Yeniden...

8 Mayıs 2009

Yaklaşık 4000 vuruşluk bir yazıda bunun nedeni tam olarak bulunamaz. Ama yine de açıklamaya çalışacağım. Bir şey vardı. Yutkunmamıza engel olan derbeder bir ıssızlık. İçin için biliyorduk ki bizden çalınanın yalnızlığıdır bu. 30 yıl böyle geçmişti. Dımdızlak ortada kalmıştık. Umut, gerçeklik, şimdi ve sonrası adına, öylesine büyümüştük. Tomris Uyar’ın bir öyküsünde kahramanı Yazgülü’ne sordurttuğu gibi: “Bana uzun yıllar yetecek bir geçmiş elde edebilmek için neler yapabilirim acaba?”Bizim geçmişlerimiz de böyleydi işte: Yaşamımıza dar gelen, bu yüzden de yok saydığımız anılar silsilesi. Bu çorap söküğünün ana ilmeğinin 1977 yılının 1 Mayıs’ı olduğunu farkedebilmek için geçirilen onca yıl...1 Mayıs 2009’da meydana giren insanların sloganlarında yüreğimizi beterinden burkan hummanın nedenlerinden biri bu vurdumduymaz sürecin hafızalarımızda yarattığı travma ve boşluk hissiydi... Ama daha ötesi mevcuttu. Bayraklarıyla meydana giren yaklaşık beş bin kişi ve sloganları “İşte Taksim, işte 1 Mayıs” ile yok sayılan geçmişi yerinden oynatmış, toplumsal belleğimizdeki o tozlu kapının sihirli sözcüğü oluvermişti... Zaman mekana karışmış, metruk film orada kopmuştu. O ana kadar makul bir heyecan dalgasının içindeydim. Sonra olan oldu; alkışlarla birlikte bambaşka bir boyuta geçiverdim. Boğazımda biriken birkaç tuhaf hıçkırıktı hepi topu. Ama oluverdi işte. Taksim o zaman kendi içinde metronun dibinden de dibine vuran büyük bir abise döndü. Derin, kimsenin aynı kalamayacağı bir dip, bir sırdı. Yuvarlanıverdim o kuyuya, döl yatağına. Sanki otuz yıllık bir geriye sarıştı bu, her şeyi taptaze gözlerimin önüne getiren zamanın içinde bir yolculuk. Meydandan aşağı inen boşluk, sadece havaya sıkılı yumrukları, özgürlük inancını değil, edinilebilecek en önemli gerçeği “bir insanın geçmiş duygusu” fikrini de sunuvermişti bana. Bir tür Alef’di; her şeyi onda gördüğümüz Borges’in Alef’i. Bildik bilmedik orada, ona tabi ve oydu. Tüm zamanlar, çocukluğumuz, hayallerimiz, geçmişimiz, hatta bu geçmişe nezaret edecek olan geleceğimiz... Tarihle birlikte her şeyi sezebildiğimiz yerdi o derin Taksim, abis. Geçmişle birlikte başka neyi mi gördüm orada, o karanlık çukurda, dipte? Eğer olabilseydi bir geçmişimiz yani 1 Mayıs 1977 katliamı yaşanmasaydı 1 Mayıs 2009’un nasıl yaşanabileceğini gördüm. Farklı bir bugündü, ne yalan söyleyeyim. 2009’da yeniden özgürdükDahası, gerçekten özgürdük. Meydanda yüzbinlerce kişi vardı. Camcısı, hemşiresi, yazarı, çizeri, gazetecisi, üniformalarını çıkarıp eğlenceye gelmiş olan polisi, politikacısı, öğretmeni, öğrencisi, eşcinseli, anarşisti, emekçisi, emeklisi, ev kadını, doktoru, pastacısı, fırıncısı, çiçekçisi, imamı, genci, yaşlısı, şusu, busu. Dünyanın binbir türlü şarkısına eşlik eden dev bir orkestra vardı sular idaresinin orada. Bin dilden şarkılar söylüyorduk hep birlikte. O sırada çevredeki yüksek binaların tepesinden çiçekler boca edildi üstümüze. O kadar doğal ve o denli kendiliğindendi ki her şey. Cennet, meydandı; ruhlarımız şimdiki zamana aitti ve rahattık. Demir attığımız liman kendimiz olabilmenin gücüydü. Söylediklerimizde, yazdıklarımızda özgürdük. Söyleyeceklerimizde, yazacaklarımızda daha da özgür. Daha henüz söylenilmemiş, yazılmamış o berrak hayallerde, o berrak hayallerden beslenecek muhteşem gerçeklerde çok çok daha özgür. Şakalarda, sululuklarda, ayyaşlığımızda, serkeşliğimizde, şamatada, dostlukta, sevgililikte, mesleğimizde, ciddiyetimizde, seçtiklerimizde, seçmediklerimizde, değiştirdiklerimizde, değiştiremediklerimizde... Çok rahattık, çok. Zaman bizimdi, bize göreydi; bizlerse sonsuz zamanın yandaşlarıydık; şimdiki zamanın ruhu yaşamın alınteriyle nakışlı asaleti ve mucizeye dayalı kudretiydi.İşte öyle bir 1 Mayıs 2009’du gördüğüm. (.....)Sonra içine yuvarlanmış olduğum o derin boşluğa bakarak hayalle gerçek arası tuhaf bir şeyler mırıldandığımı hatırlıyorum. Uçsuz bucaksız başka bir bilinmezdi karşımdaki. Yazmakla yaşamak arası bir aksisedayla bana karşılık verdi. Yazmakyaşamakyenidendoğmak... Böyle bir şeyler. Biraz daha dikkat edince şöyle bir cümleydi sanki: “Olup bitenlere rağmen anaların ak sütü gibi her şeye başlanabilir yeniden.” (.....)Yazının eş zamanlı vurgusu için sevgili dostum Karin Karakaşlı’nın bugün Radikal 2’deki yazısına bakmanızı öneririm...Ve tuhaf bir denklem daha: Türkiye PEN Kadın Yazarlar komitesi 2-3 Mayıs’ta Mardin’deydi. “Taşa nakışlı hayat ve edebiyat” demiştik başlığımıza... Bilge köyünde yaşananlardan sonra mezar taşlarına yazılmış kaderi de yeniden, yeniden düşünmek farz oldu.

