O ıssızlıktaki çaresizliğe, umudun bu biçimde boyut değiştirmesine, kaçışın bu raddesine akıl sır erdiremem. Ama şunu hatırlayabilirim: Yaşamla ölüm en çok gençlikte bir arada görünür insanın gözüne; ak ve karanın birbirine yakınlığı, birbiriyle yer değiştirebilirliği, sorgulanabilirliği... Dolayısıyla en gözü kara zamanlarımız, yaşamın anlamını keşfe çıktığımız ilerki yaşlarımız değil, çiçeği burnunda kaşifler olduğumuz gençliklerimizdir. Vücudun dinçliği bir yana, ölümü algılayışımızdaki farklılıktır önemli olan. Bu yüzden olsa gerek, soyut bir sloganın etrafında yüzlerce genç toplamak çok kolaydır; bu gençleri cılız bir ateşin fişeklediği devasa bir yangının elemanı yapmak, çok kolay. İnsanlık tarihi bu örneklerle dolar taşar. Cepheler, meydanlar, arka sokaklar genç ölü bedenler ve onların anlattığı hayalet öyküleriyle bezelidir.Bu müthiş güç gençliğin doğasında vardır: Riski her daim göze alabilme kudreti. Ama bir de işin, çocuklukta kırılan kalpler boyutu vardır ki o biraz karışıktır işte. Şu kristal çocuk kalpleri; çıt diye kırılan, tamiri kolay kolay mümkün olmayan, ilerki yaşlarda derin yarıklara neden olan ince çatlaklar...Gençlikte incecik çatlaklar devasa boyutlara dönüşürYaşamın ölüme kolayca dönüşebileceği o yerde, yani gençlikte, o incecik çatlakların devasa boyuta dönüşmesine tanıklık ederiz. Öfkesi, kırgınlığı, hayata küskünlüğü, içe dönüklüğü, aşırı tepkiselliği, hatta uyanıklılığı ile karşıma çıkan hemen her genç, kendimin ve yakın çevremin küflü deneyimlerinden de yola çıkarak, bana şu soruyu sordurtur: “Gerçekten ne olmuş olabilir?” Aile içersindeki büyük depremlerden, toplumsal baskıların yarattığı artçı şoklardan, savaşın zulmünden bahsedebiliriz elbette burada. Ama gündelik hayatın içine saklanmış sözlerden, kinayeli bakışlardan, mimiklerden de ciddi hasarlar doğar. Anne babalardan, okullardaki öğretmenlerden, komşulardan, akrabalardan, mahalleliden bahsediyorum... Sadece yalın kat kötülükten de bahsetmiyorum üstelik; aşırı sevgi, tutsak edici bir bağlılık, kişilik gelişmesini engelleyen tutuculuk, her daim haklı olduğuna inanan büyüklük halleri, şimdiki zamanı hep erteleme takıntısı, kendi gerçeğini karşısındakine ezberletme eğilimi, kendi başaramadıklarını çocuklarından isteme arzusu... Ne yazık ki bunlardan da nice maraz doğar. Şu cehenneme giden yolun iyi niyetli taşlarla döşenme halleri...Muhtemelen biz büyüklerin bu durumları, geçmişte ayaklarımızın tökezlediği yerlerle ilgilidir. İnsanca tökezlemelerdir bunlar elbette, yaşam gereğidir ve kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir. Ama bu masum gerekçe, ne yazık ki genç ölümlerini, dahası genç beyinlerdeki umut ölümlerini geri getirmeye yetmeyebilir, bazen.
