İffetsiz kadınlar

10 Temmuz 2009

Sezon finalini, yastıklı mı yastıksız mı tartışmalarının gündeme geldiği, bu sayede RTÜK’ün de kollanabileceği harareti kendinden menkul bir sevişme sahnesiyle yaptık. Bitirdik bitirmesine de aklımın bir yerlerinde “çağdaş” Bihter’in yaşadıkları ve bu yaşadıklarını şimdiki zamanın akışı içerisinde tam manasıyla dillendiremeyişi kaldı. Ve dahası: Günümüzde iffetli-iffetsiz kadın ayrımının yaşam içinde bulduğu karşılıklar, namus denilen o soyut kavramın kadın bedeninden alınan intikamlarla linç edilmeye kadar vardırılması. Hayır hayır, töre cinayetlerine bile uzanmış değilim. Coğrafyası olmayan bir durumdan bahsediyorum. Daha da açık söyleyeyim: Bizzat kentli kadının hayata karşı farkındalığını elde edemeden namus prangasıyla itilip kakıldığı yerle ilgili düşündüklerim. Önce babasının, ardından kocasının namusunu korumakla yükümlü olan kadınlardan dem vuruyorum. Hatta annesinin namusunu, hatta çocuklarının ve hatta ülkesinin namusunu da korumakla yükümlü olan kadınlardan! Sonunda “Pes! Bu ne sınırsız iffetlilik misyonu, bu ne namusmuş ama!” dedirtecek bir durum, velhasıl!Tam da burada yaşamımızdaki iffet ve namus zırhlarını takip etmek için yine edebiyata dönmek istiyorum. Zira edebiyat, yaşamı kucaklayan bir alan, olan biteni aktaran sahici bir amaç olduğu kadar, yaşamın bu sırlarını bize bonkörce sunan bir araçtır aynı zamanda. Türk romanının kendini var etmeye başladığı ilk zamanlardan, peşi sıra gelen ulus-devlet inşası dönemine baktığımızda kadın açısından pek de değişen bir durumun olmadığını fark ederiz. Üstelik bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Özelikle edebiyatın, yeni bir devletin icraatı biçiminde yaşama eklemlendiği dönemler boyunca kadının bir iffet sembolü olarak cisimleştirilmesine tanık oluruz. Buna karşılık, namusun ne olduğunu idrak edemeyip (!) çeşitli yollara başvuran kadınlarınsa iffetsiz, dahası fettan kadınlar olarak etiketlenmesi işten bile değildir. Bununla da bitmez iş: 20. yüzyıl başlarında yazılan romanlarımızda kadının iffetinin boyutuna din ve ülke coşkusu da eklenir ki tadından yenmez olur! Bir zayıf beden bu devasa formülü nasıl kaldırır diye sorarsınız, kaçınılmaz olarak. Kendi yaşamı pahasına ülkesinin çıkarlarını düşünen, gerekirse özbenliğini bu kutsal amaçlar uğruna feda etmeye yeltenen kadınlar...Tip değil karakterKadın romancımız Halide Edip’in “Handan” romanını bu gözle bir kez daha okumanızı öneririm. Bir kadının elinden çıkması anlamında da önemlidir bu kitap: O ne kendini yok sayıştır, o muazzam bilinci neredeyse bir hiç uğruna ne acımasız biçimde törpülemektir. Yine de Handan’ın sonunda delirmesine şaşmazsınız. Ki kendine çizilen sınırı aşmaya yeltenen birçok kadın kahramanın sonu ne yazık ki bu hazin sondur, romanlarımızda. Siz bir de gerçek hayattakini düşünün...Gerçek hayat denince, o dönemi Halide Edip’in edebi eserlerinden ziyade günlüklerinden okumanızı hararetle tavsiye ederim. Tekrar Bihter’e dönecek olursak... Halit Ziya Uşaklıgil’in kaleminde tüm genelgeçer yaptırımların içinde yasak bir aşka tutulup kıvranıyor olsa da insana özgü olan çelişkileri ile “yaşayan” bir kadındır Bihter. Döneminde yazılmış çoğu yapıttaki kadın karakterlerden farkı da budur. Tip değil karakterdir o. Dolayısıyla “arada yastık var mıydı yok muydu?” tartışmasından çok, çağdaş Bihter’i de yaşamın rötuşları belli, ak ve karalarıyla değil, grileriyle de yüzleşebilen -ya da yüzleşemeyen- acı ve hüznünü daha net duyumsayabileceğimiz bir kadın olarak görmek daha ilginç sonuçlar yaratabilirdi. En azından geçmişle bugünün farkı ya da aynılığını daha net seçebilmemiz için.

