Kitabı dilimize Zeynep Bengü kazandırmış. Perec’in gazeteler ve gazetelerdeki haberlere gönderme yaptığı ilk yazısının bazı bölümlerini birlikte okuyalım:
“Gazeteler gündeliğin dışında her şeyden bahsediyor. Gazeteler beni sıkıyor, bana hiçbir şey öğretmiyor. Anlattıkları beni ilgilendirmiyor. Ne beni sorguluyor ne de sorduğum sorulara ya da sormak istediklerime cevap veriyor!”
Perec’e bir kez daha aramıza hoş geldin diyoruz!
Sonra sıra şu soruya geliyor: Gazetelerde gündelik olmayan nedir gerçekten? Bizim olmadığımız bir zaman ve mekan mı? İşin aslı gazetelerde bunu buluruz bol bol. Politik haberler için bile böyledir! Ötesi daha da akıl almazdır! Şaşaalı hayatlar, imkansız gibi görünen anlar, olanca kuvvetiyle düş sınırlarını zorlayan kazalar, olasılık dahilinde olmayan ilişkiler, oldu bittiye getirilemeyecek boşanmalar, ünlü hamilelikler, ünsüz ama aksiyonlu düşükler; kısaca şu adamın köpeği ısırdığı haller. Hatta adamın aslında yedi sülaleden kuduz olup ısırdığı cins kanişler ya da kadersiz sokak itleri... Ve buna ek olarak “ee halk bunu istiyor” çıkarsaması.
O halk kim, bilen var mı? Ekran arkasında, gazetelerin mutfağında bu biliniyor da, neye göre bilindiği konusunda kafamız tam net değil. Ekran ve gazete sayfalarını albenili birer vitrine dönüştüren, halkın bu işi gerçekten böyle görmek istediği yönündeki bağımsız iradesi mi yoksa medyanın halkı böyle görmek istediği gerçeği mi? Orası biraz karışık, işte!
Şu seçim konusunda yapılan onca anketin biri de geniş çaplı bir biçimde halkın görmek istediği gazete için yapılsa sizce aynı sonuçlara varmak mümkün olur muydu? Örneğin, gazeteler anlamında soruyorum, 1980’li yıllarla 2000’li yıllar arasında ne değişti, sizce? Halkın sezgisi? Sağduyusu? İyiniyeti? Duygusallığı? Vefası?
Son seçim sonuçlarında gördük ki bunların hepsi bu toplumda mevcut.
Ancak iş burada bitmese iyi olur. Zira sorun sadece partilerde değil. Sorun sistemin kendisindeki çürükte. O sülfür kokan çürükte.
Talanda, rüşvette, aşağılamada, yalanda, hamili karttaki kişi yakinim olur üslubunda.
Oysa Perec’in altını çizdiği gibi “kökenini unuttuğumuz, su götürmez gibi görüneni sorgulamak” güzel olmaz mıydı? Ya da şu: Besbelli “Hayatımızı düşleri olmayan bir uykuda geçiriyoruz. Ama o hayatımız nerede? Bedenimiz nerede? Mekanımız nerede?”
Gerçekten de bunu bilmek en insanca ve en doğal olan hakkımız değil mi?
Ya şuna ne dersiniz:
“Gerçekten olup bitenler, yaşadıklarımız, ötesi, bütün geri kalan nerede?”
Kim, bunu, ne hakla ve ne zaman bizden çaldı; bunu bilmek iyi olmaz mıydı? Bizler ne zaman bu kadar önemsiz ve değersiz hale getirildik? Sadece bunları bilmek ve kimseye öfkelenmeden yeniden yaşamı kucaklamak... Evet, bize ait olanı, olağaniçini istiyor olsaydık:
O zaman düşçü mü olurduk?
Evet bu bir düş olurdu. Ama bir toplumun kendini varedebilmesi için en çok ihtiyacı olan şey düşlerdir, değil mi? O çok konuştuğumuz siyaset bile, düşlere ve sanata eşlik ettiği zaman ışıltılı bir gerçeğe döner, yani yaşama, yani olağaniçine, halka ve insana.
SON SÖZ
Erzurum H tipinde bulunan siyasi hükümlü ve tutuklular kendilerine uygulanan hukuk dışı, onur kırıcı ve insan haklarına aykırı uygulamaları protesto için son çare olarak 23 Şubat 2009’dan bu yana açlık grevinde. Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamaların ortadan kaldırılmasının bir toplumu gerçekten özgür kılabilecek en önemli adımlardan biri olduğunu yeniden hatırlayalım.
Olağan-içi, kendi halinde ve mazbut
Şeyler”, “Kayboluş”, “Yaşam Kullanma Kılavuzu” gibi kitapların Polonya kökenli Fransız yazarı Georges Perec’le bir kez daha karşılaştım bu hafta! Everest Yayınları’nın halkla ilişkiler sorumlularından Belga Alınak’ın gönderdiği dosyanın içinden çıktı: “Olağan-içi”...
Haberin Devamı