“Uyan anacım uyan!” Uyandım. Uyanmak ne kelime koşup pencerenin önüne sığındım. Sanki gün içindeydim de fıldır fıldır bir rüzgar esiyordu içimde!Diyarbakır’da sıcak bir tan vaktiydi. Davulcu sokağın erken serinliğinde asfaltla birlikte uzayıp giden bir name tuturmuştu. Tek kişilik bir orkestaydı, çok dilli bir rep müziğinin solosunu yapar gibi bir hâli vardı. “Uyan Şemse Uyan!” Şemse mi? Buna da sonradan uyandım. Otelin önündeki parkın adıydı Şemse. Şemse Allak Parkı. Bundan yıllarca önce Mardin Yalımlı’da yasak aşk yaşadığı gerekçeyle taşlanarak cezalandırılan ve Diyarbakır’daki hastanede hayata gözlerini yuman talihsiz kadının adıydı Şemse Allak... Şimdiyse davulcu en olmayacak olanı, Şemse’den uyanmasını istiyordu. Deli mi neydi: Taşa boğulmuş bir kalbi uyandırmak kolay mıydı ki!Deliydi deli, besbelli. Gözü dönmüş bir hayat aşığı, hovarda bir umuttu. Şemse’yi de bir güzel uyandırıverdi. Şemse ah Şemse, öyle güzel ve alımlıydı ki! Ancak bununla da yetineceğe benzemiyordu davulcu. Müsrifliğe kaçan bir ev sahibiydi sanki. Şemse’yi uyandırdıktan sonra “Uyanın be çocuklar uyanın” diye bağırmaya başladı. Çocuklar... En derin uykularda en zor uyananlardı bu saatlerde. Oysa onlar da uyandı bu cömert davulcunun ritmine dayanamayıp! Polise taş attıkları gerekçesiyle cezaevlerinde kendilerine reva görülen hayatı öfkeyle göğüslemeye çalışanlardı. Öyle genç ve çocuktular ki... Bedbin bir kabustan uyanırcasına silkiniverdiler ruhlarına asılı kalmış hiddetten. Davulcu bununla da yetinmedi. Sahura kalkmaya hazırlanan, hazırlanmayan kadını, erkeği, Türkü, çocuğu Kürdü, genci, yaşlısı herkesi uyandırdı. Hiç kimse artık gak guk edecek halde değildi. Zira hemen hepsi yılların yılları devirdiği, gözü şiddetten ve iktidardan başka nane barındırmayan o sarkaçta hiç kimse yerine konmaktan, ruhlarındaki talandan, anlaşılamamaktan, çok yorulmuştu. Davulcu bununla da kalmadı. Cadde vardı, caddenin kenarında alacalı bozkıra doğru uzanan binalarda yanan ışıklar. Onları da kattı konvoya.O önde biz arkasında iki üç saat sonra arazözlerin geçeceği yolda uzun uzun yürüdük. Gün gerçekten ışıyana, gerçek ham ve bayağı gerçekliğiyle ortalığı bulandırana kadar yürüdük, yürüdük. Yürürken düşündük. Küfürleri, kişisel hınçları ve kompleksleri, bela okumaları, yer ve rant kavgalarını değil de inancı, güveni, umudu ve mutluluğu anarak düşündük. Alacakaranlıkta olmanın huzuruydu bu. Alacakaranlıkta yorgun, kırık ve rahatsız kalplerin göğe açıldığı ve yaşamın hakiki ritmini bulduğu saatlerde böyle olurdu. Egoların egolara yenilmediği, ince hesapların manasız başka hesaplara yenik düşmediği, hırs küpünde boğulmadan önceki zamanlar. Bize çok yakın olanı, bizlerden çalınmış olanı, yeniden yakalayabileceklerimizi, kaçırmış olsak bile yeniden elde edebileceğimiz fırsatları düşündük. Yaşamlarımıza sahip çıkabilmenin gücünü ve bunun getireceklerinin düşünü kurmayı özledik. Tükürükler saçan büyük ve iddialı lafları başkalarına bırakmaya karar verdikten sonra kendimi bu tuhaf alacakaranlık konvoyunun “yalancısı” ilan ettim! Evet, bize öyle geldi ki ertesi gün tutacağımız yaşam orucu böylesi bir umut için olacak... Tıpkı Walter Benjamin’in dediği gibi: “Sadece kurtulmuş bir insanlık geçmişe tümüyle sahip çıkabilir.”