Devamını Oku

Olmaz Michael bende de yok

3 Temmuz 2009

Sizleri bilmem ama ben ölümlülüğümü 20’li yaşlarımın hemen başında keşfettim. Sonra da yaşamın değerinin ne olduğunu düşünmeye başladım. Bunun için de bir yirmi yılı daha geride bıraktığımı itiraf etmeliyim!Yine de şunu söyleyebilirim ki ölüm korkusu ve onunla gelebilecek olan büyümek bir yana, yaşamın değeri ona düz bir çizgiden değil, çoğunlukla yamuk bakabilmekteki cesarette saklı. Peki nedir yamuk bakabilmek? A ile B noktaları arasındaki yolun sonsuzluğunu görebilmektir, örneğin. Geçenlerde baypas ameliyatı geçirmiş, sonrasında kalbi iki defa durmuş bir arkadaşımın anılarını dinlerken bunu çok daha net fark ettim. Bu açıdan etrafınızdaki baypaslıları gözlemlemenizi öneririm; işin içine kalp girince yaşamla ölüm arasındaki çizginin felsefi boyutu daha netleşmiş bir kıvamdadır onlarda. Anladığım o ki yaşama eğri bakabilmek için ya yılları hakettiğince devirmek gerekiyor ya da yılların sizi devirmesine izin vermek. O zaman bir noktadan sonra “bırak dağınık kalsın” diyebilmek mümkün olabiliyor. Hem kendiniz hem de yaşadığınız bahtsız ülke için!Tam bunları düşünürken 50’lik Michael Jackson’ın ölüm haberi geldi. Farah Fawcett de cabası. Birlikte büyüdüğümüz, hayatımızın savrulan yapraklardan ibaret olduğunu anımsatan yakın dostların solmasına benzer bir duyguyla dalgalandık. Zaman sarkacında çocukluğumuzun saflığına eşlik eden popüler yıldızların kayıp gittiğine tanıklık etmekti bu. Elektriklerin zırt pırt kesildiği, darbe ve muhtıraların eksik olmadığı bir ülkede, yaşam yoksunluğuyla bezeli bir biçimde büyüyordunuz. Ama Raffaella Carra’lar, Charlie’nin saçları havalı Melekleri, Uzay Yolu, yakışıklı ve bahtsız Dr. Richard Kimble, dağınık Komiser Colombo ve nicesi durdurak bilmez serüvenleriyle mazbut odanızdaki siyah beyaz kutunuzdan size seslenip dururdu. Şimdilerde onlar ölüp giderken sizin de bir parçanızın onlarla birlikte ölüp gitmesinin nedeni buydu besbelli. Savruk çocukluk hayallerinizin saçmalar halinde uzaya dağılması...Öyle ya da böyle elli yıllık altından bir hazan yaprağı gibi kaydı gitti Michael, özellikle benim kuşağımın gençlik esintilerinden biri olarak. Kimimiz onu sevdi, kimimiz kınadı. Ben onu dinlerken hep Michael olarak dinledim, gençliğimizin Michael’ı. O geleneksel lafı sarfedelim hadi: Besbelli ki yaşamda huzuru bulamamış biriydi! Acaba Toni Morrison’un mavi gözlü bir kız olmak isteyen küçük siyah bir kızın dramını anlattığı “En Mavi Göz” adlı romanını okumuş muydu? Gözleri mavi olursa yaşamındaki beter işlerin çözüleceğine inanan Pecola’nın romanını. Muhtemelen okumuştu. Ve büyük bir olasılıkla kendindeki takıntıyı da biliyordu.Ama yaşamda bilmek yetmiyor. Ayağınızın takıldıklarını görebilmeniz için “anlamanız” ve üstelik bunları “kabul etmeniz” gerekiyor. Açık olan bir şey var ki şu ya da bu şekilde bir ömür buna kafi değil, yetemiyor... Yarım asıra yollandığım şu sıralarda cebimdeki hayat harçlığında böylesine net bir sihir olsaydı hiç çekinmeden bunu huzursuz ruhlara sunardım.Ama korkarım bende de yok böylesi bir hayat formülü! İyisi mi, bırakalım dağınık kalsın...

Devamını Oku

Ne zaman İran dense...

