Unutulmuş birer birer

17 AĞUSTOS depreminin hemen ardından birçok insan gibi ben de yollara düşmüştüm...

Haberin Devamı

Bu arkaik korkunun yaşamda yarattığı travmalarıyla yüzleşmek, ölümün soğuk yüzüne tanıklık etmekti asıl çıkış noktam. Ancak deprem bölgesine ulaştığımda birçok insanınki gibi benim çıkış noktam da yerle bir olacaktı. Çadır kentlerde ölümle değil, tam tersi yaşamla yapılan bir sözleşme vardı. Tam o sırada Gölcük’te görüştüğüm birçok kadının, daha sonra “Yıkık Kentli Kadınlar” adlı kitabımda da yer alan tanıklıkları bu sözleşmeyi onaylar nitelikteydi. Devlete, orduya, kutsal aile bağlarına, o güne kadar farkında olmadıkları, o üzerlerine yaftalanmış “kadın” kimliğine, dine, evlerini yapanlara, tüm imar yasalarına, belediyeye, muhtara, kısacası o sırada akıllarına gelebilecek her türlü kuruma karşı Türkiye’deki bir insanın aslında her daim vermesi gereken bütün tepkileri cesurca dile getirmekte ve vahşice isyan etmekteydiler. Vahşice, evet. Bu tepki böyle olduğu için gözkamaştırıcı ve umut vaadiciydi ya zaten. Zira çocuklarını, dostlarını, sevdiklerini rant uğruna yapılmış binalarda kaybetmiş bir annenin kibar çığlıklar atmasını, öngörülen cümleler sarf etmesini bekleyemezdiniz. Canın bu kadar ucuzlatıldığına tanık olan bir insanın asıl yükümlülüğü “Yok olan sizin canınız değil elbet” diye isyan etmek olacaktı... Bu yüzden bu kadar değerli, kutsal ve eşsiz bir isyandı bu.
Ancak dediğim gibi çok daha ötesi vardı.
“Devlet mi?” diyorlardı, “Bırak şu her şeyi lüpleyenleri.”
Ordu mu? Er bizim evladımız, ama ya ötekiler?
Din mi? İnançların yeşil sermayeye kaptırıldığı alan.
Kutsal aile mi? Baştan sona yerli filmlik bir martaval...
İmar yasası? İhaleler? Projeler?
Gülüyor ve rant yoluyla ceplerini para dolduran kurumlardan, özel şirketlerden bahsediyorlardı. Belediyeye kim yakınsa palazlanıyordu, sonra gelsin ihaleler, yeni kıytırık projeler...
Bu müthiş yanıtların ardından afallayarak eve dönmüş ve dökümlerimi yapmıştım. Beş-altı ay sonra deprem bölgesine tekrar gittiğimde ise o müthiş isyanın yerini derin bir sessizlik ve hüzün almıştı. İnsanlar yüzde yüz haklı oldukları davalarında bile suçlu konumuna düşürülmüşlerdi. Davaların hiçbir hükmü kalmamıştı. Yeni ihaleler yoldaydı... Oluşturulan sivil toplum örgütleri, işini, insanları canından çok seven öğretmenler canla başla çalışıyor ama bu yoğun hüznün insanlara dar gelmesini engelleyemiyorlardı. Ne tuhaf! Bu hüznün insanlara yayılan boyutunu Mardin’in Bilge köyüne gittiğim zaman bir kez daha bu kadar net bir biçimde hatırladım. Sadece insanlarda olmayan, toprağa, göğe, evlere de sinen bir hüzündü bu. “Haybeye” mücadele edildiğine dair bir yaşam hissiydi; özellikle risk anlarında kendini çok net fark ettiren bir duygu...
Depremzedelerden konuştuğum bir kişi “En büyük endişem bu yaşadıklarımızın yok sayılması, unutulması” demişti bir seferinde. “Unutulması mı unutturulması mı?” diye sormuş olmalıyım. Bu soruma yanıt alamamıştım. Belli ki canından çok sevdiği kızının anısı her yanımızı sarmıştı. Bulunduğumuz çadır kentin Gölcük’ün tepelerine bakan küçük, cılız avlusunda.

DİĞER YENİ YAZILAR