2007’nin Aralık ayı. Onun Etiler’deki evindeyiz. 2008’in ilk aylarında gerçekleşecek “Edebiyattan Hayata: Nezihe Meriç” etkinliğini konuşuyoruz. O karamsar. Beklentilerinin çoğunu bedeninde yeni yeni uç vermeye başlamış rahatsızlığa kaptırmak üzere olduğunu ima eder cinsten konuşuyor bizimle. Ancak bu tek neden değil umutsuzluğu için. Ülkenin gidişatından memnun değil. Türkiye’nin seçimsizliğinden yana da keyifsiz. Müthiş berrak bir hafızayla nerelerden nerelere gelindiğini, anekdotlarını vererek anlatıyor. Sesi yazar, sesi kadın, sesi abla, anne, teyze; sesi öykücü, büyücü, sesi Nezim. ‘50 kuşağının cesareti o... ‘70’li yılların dikbaşlılığı... ‘80’lerin ayak diremesi... ‘90’ların vazgeçmeyeni... Ya 2000’li yıllar? O hâlâ yazıyor; bıkmadan usanmadan. Özellikle kadınları, kadınların yarasını, mutfağını, derme çatma hayallerini, okyanuslarını, yıldızlarını anlatan Nezim; hâlâ dirençli, cesur. Kadının dünyasını damardan ve zerafetle yakalıyor, koza gibi örüyor, renk yüklüyor, bir motif daha... Hep devam ediyor. Biçiyor, teğelliyor, söküyor, sonra bir daha, dokuyor. Bir terzi gibi. Konuşuyor ya; öyle içten ki... Yazdıkları gibi... Bu içtenlik karşısında “özyaşam tanıklığı” bilmiş bir laf, fazlasıyla. “Yazarlığınızı, dergiciliğinizi, kadın yazarlığınızı, sizi konuşacaktık” diyesim var. Ama bunun ona yetmeyeceğini, ondaki yaşam sevincini ve direncini kuşatamayacağını biliyorum. Yaşamı kavramış, öngörülü, hatta kâhin bir sezgi için monoton ve anlamsız bir laf bu, bal gibi havada kalıyor. Afili, kabul. Ama Nezim’e yetişemeyen bir hadise besbelli “özyaşam tanıklığı”. Buna bağlı olarak şu soruların geleceğinden de endişeleniyor olmalı:Nasıl yazar oldunuz?Nasıl yazar olunur? Yazar sezgisi nedir?Hatta o yazar geyiği de: Kaç yaşında yazar olmaya karar verdiniz?Sonunda dayanamıyor “Hadi sofraya, çay içelim” diyor. Sofra yine özenle kurulmuş. Sarma dolmalar, beyaz peynir, zeytinyağına özenle yatırılmış zeytinler, simit. Havadan, sudan, yaşamdan, edebiyattan konuşuyoruz. Hayli dingin, epey yorgun o anda. Eşi Salim Şengil’le yaptığı yolculuklardan, dergiciliğe duyduğu sevgiden, yeni yazarları okumaktan aldığı hazdan bahsediveriyor kendiliğinden... “Yaşam işte bu!” der gibi bir hâli var.Bir de karnına vuran rahatsızlık olmasa...Yaşam tanıklığı işte bu...Sevgiyle ayrılıyoruz Etiler’deki evden. Sonra 15 Mart 2008’de gerçekleşiyor “Edebiyattan Hayata: Nezihe Meriç” etkinliğimiz. Ciddi emek harcamamıza, duyurular ardına duyurular yapmamıza karşın İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin salonu istediğimiz gibi dolmuyor, yarı yarıya boş kalıyor. Koca Nezihe Meriç! Ama biz Nezihe Meriç’i, onu ve yaşam tanıklığını bir kez daha tarihe düşüyoruz.Etkinlik bittiğinde “Aferin be kızlar” diyor bize. Yüzündeki gülümsemeyi kucaklıyoruz. Onun da bizi canı gönülden kucakladığını biliyoruz. Bu zamanda kim kimi böyle candan kucaklıyor diye iç geçiriyoruz.Bazı insanlar huyundan mı suyundan mı hiç ölmez. Nezihe Meriç’in de o insanlardan olduğunu biliyorum.Ne zaman diri bir renk, adını bilmediğim bir çiçek, yaşam gibi bir öykü, güzel yüzlü gençler, ferah sofralar gördüğümde... Yaşam-tanıklığı bu diyeceğim. Daha az savaş, daha çok adanmışlık, daha çok emek, daha çok aşk gördüğümde, işte bu. Hep ışıklar içinde kal “Korsan Çıkmazı”nın eşsiz Nezim’i.