26 Haziran 2009

Sevgili Furuğ!Ne zaman İran dense, İran, o kadim ülke, tarihe mühürlenmiş ağır yazgısının bedeliyle yeniden karşılaşır hale gelse, ilk seni hatırladım bugüne değin; şimdi de öyle ne zamandır aklımdasın. Şah’ın baskıcı rejimine, totaliterliğin her türlüsüne kafa tutan kadın Furuğ Ferruhzad! Kadını kadın olmaktan çıkaran, alıkoyan her türlü angaryaya hayır diyen cesur şair. Bir kadının, İranlı Nida’nın kalbinden vurulduğu anda, bir cep telefonu kaydından ölümün soğuk yüzünü seyrederken de sen vardın aklımda, satırlarınla. Biliyorum yaşamın gerçek yüzü her daim şiirle sıvanamaz ama şiirden başka da izbeye hükmedecek, her şeye tüm tazeliğiyle yeniden başlayabileceğimiz hangi güç vardır yeryüzünde? Gecenin kokusunu hediye eden kargalara Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan annemeTekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne Yeniden merhaba diyeceğimYeniden merhaba diyebilmek için toprakları yeniden diriltmeli, havalandırmalı Furuğ; kan ve irinden, kokmuş yaşamlar ve nefretten, kurşun gibi ağır sözlerden ve iktidardan arınmalı ruhlarımız. Arınmalı da nasıl? Zamanımız, cevaplarımız tükeniyor, sesimiz sessizliğe karışmıyor mu? Yaşamlarımız tıknefes.Bu soluksuzlukta önce bedeni düşüyor Nida’nın, ardından gözler kayıyor. Kan suratına yürüyor. İran’ın çığlığı bitiyor, sesi orada çıkamıyor artık; Nidasız kalıyor, ölüm sessizliği kol geziyor. Oysa sen inatla konuşmaya devam ediyorsun Furuğ, aklımızın bir yerlerinde; bir bakıyorum Nida’nın ruhuna denk düşmüş, onunla birlikte hayata karışıyorsun. Ve orada bir kez daha anlıyoruz ki, bir insanın, bir kadının gerçek şehveti ruhunun ayaklanmasıdır yeryüzündeki nefrete, kine, öfkeye, zorbaya, soysuzluğa. Yoksa devrim mi bu?Bu karmaşa içinde İran zor günler geçiriyor. Biliyoruz ki sokaklara dökülen ve kapana alınmaya çalışılan bu ses tam otuz senelik bir mücadelenin ürünüdür. Bu seste eşit ve hakça paylaşımın, insan onuruna gölge düşürmeyecek bir hayat özleminin, insan haklarına yaraşır hayat sürme fikrinin izlerini sürüyoruz. Ünlü İranlı yönetmen Makhmalbaf’a göre bu hareket hiç kimseye, hiçbir uluslararası kurum ya da kuruluşa diyet borcu olmayan, ülke kaynaklarını gereksiz işler ve alanlarda talan edenlerle ciddi bir hesaplaşma. Ona göre taşlar yerinden oynadı mı kimse onları durduramaz! Yoksa devrim mi bu? Halkın sesi mi bu? Bunu zamanın kudretli asasının salınımında göreceğiz. Çünkü devrim sözcüğünün tarih içinde envai çeşit karşılığı olduğuna tanıklık ettik. Nice devrim, beyinlerin, evlerin içine uğrayamadı; koca, baba, din baskısı kadınları yok saymaya devam etti, insanları kendi gölgelerinde ve özgüvensizliklerinde boğdu. Ama Furuğ’a göre, o gencecik sesi yıllarca önce yine İran’da boğulmuş, Nida’nın kaderiyle neredeyse ortak kaderine rağmen, çığlığı hâlâ yükselebilen o eşsiz kadına göre...Evet: Furuğ biliyor, yüzü toprağın, toprak ananın yüce bereketine ve has şehvetine dönük, biliyor. Şükürler olsun ki sözcükleri hâlâ ses, umut ve ışık yüklü, BİLİYOR:Geliyorum, geliyorum, geliyorum,Saçlarımla: Yeraltı kokularının devamı Gözlerimle: Karanlık tecrübesiyle Duvarların ötesinden kopardığım dallarımla,Geliyorum, geliyorum, geliyorum,Ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza Yeniden merhaba diyeceğim.

Devamını Oku

Hayatımız sınav!

