2007’nin Aralık ayı. Onun Etiler’deki evindeyiz. 2008’in ilk aylarında gerçekleşecek “Edebiyattan Hayata: Nezihe Meriç” etkinliğini konuşuyoruz. O karamsar. Beklentilerinin çoğunu bedeninde yeni yeni uç vermeye başlamış rahatsızlığa kaptırmak üzere olduğunu ima eder cinsten konuşuyor bizimle. Ancak bu tek neden değil umutsuzluğu için. Ülkenin gidişatından memnun değil. Türkiye’nin seçimsizliğinden yana da keyifsiz. Müthiş berrak bir hafızayla nerelerden nerelere gelindiğini, anekdotlarını vererek anlatıyor. Sesi yazar, sesi kadın, sesi abla, anne, teyze; sesi öykücü, büyücü, sesi Nezim. ‘50 kuşağının cesareti o... ‘70’li yılların dikbaşlılığı... ‘80’lerin ayak diremesi... ‘90’ların vazgeçmeyeni... Ya 2000’li yıllar? O hâlâ yazıyor; bıkmadan usanmadan. Özellikle kadınları, kadınların yarasını, mutfağını, derme çatma hayallerini, okyanuslarını, yıldızlarını anlatan Nezim; hâlâ dirençli, cesur. Kadının dünyasını damardan ve zerafetle yakalıyor, koza gibi örüyor, renk yüklüyor, bir motif daha... Hep devam ediyor. Biçiyor, teğelliyor, söküyor, sonra bir daha, dokuyor. Bir terzi gibi.
Konuşuyor ya; öyle içten ki... Yazdıkları gibi...
Bu içtenlik karşısında “özyaşam tanıklığı” bilmiş bir laf, fazlasıyla. “Yazarlığınızı, dergiciliğinizi, kadın yazarlığınızı, sizi konuşacaktık” diyesim var. Ama bunun ona yetmeyeceğini, ondaki yaşam sevincini ve direncini kuşatamayacağını biliyorum. Yaşamı kavramış, öngörülü, hatta kâhin bir sezgi için monoton ve anlamsız bir laf bu, bal gibi havada kalıyor. Afili, kabul. Ama Nezim’e yetişemeyen bir hadise besbelli “özyaşam tanıklığı”.
Buna bağlı olarak şu soruların geleceğinden de endişeleniyor olmalı:
Nasıl yazar oldunuz?
Nasıl yazar olunur?
Yazar sezgisi nedir?
Hatta o yazar geyiği de: Kaç yaşında yazar olmaya karar verdiniz?
Sonunda dayanamıyor “Hadi sofraya, çay içelim” diyor. Sofra yine özenle kurulmuş. Sarma dolmalar, beyaz peynir, zeytinyağına özenle yatırılmış zeytinler, simit.
Havadan, sudan, yaşamdan, edebiyattan konuşuyoruz. Hayli dingin, epey yorgun o anda. Eşi Salim Şengil’le yaptığı yolculuklardan, dergiciliğe duyduğu sevgiden, yeni yazarları okumaktan aldığı hazdan bahsediveriyor kendiliğinden... “Yaşam işte bu!” der gibi bir hâli var.
Bir de karnına vuran rahatsızlık olmasa...
Yaşam tanıklığı işte bu...
Sevgiyle ayrılıyoruz Etiler’deki evden. Sonra 15 Mart 2008’de gerçekleşiyor “Edebiyattan Hayata: Nezihe Meriç” etkinliğimiz. Ciddi emek harcamamıza, duyurular ardına duyurular yapmamıza karşın İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin salonu istediğimiz gibi dolmuyor, yarı yarıya boş kalıyor. Koca Nezihe Meriç!
Ama biz Nezihe Meriç’i, onu ve yaşam tanıklığını bir kez daha tarihe düşüyoruz.
Etkinlik bittiğinde “Aferin be kızlar” diyor bize. Yüzündeki gülümsemeyi kucaklıyoruz. Onun da bizi canı gönülden kucakladığını biliyoruz. Bu zamanda kim kimi böyle candan kucaklıyor diye iç geçiriyoruz.
Bazı insanlar huyundan mı suyundan mı hiç ölmez. Nezihe Meriç’in de o insanlardan olduğunu biliyorum.
Ne zaman diri bir renk, adını bilmediğim bir çiçek, yaşam gibi bir öykü, güzel yüzlü gençler, ferah sofralar gördüğümde... Yaşam-tanıklığı bu diyeceğim. Daha az savaş, daha çok adanmışlık, daha çok emek, daha çok aşk gördüğümde, işte bu.
Hep ışıklar içinde kal “Korsan Çıkmazı”nın eşsiz Nezim’i.
Nezihe Meriç’in ardından...
Özyaşam tanıklığı” diye baklayı ağzımdan çıkarıyorum. Eğip bükmeden hemen soruyor: “Bu çok ciddi bir laf; bunun altını nasıl dolduracaksınız, anlat bakalım!” Bunu beklemiyordum işte. Biraz zaman kazanmam lazım...
Haberin Devamı

