Geldi, kapıda, bulundu, yakalandık, yakaladık” derken Türkiye’yi de sarıverdi domuz gribi. Artık üzerimize bir halsizlik çökmeye görsün hemen ruhumuza yürüyüveriyor o yenilmişlik duygusu. Dün bana da aynısı oldu. Eskiden üşüme, titremeyle baş gösteren ve işin aslı umurumda olmayan “kırıklık” haline hemen gerekli vizeyi verdim, kendimi karantinaya alıp melun domuz gribi hayallerine daldım. Yapayalnız bir hastane odasındaydım, pijamam ateşten gömlek, sadece hastanenin jeneratörünü duyuyordum (bu durumda elektrikler kesilmiş olmalıydı), odada sevdiklerimden gelen buruk çiçekler vardı, üzerlerinde güleryüzlü olmaya çalışan, gayretkeşliğimi sınayan mesajlar: Hadi anacım iyileşeceksin, yeneceksin o namussuzu, bir an önce aramıza dönmen dileğiyle, seni özlüyoruz vb... Bir iki saat kendimi yatak yorganla oyaladıktan sonra -ki kesinlikle kırıklığıma iyi gelmişti bu fasıl- güne devam etmek için toparlandım ve bu yazının başına oturdum. Tüm bu tuhaf hayallerin ya da karabasanın içinde gezinirken aklıma Susan Sontag düşmüştü bile. Ve sanırım tam zamanıydı! Hastalığa karşı koymak mümkünABD’nin en önde gelen entelektüellerinden biri olan yazar Susan Sontag meme kanserine yakalanmış, uzun bir mücadele sonucu bu hastalığı yenmiş ancak daha sonra ne yazık ki kan kanserine yakalanarak hayata gözlerini yummuştu. Müthiş birikimi eşliğinde hastalığının izlediği süreci ve düşündürdüklerini aktardığı kitaplar yazdı Sontag. Ama bildiğimiz türden mesajlar vermedi! “Bir Metafor Olarak Hastalık” kitabında hastalığı “karanlığın yüzü” olarak tanımlarken, onu doğal bir süreç olarak algılamanın önemine değindi. Bunu yaparken de hastalıkların bir metafor, yani bir şeye başka bir isim, dolayısıyla farklı bir anlam yükleme alanı olarak bize sunulmasına karşı çıktı. Sontag’a göre hastalık bir metafor değildi ve onunla hesaplaşmanın en sahici yolu hastalığı bu katmanlı ve sisli anlamlar silsilesinden koparmaktı; çünkü ancak bu surette hastalığa karşı en yüksek dirençle karşı koymak mümkün olabilirdi! Peki hastalıklara yüklenen bu metaforik dilin amacı neydi; neye hizmet ediyordu?Önlem almak yerine suçladılarFarklı zamanlarda veba, cüzam, frengi, kanser, AIDS hastalıkların işaret ettiği bu anlama dikkat çeken Sontag, hastalığın hastalık olmaktan çıkartılıp toplumsal düzeydeki anlamlarına ve ahlaki kişilik özelliklerine indirgenmelerine değinmişti. Burada kullanılan dile son derece özen göstermek gerekiyordu. Ahlakı, normları, kuralları yeniden ve yeniden üreten o resmi dile. Hatırlayalım: Hükümetlerin yetersiz önlemler aldıklarını kabul etmek yerine AIDS’i sapkın bir eşcinsel hastalığı, frengiyi bir ırkla özdeşleştirmeleri -Nazi döneminde Yahudilere bu bile yapıldı- dolayısıyla ahlaki normlarla algılanabilecek bir metafor haline getirmeleri sizce ne ölçüde etikti? Ya verem? O incecik bir hastalıktı, neredeyse şiirdi. Ona duygusal insanlar kapılıp giderdi! Ah o dil! Bu dil aracılığıyla “Biz sadece tespit ederiz; suçumuz yok, biz masumuz” demekteydi iktidarlar. Dahası bu anlamı topluma neşretmekte, bunu onaylatmakta, gerekçelerini halkın gözünde de haklı hale getirmekteydiler. Böylece aklanma sağlanacak, hastalık -en azından siyasi iktidar bazında- çözülecek ve yola devam edilebilecekti. Ne de olsa domuz işteTürkiye’deki domuz gribi vakalarına baktığımızda da benzer bir üslubu seçiyoruz. Domuz gribine gökten küt diye aramıza düşmüş ve aşı pompalamasıyla derhal bertaraf edilebilecek bir zillet gözüyle bakılıyor. Medyaya yöneldiğimizde de aynı yansımayı görüyoruz: Romantik illetimiz domuz gribi! Sakının! Özellikle çocuklar ve hamileler... Uzaylı giysileri içinde