Devamını Oku

Yaşamak

1 Mayıs 2009

Göreslemek, yerel dille söylemek gerekirse özlemek demek. Düşününce ne kadar çok şeyi göreslemekteyiz aslında, değil mi? En çok da yaşamayı. Geçtiğimiz hafta sonu bir mola verdik ve edebiyatın yaşamla kurduğu bağı keşfettik bir kez daha; bir grup yazar olarak Trabzon’da Trabzonlu okur ve yazarlarla buluştuk. Bir sürü şey konuştuk, güldük, söyledik. Gözlerimiz, ruhumuz, aklımız, mizah gücü yaşam bendini aşan bu ilimizin politikada da aynı mizah duygusuyla neleri aşabileceğini terennüm edip durdu. O meşum mizahın tam da yaşama eklendiği yerde her türlü yüzleşmenin, bir köşeye sıkıştırılıp aynı sözcükleri yinelemenin ötesine taşabileceğini farketmemek mümkün değildi. Trabzonlu edebiyat ve kültür insanları bize anlatıp durdukları o muhteşem fıkraların ardından hep aynı şeyi yinelediler: Çaresiziz. Ya da buna benzer duygularla çevriliydiler. Kenteki toplumsal savrulma bir yana Ogün Samast’ın yükünden gerçekten yorulmuşlardı. Sahi bizler için yaşamak nedir?Gerçi hangimiz sırtımıza binip duran bu yüklerden yorulmadık ki! “Bu ülkeden bir şey olmaz, bu ülkeye bir şey olmaz” mantığının bu ülke insanını yaşamın, yaşamanın neresinde gördüğünü merak ediyoruz. Bir hafta içersinde yaşadıklarımız bir kuzey ülkesinin bir yılda yaşadıklarına denk. Yaşamak dediğimiz niteliği daha yüksek bir eylem olmalı. Olmalı da kim kaybetmiş ki biz bulalım!Her şeyin savrulduğu bir coğrafyada, hemen her şey ayaklarımızın altından kayarken neyi özleyebilir, bekleyebilir, dahası umabiliriz? Bu talihsiz döngü içersinde yaşamak neye denk düşer? Sahi nedir bizler için yaşamak? Hayata döndürme “operasyonlarının” zamanında ölüme ferman çıkardığı, sonunda dönüp kendi kuyruğunu yakaladığı bir çıkmaz sokak mı? Hayata dönüş nedir; hiç sorduk mu bunu kendimize? En azından o zamanlar? Kimseden yana olmak, kimseyi haklı çıkarmak, suçu şekilden şekile sokmak için değil; sadece bunu sorduk mu? Nedir “hayata dönüş” diye? Yaşamı vaat ediyorsanız, sunduğunuz yaşam olmalıdır karşınızdakine. Yaşam deyip ölüme davetiye çıkarırsanız ölümle birlikte yüzyıllara yayılacak bir nefreti de beslemeye başladınız demektir. Gencecik bir insanın kendi hayatını yok sayarak bir canlı bombaya dönüşme kipinde yatan nefretin ve kinin ucunu göremezsek bir toplum olarak en azından bir asır daha ölüme yatmaya devam edeceğiz demektir. Elbette amacımız yeni nefret ve kin duyguları yaratmamaksa... Zira karanlıktan, ölüm kokusundan, fesatlıktan, öfke ve kinden beslenmek ve çoğalmak ne kadar da kolaydır, bir hatırlayalım...Seçimimiz yaşam olacaksa; o zaman hakkını vererek yaşasak güzel olmaz mıydı? Ne yalan söyleyeyim, adına bıkma, yorulma, yaşlanma, ne derseniz deyin sohbet ettiğim kuşaktaşlarımın çoğunda aynı kanaat hakim: Mutlak ve değişmez olan bir gerçekliği göresliyoruz! Mutlak ve değişmez olanı bir devletin polisiyle, hukukuyla insanlarına sunduğu şefkat olarak hatırlamak ve yaşamak... Bu alana çok ihtiyacımız var. İşin özü: Bu alı al moru mor ciddiyetten çok yorulduk. F tipi hallerden: Şu havada, karada, suda, içerde, dışarda, sınırda, okulda, sokakta fıttırtılan hayat tiplerinden... Ölü canlara dönüşmekten.Bu yüzden Erdal Eksert’in dizesine “YAŞARIM diye hiç düşündün mü bugün” diye sormak istiyorum. Zira “göreslediğimiz” aslında bu. Yaşamı elinden çalınmakta olan insanların “evet tahmin ettiğiniz gibi hırsız olan benim ve yaşamımı çalmaya geldim” demesi. Sonrasında yaşama sere serpe uzanmak... Ve hakkını vererek korkmadan, korkutmadan insan gibi YAŞAMAK.