19 Haziran 2009

Bazen ve rastlantısal olmayacak biçimde bu hamlelerde maya tutmaz, diyelim ki şans eseri tuttu, çoğunlukla da işe yaramaz. “Yirmi yıllık mesleğimi sevmiyorum, yanlış tercih yapmışım yanlış!” diyen o kadar çok insan tanıyorum ki... Buna rağmen eğitim sistemimizde hiçbir şey değişmiyor, mutsuz insanlar cumhuriyeti genişledikçe genişliyor.Sınavlar ve bununla gelen seviye tespitlerinin yarattığı ritüeller yüzünden çocuklarımız ve gençlerimiz mahvoluyor, cinnet geçirenler hemen Satanist damgası yiyor ve nihayetinde yıllardır bir arpa boyu yol gidemediğimiz de ortaya çıkıyor! Üstelik bu durumun yalnızca ülkemize özgü bir dava olmadığı da aşikâr. Sadece bu ülkelerden bir kısmı başta coğrafyanın belirleyiciliği olmak üzere, din ve dil yönünden biraz daha şanssız! Yıllarca önce ABD’nin sosyalist dergisi The Nation’da ABD’nin sınav politikaları üzerine yazılmış bir makale okuduğumu hatırlıyorum. Makalede Başkan Ronald Reagan döneminde giderek ciddi bir baskı haline gelen TOEFL, GRE vb. sınavların özellikle 3. Dünya ülkelerinden ABD’ye gidecek öğrenciler için ciddi bir engel oluşturmasının sakıncalarına değiniliyordu. Bu sınavların ve skorların belirleyiciliğinin ağırlığının gün be gün arttırılması, eğitimde muhafazakârlaşmanın bir temsilinden başka bir şey değildi. Kısaca: Eleyiniz ve indirgeyiniz, aklı olan kazansın yöntemi. İyi de bu hangi akıldır, sormak gerekli! Zira akıl var, akıl var...Gelecek için iyi olan nedir?Muhafazakârlık denince, çok yakın zamanda Yeni Muhafazakârların farklı yansımalarına, artçı şoklarına tanık oluşumuz düşüveriyor aklıma. Ne de olsa 3. Dünyalının tekiyim ve soruyorum: Eğitim gibi güzel, verimli bir alan bu tür bir tutuculuktan neden nasiplenmesin! Standartlaştırma fikrine denk düşen bu sınavların böylesine yaygınlaşması, “puanını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”e kadar varması yeterince tuhaf gelmiyor mu size? Bu garip “hayat felsefesi”ne vakti zamanında YÖK’ü protesto etmiş olan akademisyenlerimizin bile sahip çıkması düşündürücü değil mi? SBS’lerle başlayan LES’ler ve ALES’lerle çürüyen ömürlerimiz... Ömür daha anlamlı bir şey olmalı! Ah olabilse...Zor, farkındayım. O zaman en azından şunu soralım veliler olarak kendimize: “Çocuğumun iyi bir geleceği olsun” fikrinin “iyi olan nedir?” ve “şimdiki zaman yoksa gelecek sahiden var mıdır?” denklemini kurmadan yeni mutsuz insanlar yaratacağı gün gibi aşikâr değil mi? Diyelim ki oldu; çocuğumuz “başardı” ve yola revan olup iyi bir üniversiteye kapağı attı. Sonra? İyi bir kariyer yapmanın karşılığı en temel olarak nedir günümüzde? Ben size yekten söyleyeyim: Para kazanmak. Ancak bu para kazanılırken nitelikli yaşamdan da kastedilenin ne olduğunu bilmeyi isterdim. Para kazanma ve bu surette “bişiy olma” fikrinin sağlayabileceği “muhafazakârlığın” hayat karşısındaki en beter muhafazakârlık olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı...Şurası açık ki böylesi bir “liberal muhafazakârlığın” dini, imanı da yok. Ama dini ve imanı bahane ederek kıtalararası “mazbut” mekanlarda, havada karada, faizi “kul ve hakikat yararına”, bol kepçe para kazananları da çok iyi biliyoruz...Hayır, hayır. Çocuklar ve gençler tüm bu olup bitenleri hak etmiyor! Bırakalım da sezgileriyle içlerinde duydukları gerçek sesin ritmine uyarak “dans” edebilsinler. Küçük yönlendirmeler ve insani pusularla bu özgüveni gençlerine sunabilen eğitim, gerçektir ve temeldir. Ötesi? Zaten kendiliğinden gelecektir.Daha gençken bizler de bunu böyle istememiş miydik?Not: Konuyla ilgili olarak Cihat Şener’in Notos’tan yeni çıkan “Hayatımız Sınav” adlı kitabını okumanızı öneririm...