Bu arkaik korkunun yaşamda yarattığı travmalarıyla yüzleşmek, ölümün soğuk yüzüne tanıklık etmekti asıl çıkış noktam. Ancak deprem bölgesine ulaştığımda birçok insanınki gibi benim çıkış noktam da yerle bir olacaktı. Çadır kentlerde ölümle değil, tam tersi yaşamla yapılan bir sözleşme vardı. Tam o sırada Gölcük’te görüştüğüm birçok kadının, daha sonra “Yıkık Kentli Kadınlar” adlı kitabımda da yer alan tanıklıkları bu sözleşmeyi onaylar nitelikteydi. Devlete, orduya, kutsal aile bağlarına, o güne kadar farkında olmadıkları, o üzerlerine yaftalanmış “kadın” kimliğine, dine, evlerini yapanlara, tüm imar yasalarına, belediyeye, muhtara, kısacası o sırada akıllarına gelebilecek her türlü kuruma karşı Türkiye’deki bir insanın aslında her daim vermesi gereken bütün tepkileri cesurca dile getirmekte ve vahşice isyan etmekteydiler. Vahşice, evet. Bu tepki böyle olduğu için gözkamaştırıcı ve umut vaadiciydi ya zaten. Zira çocuklarını, dostlarını, sevdiklerini rant uğruna yapılmış binalarda kaybetmiş bir annenin kibar çığlıklar atmasını, öngörülen cümleler sarf etmesini bekleyemezdiniz. Canın bu kadar ucuzlatıldığına tanık olan bir insanın asıl yükümlülüğü “Yok olan sizin canınız değil elbet” diye isyan etmek olacaktı... Bu yüzden bu kadar değerli, kutsal ve eşsiz bir isyandı bu.Ancak dediğim gibi çok daha ötesi vardı. “Devlet mi?” diyorlardı, “Bırak şu her şeyi lüpleyenleri.” Ordu mu? Er bizim evladımız, ama ya ötekiler? Din mi? İnançların yeşil sermayeye kaptırıldığı alan.Kutsal aile mi? Baştan sona yerli filmlik bir martaval...İmar yasası? İhaleler? Projeler? Gülüyor ve rant yoluyla ceplerini para dolduran kurumlardan, özel şirketlerden bahsediyorlardı. Belediyeye kim yakınsa palazlanıyordu, sonra gelsin ihaleler, yeni kıytırık projeler... Bu müthiş yanıtların ardından afallayarak eve dönmüş ve dökümlerimi yapmıştım. Beş-altı ay sonra deprem bölgesine tekrar gittiğimde ise o müthiş isyanın yerini derin bir sessizlik ve hüzün almıştı. İnsanlar yüzde yüz haklı oldukları davalarında bile suçlu konumuna düşürülmüşlerdi. Davaların hiçbir hükmü kalmamıştı. Yeni ihaleler yoldaydı... Oluşturulan sivil toplum örgütleri, işini, insanları canından çok seven öğretmenler canla başla çalışıyor ama bu yoğun hüznün insanlara dar gelmesini engelleyemiyorlardı. Ne tuhaf! Bu hüznün insanlara yayılan boyutunu Mardin’in Bilge köyüne gittiğim zaman bir kez daha bu kadar net bir biçimde hatırladım. Sadece insanlarda olmayan, toprağa, göğe, evlere de sinen bir hüzündü bu. “Haybeye” mücadele edildiğine dair bir yaşam hissiydi; özellikle risk anlarında kendini çok net fark ettiren bir duygu... Depremzedelerden konuştuğum bir kişi “En büyük endişem bu yaşadıklarımızın yok sayılması, unutulması” demişti bir seferinde. “Unutulması mı unutturulması mı?” diye sormuş olmalıyım. Bu soruma yanıt alamamıştım. Belli ki canından çok sevdiği kızının anısı her yanımızı sarmıştı. Bulunduğumuz çadır kentin Gölcük’ün tepelerine bakan küçük, cılız avlusunda.
