Aylin Duruoğlu’nun Çiğnenen Onuru

Nobel ödüllü Alman yazar Heinrich Böll’ün “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru” adlı bir kitabı vardır...

Haberin Devamı

Kitapta masum bir kadının başına gelenler anlatılır. Katharina’nın bir partide tanıştığı kişi ertesi gün bir örgüt zanlısı olarak tutuklanır. Polis, Katharina’nın da suçlu olduğunu, aynı terör örgütüne destek veren bir kişi olduğuna inanmaktadır. Derken magazin basını devreye girer ve Katharina’yı işbirlikçi bir terörist olarak kamuoyunun önünde rezil rüsva eder. Katharina Blum, onuru çiğnenmiş bir kadındır artık... Ve sırf bu yüzden istese de masum değildir!
Böll, Katharina’nın öyküsünü gerçek bir olaydan esinlenerek yazar. Baader -Meinhoff örgütünün eylemlerinden sonra gerçekleşen bir olayın ardından. Yıl 1973’tür... Böll, son derece serinkanlı bir bakış açısıyla yasa koyucuların şerefsizliğini inanılmaz bir sadelikle sunar okura. Onun bize tuttuğu aynada, günümüze dair birçok noktayı seçmek mümkündür.
Gelelim asıl konumuza: Gazetemizin web sayfası sorumlusu Aylin Duruoğlu’nun başına gelenleri ne zamandan beri şaşkınla izliyorum. Kendisi “Devrimci Karargâh” soruşturmasıyla gerçekleşen bir tutuklanma süreci yaşıyor! Avukatı, meslektaşları bunun imkansızlığına parmak basan açıklamalarda bulunmalarına rağmen Duruoğlu’nun tutukluluğu devam ediyor... Bu tutuklanmaya gerekçe olarak Bostancı’da yaşananların sorumlusu olan kişiyle Duruoğlu’nun üniversiteden tanışıyor olmaları gösteriliyor. Burada sormadan yapamayacağım: Geçmişimizdeki insanların gelecekteki suretini önceden seçebilme gücü kimdedir? Üniversitede kuzuyken yılların serkeşliğiyle gözü kararmış kurda dönen arkadaşlarımız, yakınlarımız yok mudur? Üç taş oynadığınız mahalle arkadaşınızın bir fabrikatör olduğuna tanıklık edebilirsiniz; yeniyetmeyken aşkından öldüğünüz birinin can sıkıcı bir budalaya dönüşmesi kaderin olduğu kadar yaşamın da cilvesi değil midir? Kaldı ki vakti zamanında suda taş sektirdiğiniz bir arkadaşınızın bilmem ne suikastini gerçekleştirme ihtimali, Türkiye’de şiddet ve işkencenin yok olma ihtimalinden daha fazla olabilir. Ha karşılaşırsınız, hayat muziptir! Hatta o geçmişte içilmiş bir kahve adına telvesi kırk yılın ağırlığını yüklenecek bir kahve daha içersiniz karşılıklı. Mümkündür; çok mümkündür...

Ben sadece görevimi yaptım

Şimdi gerçekten merak ediyoruz: Bu işten kurtulduğu zaman Aylin Duruoğlu’nun çiğnenen onurunun iadesini kim, nasıl yapacaktır? Sonrasında “Ben sadece görevimi yaptım” diyen görevlilerin açıklamaları yeterli olacak mıdır Duruoğlu’nun ve onun gibi insanların yaşamına kaldığı yerden devam edebilmesi için?
Görevini yapmak! Hâl böyle olunca insanın aklına masumiyetin yaşamımızdaki değerini altüst eden üsluplar, hoyratlıktan bir türlü kurtulamayan ilişkiler, iktidara yakın olma çabaları yüzünden atılan komik taklalar, hiyerarşilerin gücüne inananlar ve bu içler acısı, pıyrım pıyrım üslupların içinden kendini hâlâ görevini yaptığından ötürü haklı gören insanlar silsilesi düşüveriyor. Sırası gelmişken bir başka kitabı daha hatırlatalım: 1961 yılında yazılmış ve 1963 yılında basılmış bir kitap: “Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil” (Kudüs’teki Eichmann: Kötülüğün Banalliği üzerine bir Araştırma). Siyasetbilimci Hannah Arendt tarafından yazılmış bir yapıttır. Kudüs’teki Eichmann davası için bizzat Arendt’in The New Yorker dergisi için kaleme aldığı sonrasında kitaplaştırılan müthiş, şarap gibi yıllandıkça değeri artan bir çalışmadır Kötülüğün Banalliği. SS Eichmann’ın savunmasında Yahudi katiliamına verdiği yanıtlardan en önemlisi şudur: “Ben sadece görevimi yaptım...

DİĞER YENİ YAZILAR