Devamını Oku

Kim ne kadar özgür?

24 Nisan 2009

Kaçanlar? Kovalayanlar?Salvoyu sevenler mi özgür?Ya özgürlüğü bir ömür boyu arayanlar?Kendi özgürlük fikrinde bile özgür olamayanlar?Özgürlüğünü başkasının özgürlüğüyle sınayanlar?Çehrelerini, seslerini başkalarının çehreleri ve seslerinden kaçıranlar, sakınanlar?Güzel cümleler sarf edip, sarf ettikleri cümlenin her sözcüğünde boğulanlar?Kendini en hakiki sayanlar?Kendini en hakiki sayanları aşağılayanlar?Vurup kıranlar?Kırıp dağılanlar?Dağılıp toparlayanlar?Toparladım derken pot üstüne pot kıranlar?İçerdekiler, dışardakilerMerkezdekiler, kenardakilerMuhafazakârlar, liberallerBenler, ötekilerÖtekilerin benlerine toslayanlarHayatta hiçbir şeye toslamayanlarToslamadığını sananlarToslamadığına inananlarBaşarılılar, markalarHayatı bir gül bahçesi gibi algılayanlar?Yoktan var edenler?Bahçevanlar?Çiçekler?Otlar?Vardan yok edenler?Hıyarlar?Zerzevatlar?Önemli şahsiyetler, önemsizler?VIP’ler, ensesi şişikler, her daim her yerde magazin takılanlar? Yutanlar; yutturanlarHayatı mazgal deliklerinden seyredenlerEn derin düşünenler, en sığ dilenenlerDoğulular, BatılılarBatıklar, doğamayanlarEn sırra kadem basanlarEn alameti farikası bilmem ne olanlarEn enlerEnsizlerBedensizlerRuhsuzlar; cinleri tepesinde dolananlarÇulsuzlarYoksunlarYoksullarVahim durumda olanlar; vahamet arzedenlerArz edenler, rica edenler, kul köle olanlar, hutbe indirenlerGörünenler, görünmeyenlerÖnemsenmeyenler; önemsizleştirilenlerBilenler; bilmeyenlerBildiklerini bilmeyenlere anlatanlarAnlatır gibi yapanlarKonuşan kafalarHiç anlatmayacak olanlarSusanlar... Çaresizce susanlar.İç geçirip susanlar. Kim özgür? Kim değil?Bu kadar kavram karmaşasını taşıyamadım bu hafta ve Ingeborg Bachmann’ın “Malina”sını tekrar okudum. Bachmann der ki: “Bir gün gelecek insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını unutacaklar. Bir gün gelecek insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar.” “Yakın Geleceğin Mitosları”, “Süper Kent” gibi kitaplarıyla tanıdığımız J.G. Ballard’ı da kaybettik. Ballard, 2. Dünya Savaşı’nda küçücük bir yaşta tutsak düşmüş ve dünyayı bu tutsaklığın izleriyle kurguladığı yapıtlarıyla bizlere anlatmıştı.O dünyadan ürkmüştük. Oysa Ballard aslında insanı insana taşımış, bugün yaşamakta olduğumuz dünyayı sezgileriyle çapaksız biçimde betimlemişti.