Dahasını da der: “Hepimiz savaşlarla yoğrulmuşuz. Onunla burulmuş, onunla kötü yola sapmışız; ama en beteri bu yaşananların hepsini her defasında unutmuş olmamızdır!” Galiba bu yüzden dünyanın en zor hususlarından biridir barışla ilgili işler yapmak, yazmak. Savaşın ne olduğunu hatırlamak, hatırlatmak gerektiği için zordur barışı anmak. O göz kamaştırıcı barışı, sulhu! Bu hususta Lessing’in işaret ettiği başka bir şey daha vardır. “Altın Defter” adlı o katmanlı kitabında bunun altını çok iyi çizer. Sanki bize dünyadaki barışa ulaşabilmemiz için farklı bir yol haritası göstermektedir. “İlk önce kendi iç barışınızı bulun” der gibi bir hâli vardır. Asıl kırılma, savaş, arbede kendi içimizdedir çünkü. Onu bulamadığımız müddetçe yaşamdaki barışı da bulamayacağımızı söyler bize Lessing.“Asıl nedir canını sıkan?”Bunu kendi deneyimlerimizden de çok iyi biliriz. Ne zaman dünyaya bakıp “Dünya iflah olmaz”, yaşama bakıp “Yaşam iflah olmaz”, etraftakine bakıp “Senden bir halt olmaz”, genele bakıp “Yok yok böyle olmaz, olamaz...” deyip, bu laflara eşlik edecek bir sürü mantıklı gibi görünen, iri iri laflar sarfetmeye başladığımızda “Bir dakika!” deriz kendi kendimize; en azından kuytu, hayallerimizle yüzleşmeye açık, kendimizden kaçamadığımız bir anımızda, “Neyin var senin? Asıl nedir canını sıkan?” Peki, tamam. Dışarıdaki yaşamda işler pek de istediğimiz gibi gitmeyebilir. Ekonomi kötüdür, patron sorunludur, çocuklarımızla sorunlarımız vardır, görümcemiz bizden hoşnut değildir, komşumuz beter biridir. Gerçekte o sırada asıl kendimizde doğru dürüst gitmeyen, iflah olmaz huylar mevcuttur. Yaşamın denklemi biraz budur aslında: Beynimizdeki küçük kıvrımlara denk düşen pıhtının ruhtan bedene, bedenden eve, evden işe, işten sokağa, sokaktan kente, kentten ülkeye, ülkeden dünyaya, dünyadan tüm kainata yayılması. Aslında bal gibi savaşı istiyoruzTüm bu pıhtıların eşliğinde kainata yayılansa şu, barış mı? Aslında bal gibi savaşı istiyoruzdur o sıra! Çünkü her daim haksızlığa uğramışızdır, yok sayılmışızdır, aldatılmışızdır, üçkağıda getirilmişizdir. Her şeye “ama-dikkat” diye başlamak gerekmektedir, her şeyi “tedbir, statüko, göz açtırmam” diyerek bitirmek. Of ne zor bir görevdir bu, ne zor... Misyonun Allahıdır! Kaşlar çatık, dimdik bir bedenle, gözler ileri, ezberden cümleler sarfedilir, sarfedilir...Oysa... O pıhtıyı kendinin takıldığı noktaları keşfedebilmiş insanlarla gevrek gevrek gülebilmenin, konuşup dertleşebilmenin ne kadar muhteşem bir duygu olduğunu bilen bilir. Diğerleriyle ise bir cümle, bir nida, bir eda üzerinden yıllar geçse bile iletişime giremeyebilir ve hakikaten yorulursunuz.Kim ne derse desin dünyada barışı bulmanın tek yolu iletişimdir oysa. Ama en önemli koşul iki tarafın da kendi iç barışının denklemini çözmüş olmasıdır. Şu kendiyle barışık olma hâlleri! Şu barışı gerçekten hatırlayarak, yaşama armağan ederek isteme hâlleri...
