı derken bugünlere kadar geldik... Geçenlerde bir gazetede yukarıdaki problemle ilgili haberi gördüğümde hâlâ rüyalarıma giren matematik sınavlarını ve o nuh deyip peygamber demeyen soruları hatırlayıverdim: Bu insanlar kaç balık yakalamıştı kim bilir? Bülent, Levent, peki ya şu yeniyetme Mert? O rüyalarda bu soruların tereddüte yer vermeyeceği savlanan cevapları olurdu; ben ve benim gibiler ise dakikalar geçse de o “analitik” sonuçlara bir türlü ulaşamazdık!
Bakarsınız balıklar bir gün kavağa çıkar
Gerçek yaşamda da çözemezdik problemleri, doğru. Demek ki aklımız bir karış havadaydı! Matematik hocamız bir gün bize bakıp şunu demişti: “Uzayda kaybolmuş astronotlar gibisiniz.” Bu cümle bugün beni güldürüyor. Geniş ama havasız bir ortamda tuhaf alüminyum folyo giysiler içerisinde ve el işaretleriyle bana benzeyen teflon kasklı dalgın birilerine laf anlatmaya çalışırken hayal ediyorum kendimi... Ama geçmişte pek böyle değildi. İncinmiş ve kızgın bir biçimde şöyle iç geçirmiş olabilirim: “Alacağın olsun hoca, yaşam senden hesap soracaktır!”
Bence hocanın cümlesinde elzem olan, insanların yaşamına altı-yedi yaşından itibaren sinmeye başlayan o ruhtu, o ruh! Dahası da var: Bizim tedrisatlarda matematikten anlıyorsanız akıllı ve zekisinizdir, hayatı A’dan Z’ye mantıkla kaplayabilirsiniz; edebiyat, sosyal bilgiler gibi alanlar ise eh işte olan ve basireti bağlanmışların alanı. Şu astronot ekibi.
Bir “eh işte” vatandaş olarak yıllar sonra Joseph Campbell’in mitoloji ve uzayla ilgili olan kitabını okurken daha farklı düşüncelere kapıldım. Nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecekti. Vazgeçip hayallere daldım. Uzaya, yaşanandan farklı mekan ve zamanlara, düşlere tam manasıyla geçemeyişimizin temel nedenlerinden birinin sadece kendimizi değil matematik gibi devasa ve görkemli bir alanı kendi dar görüşümüze tutsak etmek olduğunu varsaydım. Matematik ne Levent’in ne de Bülent’in hayatına sıkıştırılamayacak ölçüde engin, her birinin tuttuğu balıklarla boğazımıza dizilecek demir lokmalar olamayacak ölçüde hayatın içinde olan bir kavramdı.
Elbette dahası da vardı: Hep birlikte sonsuzluktan sıtkımız sıyrılmıştı ve ayaklarımız frendeydi: “Darbe olmasın da yeter!” Belki bu yüzden sonsuzluk tehdit ediciydi ve hayra yorulamazdı! İşte o zaman astronot olmak isteyen çocuklarımızı kaldırım mühendisi yapmaya mahkum eden bütün denklemleri bir edebiyatçı olarak yeniden düşünmek istediğimi farkettim. Bunu da ilk kez torun Mert’e söylemeye karar verdim! Hayatta başka başka şifreler, modlar vardı galiba ve bütün bunların tümü yaşamı farklı açılardan görebilmek içindi. Hayır, hayır şunu demek istemiyorum: “Hepimiz demokrat olmak zorundayız!” Aslında olsak hiç fena olmaz! Ama derdim şu: Yaşayıp giderken birbirimizi her türlü takıntımızla boğazlıyoruz, süngüleri takarak güne “hayat memat meselesi” diyerek saldırıyoruz ya, buna pek gerek yok diyorum...
Yıl 2009. Uzayı görebilmek, dahası uzayın içinde korkmadan kaybolabilmek için “ilginç” tercihlere ve öykülere ihtiyacımızın olduğuna inananlardanım. Böyle bir mantık kafamda gezinip duruyor ne zamandır:
Bakarsınız balık-lar bir gün kavağa çıkar! Ve 3-6-12... derken sonsuza erişiverir sayıları.

DİĞER YENİ YAZILAR