Devamını Oku

Hızır’la Tansel

10 Nisan 2009

Bir müddet bakakaldık Medyatava’nın haberine. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi Hızır’la bir kez daha hatırladık, sustuk... İlk aklıma gelen anne ve babasıyla yaptığı o gemi yolculuğu oldu. Oturup anlatmıştı bir keresinde. Denizi ve dalgaları seven insandı. Sırf bu yüzden bile sevilesiydi Hızır. Ama öğrendiğim haberle birlikte daha ötesi vardı, içimi dalgalandıran. Ayvalık’ta sonlanan bir hayatta birbirinden ayrı düşünemeyeceğim iki insanın aniden sonlanan, dondurulmuş bir film karesini andıran masalı da mevcuttu... Hızır’la Tansel.Hızır’ı Tansel’le tanıdım. Tansel’le tanışıklığım ise medyaya alternatif olarak yaratılan bir Sokak dergisi vardı bir zamanlar, oradan. Kendim o dönemde haytanın teki olsam da birçok nitelikli gazeteciyi yakından izleme şansına sahip olmuştum Sokak’ta: Tuğrul Eryılmaz, İpek Çalışlar, Nadire Mater, Oral Çalışlar, rahmetli Nesrin Arman, Metin Sever, Mehmet Açar, Tansel... Türkiye yine çok sertti ama biz farklı bir havayı soluyorduk... Tansel’le bu ortamda başlayan dostluğum günün birinde “Gel nikah şahidim ol” demesiyle daha farklı bir boyuta erdi. İlkbaharın yaza evrildiği bir gündü galiba, Doğancılar’daki bir binada onların nikah şahitlerinden biri oldum. Diğer nikah şahiti ise yazar dostum Sokak’ın müdavimlerinden Esmahan Aykol’du. Huzur içinde uyu...İlk kez orada gördüm Tansel’in yanındaki muzip insanı, Hızır’ı. İki sevgili, birbiri için doğmuş iki insan, iki dost, hatta hayata mahkum edilmiş iki kardeş, sanki Hansel ve Gratel’diler onlar. Bana öyle geldi ki masaldaki ekmek kırıntıları biz arkadaşlarına sundukları birer yaşam tılsımıdır. Diğerlerini bilmiyorum ama ben onların alçakgönüllük ve sevecenlikle bıraktıkları izleri takip ederek adına zaman zaman ev, zaman zaman mesleki aşamalar denebilecek, farklı bir sürü tuhaf yere bakabildim. Şu kara göründü halleri! Kendi tabirleriyle söylemek gerekirse: Şahaneydiler.Bazı kaçamak zamanlarda müthiş demli çaylarını içtim, sigaralarından uçlandım, seyrettikleri filmlerin yorumlarını dinledim, istersek hemen hiçbir şeyin sonlanmayacağı hayalini onlarla kurdum. Yalnızlık paylaşılmazdı ama paylaşılabilecek başka şeyler mevcuttu... Kaçamaktı bu anlar ama bana yetmiş artmıştı bile!Güzel, kırıntı tadında ilkbahar günleriydi o zamanlar. Sahiden geçmişin böyle bir tadı var mı? Hay Allah...Ya şimdi? Oğlum, bizler cenazeden döndükten sonra “Hızır abiye çok üzüldüm anne” dedi. Sonra aniden gülümseyiverdi ve bir koşu gidip vakti zamanında Hızır’ın ısrarla ona verdiği karlı cam küreyi dağınık dolabının gizli köşelerinden bulup çıkardı. Onunla cam küreyi ters çevirdik, bir nisan gününde kürenin içinde dolanan karlar üzerimize yağmaya başladı. Hayalin, çocukluğun, büyümeye ayak diremenin, muzipliğin eşsizliğiydi üzerimize yağan. Hızır’dı. Tansel’di. Hüzündü. Ama en çok Hızır ve Tansel’in ortak güzelliğiydi. Bu yaşamda her kula nasip olmayacak bir şeyi paylaşmışlardı bu iki insan: Yaşamı. O yaşamdı üzerimize yağan. Ya da sonsuzluk. Bu sonsuzlukla birlikte üşüşen adlar, anılar...Daha ne olsun!Ve şimdi: Huzur içinde uyu Hızır, huzur içinde yürü Tansel.

