Yaşamak

Yaşamam diye; hiç düşündün mü dün?” diye soruyor Trabzon’lu şair Erdal Eksert “Göresledim” adlı şiir kitabında...

Haberin Devamı

Göreslemek, yerel dille söylemek gerekirse özlemek demek. Düşününce ne kadar çok şeyi göreslemekteyiz aslında, değil mi? En çok da yaşamayı.
Geçtiğimiz hafta sonu bir mola verdik ve edebiyatın yaşamla kurduğu bağı keşfettik bir kez daha; bir grup yazar olarak Trabzon’da Trabzonlu okur ve yazarlarla buluştuk. Bir sürü şey konuştuk, güldük, söyledik. Gözlerimiz, ruhumuz, aklımız, mizah gücü yaşam bendini aşan bu ilimizin politikada da aynı mizah duygusuyla neleri aşabileceğini terennüm edip durdu. O meşum mizahın tam da yaşama eklendiği yerde her türlü yüzleşmenin, bir köşeye sıkıştırılıp aynı sözcükleri yinelemenin ötesine taşabileceğini farketmemek mümkün değildi. Trabzonlu edebiyat ve kültür insanları bize anlatıp durdukları o muhteşem fıkraların ardından hep aynı şeyi yinelediler: Çaresiziz. Ya da buna benzer duygularla çevriliydiler. Kenteki toplumsal savrulma bir yana Ogün Samast’ın yükünden gerçekten yorulmuşlardı.
Sahi bizler için yaşamak nedir?
Gerçi hangimiz sırtımıza binip duran bu yüklerden yorulmadık ki! “Bu ülkeden bir şey olmaz, bu ülkeye bir şey olmaz” mantığının bu ülke insanını yaşamın, yaşamanın neresinde gördüğünü merak ediyoruz. Bir hafta içersinde yaşadıklarımız bir kuzey ülkesinin bir yılda yaşadıklarına denk. Yaşamak dediğimiz niteliği daha yüksek bir eylem olmalı. Olmalı da kim kaybetmiş ki biz bulalım!
Her şeyin savrulduğu bir coğrafyada, hemen her şey ayaklarımızın altından kayarken neyi özleyebilir, bekleyebilir, dahası umabiliriz? Bu talihsiz döngü içersinde yaşamak neye denk düşer? Sahi nedir bizler için yaşamak? Hayata döndürme “operasyonlarının” zamanında ölüme ferman çıkardığı, sonunda dönüp kendi kuyruğunu yakaladığı bir çıkmaz sokak mı? Hayata dönüş nedir; hiç sorduk mu bunu kendimize? En azından o zamanlar? Kimseden yana olmak, kimseyi haklı çıkarmak, suçu şekilden şekile sokmak için değil; sadece bunu sorduk mu? Nedir “hayata dönüş” diye? Yaşamı vaat ediyorsanız, sunduğunuz yaşam olmalıdır karşınızdakine. Yaşam deyip ölüme davetiye çıkarırsanız ölümle birlikte yüzyıllara yayılacak bir nefreti de beslemeye başladınız demektir. Gencecik bir insanın kendi hayatını yok sayarak bir canlı bombaya dönüşme kipinde yatan nefretin ve kinin ucunu göremezsek bir toplum olarak en azından bir asır daha ölüme yatmaya devam edeceğiz demektir. Elbette amacımız yeni nefret ve kin duyguları yaratmamaksa... Zira karanlıktan, ölüm kokusundan, fesatlıktan, öfke ve kinden beslenmek ve çoğalmak ne kadar da kolaydır, bir hatırlayalım...
Seçimimiz yaşam olacaksa;
o zaman hakkını vererek yaşasak güzel olmaz mıydı?
Ne yalan söyleyeyim, adına bıkma, yorulma, yaşlanma, ne derseniz deyin sohbet ettiğim kuşaktaşlarımın çoğunda aynı kanaat hakim: Mutlak ve değişmez olan bir gerçekliği göresliyoruz! Mutlak ve değişmez olanı bir devletin polisiyle, hukukuyla insanlarına sunduğu şefkat olarak hatırlamak ve yaşamak... Bu alana çok ihtiyacımız var. İşin özü: Bu alı al moru mor ciddiyetten çok yorulduk. F tipi hallerden: Şu havada, karada, suda, içerde, dışarda, sınırda, okulda, sokakta fıttırtılan hayat tiplerinden... Ölü canlara dönüşmekten.
Bu yüzden Erdal Eksert’in dizesine “YAŞARIM diye hiç düşündün mü bugün” diye sormak istiyorum. Zira “göreslediğimiz” aslında bu. Yaşamı elinden çalınmakta olan insanların “evet tahmin ettiğiniz gibi hırsız olan benim ve yaşamımı çalmaya geldim” demesi. Sonrasında yaşama sere serpe uzanmak... Ve hakkını vererek korkmadan, korkutmadan insan gibi YAŞAMAK.

DİĞER YENİ YAZILAR