Devamını Oku

Kitaplar ve kentler

5 Haziran 2009

Kimisi şimdiki zamanın titrek gölgelerinin izini sürer taş duvarlarda; kimisi hayaletlerle konuşur; kimisi bir sokak lambasının altında kendi kentinin isiyle kafa bulur; kimisi içmeden sarhoş içinin ezikliğine kanar bir kaldırım taşında, sızar; kimisi ayıktır şaşılası ama gelin görün ki bu kez gidilen kent yıllanmış şarabın ta kendisi ve belki daha da beteridir: Kent iyiden iyiye efsunludur.Bu açıdan bakıldığında Filibe yıllanmıştı, şaraptı. Kendini biliş ve sadelikle efsunluydu. Oysa ben bir kente ne zaman gitsem ilk önce kütüphanelerini öğrenmek isterdim. Gönlümün bir dost çektiği ve yabancısı olduğum kentlerde sıcak bir hoşgörüyle insanı karşıladıkları için belki de. Bilen bilir, kütüphanelerde bazen kitap okursunuz ama en çok kitap kokusunu solursunuz. Bir kere o kokuyu koklamaya görün; sonrasında yaşamı cendereye sokan telaşlardan arınma şansınızın daha yükseldiğini görürsünüz. Hayata daha az yabancısınızdır kütüphanelerde. Oysa Filibe’nin kendisi o kokuydu, koca bir kütüphaneydi. Bununla da kalmadı: Bir köşesine yığılıp sakince tavanlarını seyrettiğim eski mi eski bir hikayeye dönüşüverdi. Tanıdığınız ama içine bir türlü sığışamadığınız hikayeler vardır ya, o türden bir şey. Ve işte bir hafta sonu karşımda duruyordu: Efsunlu kütüphane Filibe’nin Canlı Hikayesi! Klasik her hikaye gibi bir giriş bölümü vardı. Bulgar yayınevi Janet 45’in öncülüğünde gerçekleşen “Filibe Okuyor” etkinliğine katılma şansı hasıl olmuştu. 7 saatlik bir yolculuktan sonra eski bir Osmanlı konağına düştü yolum. Bu mavi konak mı kentin hikayesine bahane oldu yoksa ben mi o ara hayale yatkındım, kestirmesi güç. Şimdiki zamanı geçmişle yoğurabilmiş bu tarihe hayran kalmamak mümkün değildi! Filibe gerçekten okuyordu. Nasıl mı? Sanatı hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş bir kent nasıl olursa, öyle. Kitap okumak sayfaları çevirmek değildir çünkü; hayatı ve kendimizi değiştirebilmenin en sahici yollarından biridir. Velhasıl kent okuyordu, hayatın şifresini çözebilmek için.Bu kanaatin bende uyanmasında Filibe Başkonsolosu Ümit Yalçın ve eşi, Sofya’daki önde gelen diplomatlarımızdan Gül Yalçın ile yaptığımız sohbetin etkisi büyük. Son günlerde önyargılı “monşer” nidalarıyla atıfta bulunulan diplomat imajını yerle bir eden bu hayat dolu çiftle hemen her şey konusunda sohbet ettik. Ümit Yalçın kendisine hep sorulagelen “niye Bulgarlar AB’de de, biz değiliz?” sorusuna çok net yanıt verdi: Kurumsallaşma... Kenti biraz daha dolaştıktan sonra bu sözcükten kastedilenin en gündelik pratikten en siyasi ortama açılabilecek bir yelpaze olduğunu görebiliyordunuz. Herhangi bir resim sergisine cumhurbaşkanının gelmesi, bir kitap okumasına valinin eşlik etmesi sıradan bir olaydı Filibe’de. İnsanlar eğlenmeyi yaşama borçlu kalmak olarak algılamıyorlardı. Kent tarihten ürkmüyordu. Komünizm yorgunuydular ama hayat vurgunu değildiler. Bu geçiş sürecinde Bulgaristan neyse de Filibe yoksul bir kentti, mafyayla başı ciddi olarak beladaydı ama yaşam yoksunu değildi. Yok yok Filibe bir hikayeden çok şiire benziyordu! Şiir dedik de kenti anılarıma teslim edeceğim gün Yevtuşenko geliyordu Filibe’ye. Nazım Hikmet’in anılarının da yer aldığı kitabının Janet 45 Yayınevi sayesinde Bulgarcaya çevrilişinin galasına... “Gençlere yalan söylemek yanlıştır. Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır. Tanrının gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır... Gençler halktır” diyen o büyük Rus şairi Yevtuşenko. Aşkı, hayali, kentleri ve dolayısıyla insanı şiirinden ayırmayan şair.