Devamını Oku

Olağan-içi, kendi halinde ve mazbut

3 Nisan 2009

Kitabı dilimize Zeynep Bengü kazandırmış. Perec’in gazeteler ve gazetelerdeki haberlere gönderme yaptığı ilk yazısının bazı bölümlerini birlikte okuyalım: “Gazeteler gündeliğin dışında her şeyden bahsediyor. Gazeteler beni sıkıyor, bana hiçbir şey öğretmiyor. Anlattıkları beni ilgilendirmiyor. Ne beni sorguluyor ne de sorduğum sorulara ya da sormak istediklerime cevap veriyor!” Perec’e bir kez daha aramıza hoş geldin diyoruz! Sonra sıra şu soruya geliyor: Gazetelerde gündelik olmayan nedir gerçekten? Bizim olmadığımız bir zaman ve mekan mı? İşin aslı gazetelerde bunu buluruz bol bol. Politik haberler için bile böyledir! Ötesi daha da akıl almazdır! Şaşaalı hayatlar, imkansız gibi görünen anlar, olanca kuvvetiyle düş sınırlarını zorlayan kazalar, olasılık dahilinde olmayan ilişkiler, oldu bittiye getirilemeyecek boşanmalar, ünlü hamilelikler, ünsüz ama aksiyonlu düşükler; kısaca şu adamın köpeği ısırdığı haller. Hatta adamın aslında yedi sülaleden kuduz olup ısırdığı cins kanişler ya da kadersiz sokak itleri... Ve buna ek olarak “ee halk bunu istiyor” çıkarsaması. O halk kim, bilen var mı? Ekran arkasında, gazetelerin mutfağında bu biliniyor da, neye göre bilindiği konusunda kafamız tam net değil. Ekran ve gazete sayfalarını albenili birer vitrine dönüştüren, halkın bu işi gerçekten böyle görmek istediği yönündeki bağımsız iradesi mi yoksa medyanın halkı böyle görmek istediği gerçeği mi? Orası biraz karışık, işte!Şu seçim konusunda yapılan onca anketin biri de geniş çaplı bir biçimde halkın görmek istediği gazete için yapılsa sizce aynı sonuçlara varmak mümkün olur muydu? Örneğin, gazeteler anlamında soruyorum, 1980’li yıllarla 2000’li yıllar arasında ne değişti, sizce? Halkın sezgisi? Sağduyusu? İyiniyeti? Duygusallığı? Vefası? Son seçim sonuçlarında gördük ki bunların hepsi bu toplumda mevcut. Ancak iş burada bitmese iyi olur. Zira sorun sadece partilerde değil. Sorun sistemin kendisindeki çürükte. O sülfür kokan çürükte. Talanda, rüşvette, aşağılamada, yalanda, hamili karttaki kişi yakinim olur üslubunda.Oysa Perec’in altını çizdiği gibi “kökenini unuttuğumuz, su götürmez gibi görüneni sorgulamak” güzel olmaz mıydı? Ya da şu: Besbelli “Hayatımızı düşleri olmayan bir uykuda geçiriyoruz. Ama o hayatımız nerede? Bedenimiz nerede? Mekanımız nerede?” Gerçekten de bunu bilmek en insanca ve en doğal olan hakkımız değil mi?Ya şuna ne dersiniz: “Gerçekten olup bitenler, yaşadıklarımız, ötesi, bütün geri kalan nerede?” Kim, bunu, ne hakla ve ne zaman bizden çaldı; bunu bilmek iyi olmaz mıydı? Bizler ne zaman bu kadar önemsiz ve değersiz hale getirildik? Sadece bunları bilmek ve kimseye öfkelenmeden yeniden yaşamı kucaklamak... Evet, bize ait olanı, olağaniçini istiyor olsaydık: O zaman düşçü mü olurduk?Evet bu bir düş olurdu. Ama bir toplumun kendini varedebilmesi için en çok ihtiyacı olan şey düşlerdir, değil mi? O çok konuştuğumuz siyaset bile, düşlere ve sanata eşlik ettiği zaman ışıltılı bir gerçeğe döner, yani yaşama, yani olağaniçine, halka ve insana. SON SÖZErzurum H tipinde bulunan siyasi hükümlü ve tutuklular kendilerine uygulanan hukuk dışı, onur kırıcı ve insan haklarına aykırı uygulamaları protesto için son çare olarak 23 Şubat 2009’dan bu yana açlık grevinde. Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamaların ortadan kaldırılmasının bir toplumu gerçekten özgür kılabilecek en önemli adımlardan biri olduğunu yeniden hatırlayalım.

