Ruhta sulh yaşamda sulh!

Nobelli yazar Doris Lessing, babasının 1. Dünya Savaşı anılarıyla dolu bir çocukluk sürer ve bu anıları bir zehir gibi soluduğunu anlatır bize...

Haberin Devamı


Dahasını da der: “Hepimiz savaşlarla yoğrulmuşuz. Onunla burulmuş, onunla kötü yola sapmışız; ama en beteri bu yaşananların hepsini her defasında unutmuş olmamızdır!” Galiba bu yüzden dünyanın en zor hususlarından biridir barışla ilgili işler yapmak, yazmak. Savaşın ne olduğunu hatırlamak, hatırlatmak gerektiği için zordur barışı anmak. O göz kamaştırıcı barışı, sulhu!
Bu hususta Lessing’in işaret ettiği başka bir şey daha vardır. “Altın Defter” adlı o katmanlı kitabında bunun altını çok iyi çizer. Sanki bize dünyadaki barışa ulaşabilmemiz için farklı bir yol haritası göstermektedir. “İlk önce kendi iç barışınızı bulun” der gibi bir hâli vardır. Asıl kırılma, savaş, arbede kendi içimizdedir çünkü. Onu bulamadığımız müddetçe yaşamdaki barışı da bulamayacağımızı söyler bize Lessing.
“Asıl nedir canını sıkan?”
Bunu kendi deneyimlerimizden de çok iyi biliriz. Ne zaman dünyaya bakıp “Dünya iflah olmaz”, yaşama bakıp “Yaşam iflah olmaz”, etraftakine bakıp “Senden bir halt olmaz”, genele bakıp “Yok yok böyle olmaz, olamaz...” deyip, bu laflara eşlik edecek bir sürü mantıklı gibi görünen, iri iri laflar sarfetmeye başladığımızda “Bir dakika!” deriz kendi kendimize; en azından kuytu, hayallerimizle yüzleşmeye açık, kendimizden kaçamadığımız bir anımızda, “Neyin var senin? Asıl nedir canını sıkan?”
Peki, tamam. Dışarıdaki yaşamda işler pek de istediğimiz gibi gitmeyebilir. Ekonomi kötüdür, patron sorunludur, çocuklarımızla sorunlarımız vardır, görümcemiz bizden hoşnut değildir, komşumuz beter biridir. Gerçekte o sırada asıl kendimizde doğru dürüst gitmeyen, iflah olmaz huylar mevcuttur. Yaşamın denklemi biraz budur aslında: Beynimizdeki küçük kıvrımlara denk düşen pıhtının ruhtan bedene, bedenden eve, evden işe, işten sokağa, sokaktan kente, kentten ülkeye, ülkeden dünyaya, dünyadan tüm kainata yayılması.
Aslında bal gibi savaşı istiyoruz
Tüm bu pıhtıların eşliğinde kainata yayılansa şu, barış mı? Aslında bal gibi savaşı istiyoruzdur o sıra! Çünkü her daim haksızlığa uğramışızdır, yok sayılmışızdır, aldatılmışızdır, üçkağıda getirilmişizdir. Her şeye “ama-dikkat” diye başlamak gerekmektedir, her şeyi “tedbir, statüko, göz açtırmam” diyerek bitirmek. Of ne zor bir görevdir bu, ne zor... Misyonun Allahıdır! Kaşlar çatık, dimdik bir bedenle, gözler ileri, ezberden cümleler sarfedilir, sarfedilir...
Oysa... O pıhtıyı kendinin takıldığı noktaları keşfedebilmiş insanlarla gevrek gevrek gülebilmenin, konuşup dertleşebilmenin ne kadar muhteşem bir duygu olduğunu bilen bilir. Diğerleriyle ise bir cümle, bir nida, bir eda üzerinden yıllar geçse bile iletişime giremeyebilir ve hakikaten yorulursunuz.
Kim ne derse desin dünyada barışı bulmanın tek yolu iletişimdir oysa. Ama en önemli koşul iki tarafın da kendi iç barışının denklemini çözmüş olmasıdır. Şu kendiyle barışık olma hâlleri! Şu barışı gerçekten hatırlayarak, yaşama armağan ederek isteme hâlleri...

DİĞER YENİ YAZILAR