otobüsleri ilaçlayanları görüyoruz, ciddi demeçler veren doktor ve politikacıları. Oysa bu noktaya gelene kadar ne türde aymazlıkların yaşandığını -ve elbette aşı sürecini de- hiçbirimiz bilmiyoruz. Sadece çıkan ateşimizin, kaslarımıza yürüyecek titremenin ve yakın temas gerektirmeyecek merhabaların sahibi olmamız isteniyor bizlerden. “Korunun” diyorlar. Ötesi mi? Ötesini hükümetler şıp diye çözer! Velhasıl domuz gribi ve biz: Yine Aziz Nesin’lik hallerimiz. Bu gribin ne olduğunu anlayamadan, ona yüklenen anlamlar bombardımanı eşliğinde bizi kıskıvrak yakalayacağı -ya da her an yakalamak üzere olduğu- sonuçlarından ödümüz patlıyor şu aralar. “Nihayetinde domuz işte; Batı’nın bir oyunu bu bize, daha ne bekleyebiliriz ki!” diyenine de rastlayabiliriz çok rahatlıkla... Titreyip duruyor ve bağışıklık sistemimizi ha babam güçlendirmeye çalışıyoruz. İyi de gerçekte kime karşı bu bağışıklık geliştirme halleri? Ah bir bilebilseydik...
İstanbul’un güzel güz günlerinden biri. Bir televizyon programı sayesinde yanyana geliyoruz Cevat Hoca’yla. O ve onun kuşağındaki birçok kişinin gözlerinden geçen ışığa kapılmamak mümkün değildir, yine öyle oluyor. O ışık, olanaksızı ne olursa olsun istemenin kıpırtılarının aydınlığıdır, bilgi ağacı ve erişilmeye zaman varsa bilgeliktir. Cevat Hoca karşımda bir sürü deniz ve kıyı görmüş bir bilge. Ve dahası var: Anlattıklarına eklediği mizah, onu ve şiirini hatırlarken hep aklıma düşer; belki bu yüzden satırlardaki hüzün, dirilik ve yaşam olarak karşılık bulur bende. Yine öyle olacak, biliyorum. “Bir meyhane kitabı” diye imzaladığı “Ara Sıcak” kitabını evde okurken kendimi tutamadığım, bütün yüzüme yayılan sıcak bir tebessümle okuyacağım o güzelim şiirlerini.Bildiğiniz gibi 31 Ekim’de başlayıp 8 Kasım’a kadar devam edecek bu yılki TÜYAP Kitap Fuarı’nın konusu “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri”; fuarın onur konuğu da Cevat Çapan. Kültürlerarası diyalog, söylerken ağzınızda yuvarlanarak havaya karışan iki sözcük gibi görünüyor olsa da etkisi yaşama hakikaten damga vurabilecek bir çaba. Hakkı verilebildiğinde farklı kültürlerle, diyelim ki masaya oturduğunuzda “benim medeniyetim senin medeniyetini geçer, döver, alt eder” mantığının her koşulda işlevsiz kalacağı ve diyaloğun insanlık için esas olduğunu hatırlatan bir tılsım. Peki edebiyatın, çevirinin ya da sanatın buna gücü yeter mi? Aslında güçten ne anladığımıza bakar bu soruya vereceğimiz yanıt. Estetik, vicdan ve erdem için cepheye gidip savaşamazsınız. Ama daha işlevsel olanını yapabilirsiniz. İnsanlara yaşama estetiğin yıkımdan daha güzel, vicdanın vicdansızlıktan daha kıymetli, erdemin tecrübe etmeye değer bir duygu olduğunu hatırlatabilirsiniz. Ve elbette bunu yaparken sadece kuş, bulut ve börtü böcekten değil; belki daha çok karanlık güçlerden, insandaki hırs ve öfkeden, şeytandan, kin ve egodan bahsedersiniz. Ama nihayetinde bunları anlatırken de hedeflediğiniz insanlığa ve öze ilişkin soruları sorabilmek ya da sordurabilmektir. Bu da az şey değildir. Hatta çok şeydir. İnsan kendindeki hiçliği, yokluğu ya da varlığı bir bulmaya görsün; ölüm, yaşam, aşk ya da şiirin anlamı da farklılaşacaktır ruhunda. Yeniden doğacaktır. Sadece kültürlerarası o diyalogda değil; insanı kendisine, insanı insana taşıyan o köprüde de. Zor mu? Bence zor değil.Kaldı ki yazdıklarım birçoğunuza masal ya da düş gibi gelebilir. Ama Shakespeare biz insanların düşlerle aynı hamurdan olduğunu söylemişti. Yanıldığını sanmıyorum.Ya Cevat Çapan? Cevat Hoca? O da “Masal” adlı şiirini şöyle bitiriyor:Derken gökten üç elma düşse,Hiçbiri çürük olmasa.