Dahası da gelir: “Yokluğu görmek için Kirli Ağustos! Gözkapaklarımı da yaktım sonunda” der Cansever. 15 Ağustos 1984 tarihini hatırlıyor musunuz? Eruh ve Şemdinli’yi?Kim ne derse desin, bu toplumdaki istisnasız herkes için yokluğun varmış gibi kendini gösterdiği en yalnız Ağustoslarımızdan biridir 15 Ağustos 1984. Hangi taraftan olursa olsun nice genç insanın kanının oluk oluk yere aktığı o dermansız ivmenin asıl miladıdır. Koşullara neden olan koşullar, koşullara bedel olarak verilen bedellerin birbirini izlediği ve yine kim ne derse desin “hiçbir savaşın gerçek galibi yoktur” gerçeğinin hepimizin suratına indirdiği şamarın tüm azametiyle sahne alacağı ve on yıllarca peşimizi bırakmayacağı o ilk yerdir. Bu yüzden bu toplumdaki müşterek bir suçtur. İletişimi, karşılıklı konuşmayı, insanı yok saydığı, herkesin “hep ben haklıyım” dediği o uzlaşmaz noktayı sürekli kaşıdığı için. Bu toplumdaki herkesin Kürt -Türk noktasında değil insanlık noktasında kaybettiği yerdir. Kanın kanı, dehşetin dehşeti, vahametin vahameti, suçun suçu akladığı bir tarih olduğu için pes ettiğimiz Ağustosların en hasıdır. Var olabileni ağır ağır yok saydığı için. Hak, adalet ve hukukun hiçlendiği bir noktayı gösterdiği için. Karşılıklı yeni baskınların, bir sonraki katliamları, bir sonraki intikamların, daha daha sonraki saldırıları, daha daha daha sonraki acıların, uçsuz bucaksız kinleri gebe bıraktığı zalim bir yok oluş. Oysa gebe kalış... Oysa gebe kalmanın intikamla yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur, olamaz. Gebe kalmak erginlemektir. Kadın, erkek, soluk alıp veren her canlı içindir. Yaşama, tılsıma, doğaya, eskiye ve yeniye doğru aydınlanmak, ışığa gitmektir. Taraf tutmak değil, sadece ışığa doğru gitmek...Oysa... Olan olmuştu... Hep birlikte kaybetmiştik. Ateş düştüğü yeri yaktı; ateş yaktıkça har arttı, har arttıkça daha çok ateş, daha çok kin, derken küller uçuştu. Sıcaktı. Ağustos sıcağı gibi derman vermez bir sıcak. Yıllarca bu sıcağın kavurucu ısısı yüzümüzü, yüreğimizi yaktı.Şimdi göz kapaklarımızı yakalım ve bilelim. Ki çocuklarımız, gençlerimiz ölmesin artık. Bu savaşa yön veren dağdaki bayırdaki bütün üniformalar sandıklara girsinler ve girdikleri yerden bir daha da çıkmasınlar. Bilelim artık: Analar gencecik kızlarını-oğullarını savsatalarla yüklü savaş taktikleri, sonrasında ise bu taktiklerin bedelleri olacak ve ezberlenmiş kutsal cümleler dizilecek kefenler için doğurmadı. Yakılan köyler, dışkı yedirtilen insanlar, botaş kuyularındaki infazlar; karşılığında basılan karakollar, gülen kirli suratları... Bilelim ki asıl temiz olan YAŞAMDIR ve bu; bu coğrafyada koşulsuz herkes için doğal bir haktır. Sadece Eruh ve Şemdinli’deki bütün ruhlar bile buna tanıktır ve hep tanık kalacaktır. Bilelim: Aynı yanlışlara hacet yoktur.
