Her şey, içlerinde Hakan adlı çocuğun görmek istediği bir düşle başlamış. 14-17 yaşlarındaki halinizi hatırlayın. Hakan da öyleymiş. Polise taş atmaktan 11 ay önce tutuklanan, çıkarıldığı mahkemede sadece adı sorulup tekrar içeriye konulan Hakan, arkadaşımın dediğine göre gökyüzüne bakmayı pek seven bir çocukmuş. 11 ay, dile kolay! Üstelik en az 20 yıl daha yatma ihtimaliniz varken...
İnsan aklı bu, bazen ne yapacağını şaşırır, bazen olmadık durumlar aklına takılır. Zamanla bulundukları koğuşun tavanından geçen gri boruları, bir uçağın gökyüzünde geçip gittikten sonra ardında bıraktığı izler olarak görmeye meyletmiş bu genç çocuk ve günlerinin çoğunu tavandaki boruları seyrederek geçirmeye başlamış.
Başlangıçta koğuştaki arkadaşları onunla dalga geçmişler. Ama sonra tavandaki kalorifer borularını, gri bir cezaevinin hayatlarına kasteden uzantıları olarak algılamak yerine hayatlarında hiç binmedikleri uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz izler olarak görmek daha heyecanlı gelmeye başlamış onlara da. 20 çocuk, dile kolay, oturup boruları seyrediyorlarmış saatlerce, bu saatlerden günlere atlıyorlarmış kolayca.
Issız bir adada gibi
Dahası da olmuş. Her şey birbirine karışmış. Borular, çizgiler ve sorular... “Uçmak nasıl bir şey acaba? Uçarken ne yaparsın? Şu kalın çizgi hangi uçağa aittir dersiniz? Nereden gelip, nerelere gider? İçindeki yolcular ne yapar uçarken, korkmazlar mı, kim kime ne der o sırada ve niçin? Şu çizgiyi bırakmış uçağın şoförü ben olsaydım ne yapardınız? Bunlar maça da gider mi? Ya çocuklar? Onlar? Kimbilir ne yer, ne içerler?”
Sorulara bakıp, boru ve çizgileri unutmuş çocuklar. Günler gecelere, geceler haftalara devrilmiş. Ya da soruların kendilerine bakmasına izin vermişler de nerede olduklarını unutmuşlar. Güvenlik güçleri bunu bir protesto olarak düşünmüş ve tahmin edeceğiniz üzere gereken “sıkı” tedbirler alınmış. Her türlüsü... Ancak çocuklar vazgeçmiyormuş. Zamanı ve mekanı unutmuş, sadece tavana bakıyor ve kendi aralarında mırıl mırıl konuşuyorlarmış.
Yine bu konuşmalardan birinde Hakan’ın şunu dediğine tanıklık etmişler; “O uçaklardan birine burada olduğumuzu mutlaka belli etmemiz lazım!” Bu cümleden anlaşılacağı gibi Hakan ve arkadaşları kendilerini ıssız bir adada görüyorlarmış artık, kazayla düştükleri, terk edilmiş bir adada. Kimse, “Sen ne diyorsun be Hakan kendine gel, kafayı mı yedin!” dememiş. Tam tersine içlerinden birinin önerisine pek sıcak bakmışlar; “Ateş yakalım!” Ancak bu parlak fikir, tahmin edeceğiniz gibi, biraz tehlike arz ediyormuş ve vazgeçmişler hemen. Bunun yerine koğuştaki battaniyelerini, çarşaflarını, üzerlerindeki gömleklerini biraraya getirmek ve sihirli olduklarına inandıkları bir cümle yazmak çok daha cazip gelmiş. Sihirli dediğime bakmayın, Hakan ve arkadaşları hayattan yana çok da fazla şanslarının olmadığını biliyorlarmış zaten. Biliyorlarmış bilmesine de yine de inanmak istemişler.
Hatta bu özlemlerinin siyasi bir eylem olup olmadığını tartışmaya gerek duymayan koğuşlara da yayıldığını görme şansına sahip olmuşlar. 11 aydan beri ilk kez kendilerini iyi hissetmiş ve hayata bağlandıklarını düşünmüşler.
Şimdi burada arkadaşıma dönmek istiyorum. Arkadaşım THY uçağıyla Diyarbakır’a yolculuk yaparken uçağın inişe geçtiği sırada gördüklerine inanamamış. Bir anda “Acaba Van Gölü’nün üzerinden mi geçiyoruz?” diye bir hisse kapılmış. Ne yanında uyuyan yolcu ne de ısrarla çağırdığı hostes ona aldırmamış. Boş yere nefes tükettiği ile kalmış.
Bizimkisi şaşkın şaşkın bakıyormuş aşağıya. Kimseye derdini anlatamamak içine dert olmuş.
Onlarca çocuğun sesi
Tahmin edeceğiniz gibi olmaması gereken yerde bir su birikintisi ve bu birikintinin üzerinde bir ada parçası belirmiş pencerenin altında! Dahası da var... Adadan suya eren kahverengi hatlarla beliren bir cümle varmış ki değil uçaktan uydudan bile seçilebilirmiş varlığı.
Sessiz, sakin ama insanı dürten bir cümleymiş:
“En az sizler kadar masumuz.”
Uçaktan iner inmez koordinatları kendince verdiği belediyedeki görevliden şu cevabı almış: “Sözünü ettiğiniz yerde deniz yok, su da yok!” Gel zaman git zaman arkadaşım çocukların bir biçimde başardığını anlamış!
Dahası, mafyaya bulaşmadığınız surette masumiyetin suça, suçun sahipsizliğe, sahipsizliğin yalnızlığa karıldığı bir ülkede Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ndeki çocukların kelamını almış, bana getirmiş. Çocuk Mahkemesi yerine çoğu Özel Yetkili Ağır Ceza mahkemelerinde yargılanacak olan umudunu yitirmekte olan gençlerin sesi bu. Adana, Diyarbakır gibi illerde eylemlere katıldıkları iddiası ile suçlanan onlarca çocuğun sesi. Ben de size iletiyorum.
“En az sizler kadar masumuz”
Ben sadece elçiyim. Bir arkadaşımın şahit olduğu bir olayı aktaracağım size
Haberin Devamı