Devamını Oku

Eski arkadaşlar ve zaman

29 Mayıs 2009

Yüksek sesle konuşmamıza rağmen bu sentetik sular sesimizi alıp yaz bahçesinin içinde boğuklaştırıyor. Her tarafta oynaşan güneşin parlaklığı var. Belli ki ses, ışıktan daha geç hayata karışıyor. “Zaman gerçekten bu mudur?” diye soruyorum arkadaşımın gözlerinin içine bakarak. Kimbilir geçmişte kaç tane “üçü beş geçti” devirmişiz onunla. Hangisini ve nasıl hatırlıyoruz peki? Yoksa sadece o anda mıyız? “Zamanı ölçebileceğimiz tek araç saatler midir?” sorusu hemen ardından geliyor. Yine basit bir soru gibi görünüyor. Evet, doğrusal zamanı ölçebileceğimiz tek araç 21. yüzyılın gerçeğiyle bakacak olursak saatlerdir. Şimdiki modern zamanı ölçmek istiyorsak! Üçü beş geçer. Kol, duvar saatleri, doğrusal zaman fikrine inanmak, standartlaşmış ortak zamanı kutsamak...Peki geçmişe nasıl bakılır? Geçmişe bakabilmek insanı özgür kılar mı? Faydacılık terimleriyle, hayır... Bakma yöntemine bağlıdır her şey. Bu yöntemi seçemezsek şimdiki zamanın Rolexlerinde, Seikolarında hapsolup kaldığımız standart şimdiki zaman gibi geçmiş zamanda da tıkılı kalırız. Ama hatırlatmakta yarar var: Tıkılıp kalan biz değilizdir aslında. Gerçeğin kendisidir. Geçmişte bir zamanda üçü beş geçer... Bir Nazi subayı şalteri indirir, biri tabancayı çeker, ikisini kafasına biri boynuna attığı kurşunlarla Hrant Dink’i söndürür, Baran Tursun’un hayatı bitirilir, Mardin Bilge köyünde silahlar namlularına doldurulmaya başlar... Gerçeği değil de bulmak istediğimizi arıyorsak ilk şunu bulabiliriz: O geçmişte herkes kendine düşen görevi yapmaktadır! Daha insancıl bir açıdan bakıldığında ise her şey arapsaçıdır. Örneğin Bilge köyünde yaşananlar için ezberden üretilebilecek en az on “kendi halinde” gibi görünen cümle mevcuttur. Oysa şunu biliyoruz artık: Tarihin genelgeçer hallerini aşamazsak verilecek cevaplarımız çok sınırlıdır. Bırakınız bir eli yağda bir eli balda hallerimizi, kendimizi başkasının yerine koyarak verilecek cevaplar bile sağlıklı cevaplar değildir. Çünkü bu yöntemde insanın kendisini tarihin kazançlılarının yanına koyması diye bir gaflet her zaman mevcuttur. Tuhaf gelebilir ama insanın doğasında vardır bu hal: Geçmişi kazananların üzerinden hatırlamak! Walter Benjamin “tarihin tüylerini tersine fırçalamayı, kendisi için görev sayan” tarihçilerden bahseder bize. Kısaca şöyle der: “Tarihin görünürde dümdüz yüzeyi altındaki yaraları, gizli yara izlerini görebilmek için çok daha büyük bir dikkatle ve derinlikle geriye bakmak gerekir.” Sonra ben de arkadaşıma baktım. Üçü beş geçmişti. 1982 yılıydı. Hemen hemen aynı köşede, yine Baylan’daydık. Dersliklerimizin önündeki dipçikli jandarmaların hayatlarımızı ne kadar kısıtladığını, nasıl bir korku toplumuna dönüştüğümüzü konuşuyorduk.Çok değil yirmi yıl kadar sonra o sıkıntılı dönemi birlikte yaşadığımız birçok arkadaşımız ulusalcı ve milliyetçi kimlikleriyle darbe ister ve bununla övünür hale gelecekti. Belli ki hatırlamak unutmaktan daha geç hayata karışmıştı. Şurası açık: Şimdiki zamana koşulsuz bir netlikle bakabilecek zinde hafızaları ve uzak-yakın geçmişimizi gözler önüne serecek araştırmacıları eski bir dostu özler gibi özlüyoruz. Geçmişteki faşizan uygulamaların şimdiki zamanımıza nasıl hükmettiğini koşulsuzca görebilmek, hatırlayabilmek ve devam edebilmek için.