Hemen her yaşın tılsımını, tozunu, isini birlikte devşirdiğimiz kuzenim Selda, geçenlerde karşıma geçip “Yahu nedir bu kırklı yaşları kolay kolay atlatamama sendromu” diye soruverdi. Ben de tam o sırada “Yahu nedir bu her şeyden kaçıp, işine gelmeyeni yok sayarak yaşama telaşı?” sorusunun peşindeydim. Sorular birbiriyle örtüştü ve ortaya böyle bir yazı çıktı. İlk başta kırklı yaşlar sorusunun üzerinde durmak istiyorum. Hemen hemen hiçbir yaşı doğru dürüst bertaraf edememiş biri olarak Selda’nın bu sorusuna kaçamak kaçamak gülümsemekle yetindim! Yalnız bildiğim bir şey var ki bu yaş öteki yaşlara benzemiyor... Sadece gençlerle, gençliğinizle, selülitlerle, kilolarla, hormonlarınızla girdiğiniz hunhar tarla muharebeleri, yüzünüzdeki acımasız çizgilerle giriştiğiniz “n’ayır n’olamaz” etütleri değil; topyekün yaşamı al baştan ettiğiniz bir mania sanki kırklı yaşlar. O yüzden çok değerli ya! Aklar karalara, karalar aklara, sonrasında griler, ah o griler, kendi içinde birbirine akan, birbirinden taşan sonsuz griler tayfına dönüşüveriyor. 20’li yaşların tuzla buz haliBurada bir parça pozitif ayrımcılık yapacağım ve kırklı yaşların özellikle kadınların hayatında mihenk taşı olduğunu söylemeye cüret edeceğim. Şu sıralar elimden düşüremediğim “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ın yazarı Clarissa Estes de aynı görüşte. Dediğine göre otuzların sonu, kırkların başı karar vermemiz gereken bir ana denk düşer ve bu karar muhtemelen hayatlardaki en ruhani karardır! Yirmili yaşlar erimiş, inançlar tuzla buz olmuş, sözler tutulamamıştır... Kızgınsınızdır! Kızgın olsanız iyi, kinle dolusunuzdur! Kininizse birçok şeyi yok saymanıza yol açar, ufkunuz daraldıkça daralır. Zira hem ruhunuz hem de bedeniniz (gençten bir beden olsa bile) bir enkazdır artık. “Bu yaşlarda sezgileri körelmiş kadınların kinini bilir misiniz?” diye sorar Estes. Bu kinin yer yer “hâlâ mihrabım yerinde”, yer yer “batsın bu dünya” cümleleriyle pekiştiği noktaları ise tehlikeli noktalar olarak görür yazar. Zira ikisi de aynı uç noktaların soluksuzluğunun dışavurumu, vahşi ruh yoksunluğudur. Evet ya vahşi ruh! Şu ruhunuzu yıllarca evcimen kılmaya çalışan hallere inat vahşi ruh! Şu içinizdeki nehrin her çığıltısında “şişşşşt ayıp oluyor” diyen ailenizin, öğretmenlerinizin, din ve ahlak öğretilerinin, kendini bir şey sanan mekanizmaların çığıltısını yok ettiği nehrin ta kendisi. Sizin her fasılda bu nehirden uzaklaşmanız, yenilmeniz. Sonuçta size öğretilenlerin kendinize ait sesiniz olduğuna inanışınız ve sadece kendinizi değil, sevdiklerinizi, inandıklarınızı ve yeni nesilleri de aynı bulanık, hareketsiz, zehirle harmanlanmış suda boğuşunuz. Nehir bir kere zehirlenmeye görsün diyor Estes. Atıklardan kaynaklı olarak nehirde sık sık yangınlar çıkmaya başlar. Bunu yaratıcılığı elinden alınmış ruhlar, çoğunlukla kırkına merdiven dayamış, yorulmuş, kendini tükenmiş hisseden kadınlar için söyler. Ama ben bu imgeyi bir topluma da mal edebileceğimize inanıyorum. Ve bu yüzden baştaki sorumu yineliyorum: Nedir bu her şeyden kaçıp, işine gelmeyeni yok sayarak yaşamın içinde kendini boğma telaşımız?Bu telaş eşliğinde bir nehir halindeki toplumu, toplumumuzu düşünüyorum. Enerjisi azalan, kendini yorgun hisseden bir toplum. Her şeyin kokuştuğu, kirli ve zehirli hale geldiği bir toplum. Bir şeylerle oyalanan ama nedense kendini hep eksik hisseden bir toplum. Yaşananları seçemeyen ya da seçmekten yorgun düşmüş, halsiz bir toplum.Bu kadar umutsuz mu?Hayır.Estes’in formülünü takip ediyorum: “Nehri bıkıp usanmadan temizleyin” diyor yazar. Ve ısrar ediyor:O nehri yaşatın. Gerçeklerle yüzleşmekten, içinizde gezinen ve aslında hep sizinle olan vahşi ruhunuzun sesini duymaktan korkmayın. Sezgileriniz size, sizdeki insanı anlatacaktır. İşte o zaman kinin, kutupların, egoların, yok saymanın, şiddetin yerini içinizdeki nehrin diri gümbürtüsü alacaktır!