Devamını Oku

Sevgili Latife Tekin

27 Mart 2009

Moda Sineması’nın ücretsiz seminerlerinden birindeydik. O yaşları bilirsiniz. Her eşik, her eşya, her koku önemlidir ve hatırlanasıdır. Galiba SODEV’in düzenlediği bir etkinlikti. Salon tıkabasa doluydu. Edebiyatın gündelik hayat ve siyasetle insanları kuşatabildiği o tuhaf zaman dilimi! Edebiyatın marka işi olarak algılanamayacağı, yazarın işlevselliğinin bertaraf edilemeyeceği o dönem, kısaca farklı bir dönem. Ancak alabildiğine siyasi, ürkütücü derecede siyasi, yine de daha iyi günler göreceğiz umudunu içimizde taşıdığımız; gençlerini önemseyen, asmak yerine yaşamla barıştıracak bir sistemi özlediğimiz o kesit. (Yanarım yanarım şu işin ortasını herkesi asgari noktada buluşturacak biçimde bir türlü bulamadık ona yanarım...)O dönemde havalandırma yok; varsa da pek işe yaramadığı kesin. Terliyoruz; nefes alamıyoruz ama bekliyoruz. Yoğun bir üniversiteli öğrenci topluluğu var salonda. Güneşli bir pazar günü. Dışarda yapacak onca şey olmalı; ama biz inatla oradayız!Sonra Latife Tekin konuşmaya başladı. “Sevgili Arsız Ölüm”ün o muazzam genç yazarıydı karşımızdaki. Anlattıkları yaşamla ilgiliydi. Derken salondan biri müdahale etti sözlerine: “Karnım açken bu söylediklerinizi nasıl düşünebilirim!” Latife Tekin devam etti. Şimdi tam hatırlamıyorum söylediklerini ama özet olarak şuydu dedikleri: “Tam da bu yüzden yaşamı düşünmeliyiz!” Sağolasın Gümüşlük’ün masalcısıOna uzak bir yerde oturuyorduk; ama gözlerindeki ışıltıyı oturduğum yerden seçebiliyordum. “Yazarlık bu işte” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum: Yaşamı coşkuyla sorgulayabilmek ve sorgularken yaşamdan vazgeçmemek...Vazgeçmemek... Bu önemli bir perhizdir, bilen bilir ve bir dizi de güzel (!) bedeli vardır. Latife Tekin’in geçtiğimiz aylarda Karabük’te AKP’nin enerji politikalarını protesto ettiği için muhatap oldukları, bu hafta içerisinde Bodrum Gümüşlük Prensi’nin tarihi alanlara müdahalesini sorguladığı için söz konusu “prens”in ekibiyle yaşadıkları bu inadının bedellerinden sadece birkaçı ve elbette düşündürücü...Belki Latife Tekin için son derece bunaltıcı tecrübelerdi. Ama ben her defasında Moda Sineması’nın o rutubetli, her türlü mucizeye açık salonunda rastladığım yazarı buldum karşımda. Sanırım şimdilerde sessizliği özellikle tercih eden birçoğumuz için de böyle. O yazarı buldum, evet. Günümüzde yazarın işlevini unutturmaya kalkan her türlü karabüyüye karşı yaşamın gücüyle yaşamı sorgulayabilme direnci, gerçeği, hakikati, efsunu, ne derseniz deyin, onu buldum. Yazdığı onca güzel kitabın yanı sıra, sırf bunları bize gösterdiği için kendisine müteşekkirim. Sağolasın Gümüşlük’ün masalcısı...SON SÖZ:Hazır sırası gelmişken küçük bir not ekleyeyim: Ülkemizde 19 ilde toplam 47 yeni kömürlü termik santral yapılması planlanıyor. Bu şehirler şunlar: Adana, Balıkesir, Bartın, Bolu, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Edirne, Hatay, İzmir, Kocaeli, Kütahya, Mersin, Sakarya, Samsun, Sinop, Şırnak, Tekirdağ ve Zonguldak. Bu doğa için bir katliam. İklimimizi ve sağlığımızı etkileyecek bir son. Greenpeace http://www.solukal.org adresinde devam eden kampanya ile bu felaketin önüne geçmeye çalışıyor. Aklınızda olsun. İmzaya açılmış bir proje bu.

