Altın vuruş

Her ölüm erken ölümdür ve yalnızdır. Ama ne zaman genç bir insanın, bilmediği bir evin, bilmediği bir köşesinde hayatına zerk ettiği zehirle kanatlanıp gittiğini okusam bir müddet buz keser her yanım...

Haberin Devamı

O ıssızlıktaki çaresizliğe, umudun bu biçimde boyut değiştirmesine, kaçışın bu raddesine akıl sır erdiremem. Ama şunu hatırlayabilirim: Yaşamla ölüm en çok gençlikte bir arada görünür insanın gözüne; ak ve karanın birbirine yakınlığı, birbiriyle yer değiştirebilirliği, sorgulanabilirliği... Dolayısıyla en gözü kara zamanlarımız, yaşamın anlamını keşfe çıktığımız ilerki yaşlarımız değil, çiçeği burnunda kaşifler olduğumuz gençliklerimizdir. Vücudun dinçliği bir yana, ölümü algılayışımızdaki farklılıktır önemli olan. Bu yüzden olsa gerek, soyut bir sloganın etrafında yüzlerce genç toplamak çok kolaydır; bu gençleri cılız bir ateşin fişeklediği devasa bir yangının elemanı yapmak, çok kolay. İnsanlık tarihi bu örneklerle dolar taşar. Cepheler, meydanlar, arka sokaklar genç ölü bedenler ve onların anlattığı hayalet öyküleriyle bezelidir.
Bu müthiş güç gençliğin doğasında vardır: Riski her daim göze alabilme kudreti. Ama bir de işin, çocuklukta kırılan kalpler boyutu vardır ki o biraz karışıktır işte. Şu kristal çocuk kalpleri; çıt diye kırılan, tamiri kolay kolay mümkün olmayan, ilerki yaşlarda derin yarıklara neden olan ince çatlaklar...
Gençlikte incecik çatlaklar devasa boyutlara dönüşür
Yaşamın ölüme kolayca dönüşebileceği o yerde, yani gençlikte, o incecik çatlakların devasa boyuta dönüşmesine tanıklık ederiz. Öfkesi, kırgınlığı, hayata küskünlüğü, içe dönüklüğü, aşırı tepkiselliği, hatta uyanıklılığı ile karşıma çıkan hemen her genç, kendimin ve yakın çevremin küflü deneyimlerinden de yola çıkarak, bana şu soruyu sordurtur: “Gerçekten ne olmuş olabilir?” Aile içersindeki büyük depremlerden, toplumsal baskıların yarattığı artçı şoklardan, savaşın zulmünden bahsedebiliriz elbette burada. Ama gündelik hayatın içine saklanmış sözlerden, kinayeli bakışlardan, mimiklerden de ciddi hasarlar doğar. Anne babalardan, okullardaki öğretmenlerden, komşulardan, akrabalardan, mahalleliden bahsediyorum... Sadece yalın kat kötülükten de bahsetmiyorum üstelik; aşırı sevgi, tutsak edici bir bağlılık, kişilik gelişmesini engelleyen tutuculuk, her daim haklı olduğuna inanan büyüklük halleri, şimdiki zamanı hep erteleme takıntısı, kendi gerçeğini karşısındakine ezberletme eğilimi, kendi başaramadıklarını çocuklarından isteme arzusu... Ne yazık ki bunlardan da nice maraz doğar. Şu cehenneme giden yolun iyi niyetli taşlarla döşenme halleri...
Muhtemelen biz büyüklerin bu durumları, geçmişte ayaklarımızın tökezlediği yerlerle ilgilidir. İnsanca tökezlemelerdir bunlar elbette, yaşam gereğidir ve kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir.
Ama bu masum gerekçe, ne yazık ki genç ölümlerini, dahası genç beyinlerdeki umut ölümlerini geri getirmeye yetmeyebilir, bazen.




DİĞER YENİ YAZILAR