Ölümlerden ölüm beğenmek anlamına gelen bu deyim ülkemizin sert iklimli bir kadere kenetlenmeyi görev sayan ruhunun ta kendisi olsa da buna yanıtım(ız) sonuna kadar “hiçbiri” olacak! Çünkü ölümle yaşamı kuramazsınız. Kaldı ki çoğu felsefeci ve gerçek din insanı kadir-i mutlak olanı, yani sevgiyi, sonsuzluk denkleminde gerçekleştirdiğimizde tecrübe edilene ölüm bile denemeyeceğini söylüyor. Ama ölüm bu kadar kolay ve vasat bir biçimde “prova ettiriliyorsa” bir ülkede, yani Türkiye’de, yaşamın denklemini hep birlikte bir kez daha düşünmekle yükümlüyüz.Siz ne yapardınız?İşte size gerçek bir olay.Yer: Hakkari. Tarih: 23 Nisan. Çocuk ve bayram. Bayramlar eğlenmek içindir, öyle değil midir? Diyelim ki siz özel harekat polisi tarafından kafasına dipçikle vurulan bir çocuksunuz. Dipçikle vurulansınız, evet. Çocuklar bunun için midir? Tam sekiz gün yoğun bakımda kalıyorsunuz. 23 Nisan’daki bir çocuksunuz. O heyecanı bilirsiniz, bilirsiniz efendiler. Ne mi oluyor? Dipçikleniyorsunuz. Olmayacak bir şey oluyor: Suçla tanışıyorsunuz. Suç ve ardından gelecek bedelleriyle. Çocukluk bu mudur?Ve yoğun bakıma kaldırılıyorsunuz. Küçük canlar bunun için midir?İş burada bitmiyor.Babanız polisten davacı olacağını söyleyince tedaviniz yarıda kesiliyor ve taburcu ediliveriyorsunuz. Taburcu edildikten sonra sadece bir kez tedaviye gidebiliyorsunuz. “Tamamdır, iyileştin sen” deniliyor size. Hâlâ şuurunuz yerindeyse hayretler içinde kalıyorsunuz. Hipokrat yeminleri bunun için midir?Ama o da ne, yaralarınız geçmiyor. Ne fiziksel, ne de ruhsal olarak... Gelecek umutları bunun için midir?Bırakın gelecek umutlarını, şimdiki zamanınız da şarampole yuvarlanmış, peşisıra siz de akıp gidiyorsunuz.Sürekli yüzünüzü iki elinizle kapatıyorsunuz.Güneşte fazla kalınca gözlerinizin etrafı şişiveriyor. Koşamıyorsunuz. Koşamıyorsunuz işte. Oysa hâlâ çocuksunuz!Hep birileri kafanıza vuracakmış gibi tetiktesiniz. Bir daha top oynayamayacaksınız gibi geliyor size. Bir damlacık gençsiniz.Büyümek böyle bir şey midir?Dahası mı?Kekeliyorsunuz.Diliniz dolanıyor, konuşurken aklınız karışıveriyor.KO-NU-ŞA-MI-YOR-SU-NUZ. Davanızın duruşması ise 17 Eylül’de.Çocukları konuşamayan bir toplum zaten ölüme ferman çıkarmış, soluk almayan bir toplum demek değil midir? Ah elbette elbette çocukları susturabilirsiniz tekme tokatla, iktidarla, öfke ve nefretle; peki ya vicdanın sesini?Siz bu çocukların yerinde olsaydınız ne yapardınız efendiler? İşte size TMK mağduru çocukların aileleri adına gönderilmiş bir mesajdan benim anladıklarım... S.T.’nin ve onun konumundaki birçok çocuğun acilen psikolojik tedavi görmesi gerekiyor. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki psikolojik tedavi görmesi gerekenler sadece bu çocuklar ve gençler değil!