Devamını Oku

Koyun can derdinde

20 Mart 2009

Söz konusu olan malzeme toplumsal dokular tarafından durmadan sağa sola çekiştirilir, şekillendirilip kalıplara dökülmeye çalışılır. Ne tuhaf değil mi, sadece günümüzün değil çok eski çağların hareketidir bu. İnsan hayvanın tekidir, terbiye ve disipline muhtaçtır; elbette bir an önce doğru yola getirilmelidir! Doğrusu ya, bu konu çerçevesinde epey incindik, alındık tarih boyunca. Ne de olsa insan meselelerinin kırılgan bir yapısı vardır! Son günlerde kürsü önünden bizlere seslenen insanların sözcük dağarcığına dikkat ediyorsunuzdur. “Hayvan” sadece bunlardan biriydi. Hayvanları sevmediğimizden ya da küçük gördüğümüzden değil; söz konusu zihniyetin bizi güya düşürmeye çalıştığı durumdan ötürü kafamız attı! Teatral bir gösterinin ardından sahnedeki milletvekili saçını başını yolarak “hayvanız biz hayvanız” diye bağırdı. Belli ki kendisini de kullanıma açık bir insan malzemesi olarak görüyordu. Bu sefer açıkça malzeme edilen insan kanıydı. Sonra farklı bir şey oldu! Bu geleneği bozan bir şey! İnsanı malzeme olmaktan çıkaran bir duruş sergilendi! Aman Allahım! Ünlü bir şovmen çıkıp bize şöyle seslendi: “Koyunsunuz siz koyun!” Anlamakta zorluk çektik, başta. Ama sonra jetonumuz düştü. Bu bir işaretti! Kesinlikle sarsıcı bir imdi. Yıllar boyunca sunduğu programın o görkemli içeriğine karşı çıkmadığımız için mi bizi böyle tanımlıyordu yoksa? Şaşırmıştık. Koyunduk ve değişmeliydikGerçekten sonuna kadar haklıydı. Biz koyunduk, koyun! Para kazanmak için kendisine mel mel yalvaran insanlar üzerine kurulmuş o program için artık konuşmalıydık. Bir şeyler sarfetmeliydik, iki üç sözcük. “Bu ekranda sergilenen içimizi acıtıyor, biz bu muameleyi hak etmiyoruz” demeliydik. Haklıydı, koyunduk biz. Bir gecede dünyalar kadar para kazanmayı hayal ederek değil de şimdiki zamanımızı dünyayı değiştirmek için tasarlamalıydık, artık. Züğürt tesellisinden vazgeçmeliydik. “İnsan bir malzeme değildir ve hiçbir sıfatla katledilmemeli” demeliydik. “Yarışmada sağa sola bulaşık makinesi dağıtmanın seçim propagandasından farkı ne ki?” diye sormalıydık. Formül çok yalındı aslında: Kimisi oy isterdi kimisi rating!Çok haklıydı çok, koyunduk biz. Besbelli demokrasinin çoğunluk değil çoğulculuk fikrine inanıldığı için sarfedilmişti bu söz: Koyunlar! Ve besbelli dahası da gelecekti. Duyduklarımıza gerçekten inanamıyorduk. İDO neydi ki! Sütlüce’de yaşanan, emniyet güçlerinin “bastır tazyik” operasyonuna, faili meçhul cinayetlere, küçücük çocukları terör mahkemelerine mahkum eden zihniyete de dur diyebilecektik demek ki. Dahası da vardı: Çocuk ve kadınlar tecavüz mağduru olmayacak, medya ya da televizyon kadın bedenlerini edevat biçiminde vitrinleyerek satış yakalamaya çalışamayacaktı! Artık birilerine göz açtırmama zamanıydı...Ne kadar haklıydı: Koyunduk. Ve değişmeliydik.Özgürleşmenin yolu hayır diyebilmekten geçiyordu. Malzeme olarak kullanılmaya hayır! Ah bir inanabilseydik şuna: Gün olur devran döner! Koyun yağ derdindeki kasaba bakar ve şöyle derdi o zaman: Bu oyun burada biter muhterem kasap kardeşim.