Devamını Oku

Gafiller

22 Mayıs 2009

Biraz açayım. Sinağrit Baba’yı bilir misiniz? Gafil olmayan ama bir anlık zaafıyla gafil avlanmışlara çok iyi bir örnektir. Sait Faik’in tanınmış bir öyküsüdür. Katmanlı mı katmanlıdır; bana kalırsa bir balığın suretinde insanın gafil avlanmalarını pek güzel anlatır. En “benim ben” diyen insanın bile kadere teslim olduğu hazin anlar vardır ya, öylesi bir noktaya toslamasıdır balığın başına gelenler. Ömrünü sizi avlayacak olanları tahlil etmek ve uzaktan uzağa tanımakla geçiren kül yutmaz bir balık olduğunuzu düşünün. Son noktayı bir vatos balığına yem olarak koymak yerine, namuslu bir balıkçının oltasına düşüp şerefli bir şekilde ölmek olarak gören ve daha “eti mayoneze gelirken” onuruyla gitmenin özlemini duyan birisiniz. Hâl böyle olunca şöyle diyebilirsiniz: “İyisi mi muhteşem bir sofraya kurmalı bu zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla” o hesap...Sonrası mı? Sinağrit Baba, onca yılın deneyiminden sonra titizlikle meze olmayı seçtiği, ölümünün elinden olacağı balıkçının önce oltasına, sonra teknesine düştüğünde bir de ne görsün: Evdekiyle çarşıdaki hesap halleri! İşleri hep yaver gitmiş, hayatta bir kere gerçek bir duvara toslamamış, arsız, yüzsüz, densiz mi densiz bir balıkçının teknesindedir ve kaderine kahrederek ölmekten başka bir seçeneği de kalmamıştır.Ne zaman gafil avlanmak dense balığın o son dem pişmanlığındaki çaresizliği aklıma düşer. Kitap satış listelerini darmadağan eden “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”in yazarı Akdoğan Özkan’ın yeni çalışması “Gafillikler Kitabı”nı ilk elime aldığımda Sinağrit Baba’yı hatırladım! Önemli bir farkla: Akdoğan Özkan, bilge Sinağrit’i son noktada bulacak olan toy bir ava değil insanı aymazlığa düşüren sürekliliği esas, örgün bir ava referans veriyor. Yıllarca gafil gafil dolandığımız ve bu anlamda neredeyse otomatiğe bağlanmış önermelere ve bu önermelere “şart olsun” diye ettiğimiz yeminlere yeniden bakmamızı sağlıyor, büyüklerimiz ne diyorsa öyledir durumlarının yarattığı kemikleşen ifadelere el atıyor! Tarihten mitolojiye, sanattan futbola, şehir efsanelerinden gökyüzüne uzanan 101 ilginç konuyu ele almış yazar ve tebessüm ederek okuyacağımız eğlenceli, aynı oranda nitelikli bir araştırma koymuş ortaya. “Bozacının şahidi şıracı mıdır?”dan “Bu kış Kıbrıs’ı veriyor muyuz?”a, “Yıldızlar şarkıdaki gibi gökyüzünde yalnız mı gezerler?”den “Osmanlı Devleti müttefikleri yenildiği için mi I. Dünya Savaşı’nda yenik sayıldı?”ya kadar uzanan geniş bir yelpazede gezebileceğiniz bir kitap bu. Hatta hayatımızın olmazsa olmazı toplumsal hassasiyetimizin tavan yaptığı Eurovision bile bu işten nasiplenmiş. Soru ise şu: Semiha Yankı’nın “Seninle Bir Dakika” isimli parçası 1975’teki Eurovision finalinde halk jürisinin seçtiği parça mıdır?Bu ve benzeri sorulara ilk başta hayır diyerek cevap veriyor Özkan ve sonra olayın gerçeğini bize sunuyor. Ona göre yaşam bir ezber olmamalı. Ve bakın ne diyor: “Benim öğrencilik yıllarım da, bu ülkedeki pek çok kişininki gibi, her şeyi bilen yüce bir otoritenin hemen her şey hakkındaki hazır cevaplarını ezberlemekle geçti. Sorular değil bu hazırcevaplardı önemli olan.” İşte size kemikleşmiş aymazlığımızın, olup bitenleri sezemeyişimizin ve yeknesak gafilliğimizin formülü! “Gafillikler Kitabı”, geleneksel sorulara verilen ezberi, sağı solu kırıp dökmeden nezaketle bozuyor; bu açıdan da ilginç bir kitap. Okurken öyle başlıklarla karşılaşıyorsunuz ki hem gülüyor hem de bu konularda nasıl bir gafil olduğunuzu fark ediyorsunuz! Ve işi ileriye götürüp Sinağrit Baba ve onun makus talihine selam çakmak adına: “Tüh ya” diyorsunuz sadece sezgi ve tepkilerimizi değil demek hayatlarımızı da böyle çaldılar...