Devamını Oku

Sensiz yıllarda

13 Mart 2009

Havalara giremeyeceğim zira direkt bana yazılıp yazılmadığını bile bilmiyorum. Herhangi bir yazıcıdan çıkıp hepinize gönderilmiş de olabilir. Sahi aldınız mı böyle bir mektup? Tek emin olduğum şey şu: 1970 ya da 80’li yıllara atıfta bulunan bir mektup değildi bu; çok yakınımızdaki bir zamanı, 90’lı yılları düşünerek ve sanki birçok insana yazılmış izlenimi veren bir mektuptu.Aktarıyorum:Küreselleşen dünyada ölüm kuyularıSenin saçlarını çaresizce yağmurlara bırakmaya meylettiğin o yıllarda Türkiye adlı o ülkede tuhaf şeyler oluyordu. Sen yoktun, esasen kimse yoktu, kaybetmiştim seni. Çaresizce taşmıştı gözyaşım, karışmıştı yağmura. Yalnızdım, yalnızdık. Güya fırtına bitmişti. Görünürde öyle bir hava vardı ortada. 80’li yıllardaki portre üç aşağı beş yukarı aynıydı 90’lı yıllarda: Piyasaların ithal malla dolduğu, Yuppilerin ortalığı kavurduğu, yeni işadamları fikrinin yurdu 100 voltluk ampul gibi taçlandıracağı inancının hakim olduğu bir dönemin daha yerleşik bir sürece taşınmasıydı, amaçlanan. Yabancı dil bilmenin piyasalara egemen olacağının aşikâr olduğu, zamanın çok çok değerli bir varlık haline dönüştüğü, tüketim ekonomisinin geleceğin metropollerine doğru yürüdüğü ve bu ivmenin toplumda her anlamda hayata geçtiği yeni bir dönem...Sensizdik. Ama o yıllarda bile seni unutmadık. Gerçi sen de yalnızdın. Sahi, sen neyi aradın? Aradığını buldun mu? En önemlisi mutlu oldun mu? Dediklerine göre 1990’lı yılların insanları yaşından önce olgunlaşmıştı, etik arıyorlardı. Kalite olmalıydı. Küreselleşen dünya değerleri tepeden tırnağa sindirilmeliydi. Hayata devam etmek için yeterli miydi ? Neden olmasın? Belki. Bir ihtimal. Bize gelince... Yağmurlu bir geceydi bizi götürdüklerinde. Tıpkı bugün gibi. Karışmıştı isli gözyaşlarım Silopi’nin tozlu yağmuruna. Ve bizleri attıklarında ölüm kuyularına, sonuna kadar sensiz kalacağımı düşünmüştüm. Dipsiz bir kuyuya iteklenmenin karşılığı ne olabilirdi, Türkiye’de, 90’lı yıllarda? Neye denk düşerdi bu? Gelişmek, küreselleşmek, çağ atlamak? Botaş denilen o yer bunun için midir?Neden bilmem, o zaman, işte o zaman, sonuna kadar sensiz kalacağımı düşündüm. İnsan kendi sesiyle avunamıyor çünkü, olsa olsa kendi sesiyle sorularında boğuluyor. Ölüp gitse bile, böyle...Yine de bilmeni isterim ki sensiz yıllarda yaşadım sanma. Yine de sensiz yıllarda unutmadım seni!Ve ne tuhaf...Sensiz yıllarda belki arar da sorarsın diye avunmadım da. İnatla seni bekledim, hep bekleyeceğim. Sen kim miydin? Bir umudumun sende olduğu herkes... Anlıyor musun?

Devamını Oku