Devamını Oku

Aylin Duruoğlu’nun Çiğnenen Onuru

15 Mayıs 2009

Kitapta masum bir kadının başına gelenler anlatılır. Katharina’nın bir partide tanıştığı kişi ertesi gün bir örgüt zanlısı olarak tutuklanır. Polis, Katharina’nın da suçlu olduğunu, aynı terör örgütüne destek veren bir kişi olduğuna inanmaktadır. Derken magazin basını devreye girer ve Katharina’yı işbirlikçi bir terörist olarak kamuoyunun önünde rezil rüsva eder. Katharina Blum, onuru çiğnenmiş bir kadındır artık... Ve sırf bu yüzden istese de masum değildir!Böll, Katharina’nın öyküsünü gerçek bir olaydan esinlenerek yazar. Baader -Meinhoff örgütünün eylemlerinden sonra gerçekleşen bir olayın ardından. Yıl 1973’tür... Böll, son derece serinkanlı bir bakış açısıyla yasa koyucuların şerefsizliğini inanılmaz bir sadelikle sunar okura. Onun bize tuttuğu aynada, günümüze dair birçok noktayı seçmek mümkündür. Gelelim asıl konumuza: Gazetemizin web sayfası sorumlusu Aylin Duruoğlu’nun başına gelenleri ne zamandan beri şaşkınla izliyorum. Kendisi “Devrimci Karargâh” soruşturmasıyla gerçekleşen bir tutuklanma süreci yaşıyor! Avukatı, meslektaşları bunun imkansızlığına parmak basan açıklamalarda bulunmalarına rağmen Duruoğlu’nun tutukluluğu devam ediyor... Bu tutuklanmaya gerekçe olarak Bostancı’da yaşananların sorumlusu olan kişiyle Duruoğlu’nun üniversiteden tanışıyor olmaları gösteriliyor. Burada sormadan yapamayacağım: Geçmişimizdeki insanların gelecekteki suretini önceden seçebilme gücü kimdedir? Üniversitede kuzuyken yılların serkeşliğiyle gözü kararmış kurda dönen arkadaşlarımız, yakınlarımız yok mudur? Üç taş oynadığınız mahalle arkadaşınızın bir fabrikatör olduğuna tanıklık edebilirsiniz; yeniyetmeyken aşkından öldüğünüz birinin can sıkıcı bir budalaya dönüşmesi kaderin olduğu kadar yaşamın da cilvesi değil midir? Kaldı ki vakti zamanında suda taş sektirdiğiniz bir arkadaşınızın bilmem ne suikastini gerçekleştirme ihtimali, Türkiye’de şiddet ve işkencenin yok olma ihtimalinden daha fazla olabilir. Ha karşılaşırsınız, hayat muziptir! Hatta o geçmişte içilmiş bir kahve adına telvesi kırk yılın ağırlığını yüklenecek bir kahve daha içersiniz karşılıklı. Mümkündür; çok mümkündür...Ben sadece görevimi yaptımŞimdi gerçekten merak ediyoruz: Bu işten kurtulduğu zaman Aylin Duruoğlu’nun çiğnenen onurunun iadesini kim, nasıl yapacaktır? Sonrasında “Ben sadece görevimi yaptım” diyen görevlilerin açıklamaları yeterli olacak mıdır Duruoğlu’nun ve onun gibi insanların yaşamına kaldığı yerden devam edebilmesi için? Görevini yapmak! Hâl böyle olunca insanın aklına masumiyetin yaşamımızdaki değerini altüst eden üsluplar, hoyratlıktan bir türlü kurtulamayan ilişkiler, iktidara yakın olma çabaları yüzünden atılan komik taklalar, hiyerarşilerin gücüne inananlar ve bu içler acısı, pıyrım pıyrım üslupların içinden kendini hâlâ görevini yaptığından ötürü haklı gören insanlar silsilesi düşüveriyor. Sırası gelmişken bir başka kitabı daha hatırlatalım: 1961 yılında yazılmış ve 1963 yılında basılmış bir kitap: “Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil” (Kudüs’teki Eichmann: Kötülüğün Banalliği üzerine bir Araştırma). Siyasetbilimci Hannah Arendt tarafından yazılmış bir yapıttır. Kudüs’teki Eichmann davası için bizzat Arendt’in The New Yorker dergisi için kaleme aldığı sonrasında kitaplaştırılan müthiş, şarap gibi yıllandıkça değeri artan bir çalışmadır Kötülüğün Banalliği. SS Eichmann’ın savunmasında Yahudi katiliamına verdiği yanıtlardan en önemlisi şudur: “Ben sadece görevimi yaptım...

Devamını Oku