Yazar ve sosyolog arkadaşım Sezer Ateş Ayvaz’la yakında bir telefon konuşmamız oldu. Sesi yorgun, bitmiş ve şaşkındı. Konumuz yeğeni Güney Tuna’nın başına gelenlerdi. Güney, 3 Ekim akşamı arkadaşlarıyla Avcılar sahilinde eğlenirken polisler tarafından tartaklanmıştı. Hem de ne tartaklanma! Günlerce komadan çıkamadı Güney! Sezer ailesi olarak onunla birlikte, o karanlık saatlerde nasıl ölüp ölüp dirildiklerinden bahsediyordu. Güney’in suçu arkadaşlarıyla eğlenmek, eğlenirken içki içmekti. Ne büyük suç, öyle değil mi?Bu telefon görüşmesinin ardından böylesi bir şiddetin gerisinde nelerin olabileceğini düşünmeye çalıştım. Gençlerine, yaşama, coşkuya gösterilen bu şiddet ve öfkenin kaynağında neler olabilirdi? Aşikârdı: Bu şiddet, sertlik ve öfkeden bıkmış, yorulmuş, bitmiştik. Bitmiştik, evet. Artık bu topraklarda başka gerçeklerin olmasını istiyorduk. Sükunet ve anlayış; hoşgörü ve makullük ve dahası ADALET... Bu kadar güç müydü bunların yaşama geçmesi?Geçmişin kanıtlarını hücrelerde aramakSonra Onat Kutlar’ın bir yazısını hatırladım. Türkiye’nin gençlerine karşı olan sert tutumundan bahsedişini, bu tutumu “hoyrat bir iklim” diye tanımlayışını... Ne kadar doğru bir tespitti bu, bir o kadar da güncel. Ve bunu ısrarla bugüne taşımak istedim. Yine de yanlış anlaşılmasın; geriye bakıldığında ah vah eden bir üslupla değildi bu perspektifi bugüne taşıma niyetim.Zira geçmişin kayıtlarını hücrelerimizde aramak sadece hüzün veriyordu çoğumuza; oysa gençler vardı, bizim onlara sahip çıkmamızı, onlarla birlikte yürümemizi bekliyorlardı. Şimdiki zaman bu gençler için, bizlerin gençliklerine sunulmayan hoşgörü ve anlayışı, işkence ile zindanlarda ve faili meçhullerde yitirilen umut ve belleği bütün vicdanımızla yeniden ve yeniden talep etme zamanıydı. Onat Kutlar’ın “sert iklim” diye tanımladığı o üslubu bugün gençler için nasıl bertaraf edebiliriz sorusunun zamanı gelmiş de geçiyordu.Zaman o zamandı:“Ceylan’a gerçekten ne oldu?” diye sorma zamanı.Taş atan çocuklara terörist gibi değil evladımız gibi sahip çıkma zamanı.Oğullarımızı cepheye, sınıra, ölüme değil yaşama, umuda, insanca bir yeryüzülülüğe çağırma zamanı.Çocuklarını Porsuk Çayı’na atacak bahtsız bir anneye dur diyebilme refleksini geliştirme zamanı. Artık acıyı değil yaşam sevincini bu topraklara sunma zamanıydı bu. Gülerek yaşlanmak ve insanca yaşamanın koşulsuz herkes için doğal bir hak olduğunu anlama, kutsama ve paylaşma zamanı...Telefon konuşmamızın bir yerinde Sezer, yeğenine sahip çıkan medyaya, savcılığın konunun üzerine gidişindeki titizliğe değinmiş, aynı duyarlılığı dava sürecinde de görmek istediğini belirtmişti. Gerçekten de basın bu konuya büyük ilgi ve hassasiyet göstermiş, dahası olayı ilk sayfadan duyurmuştu. Öte yandan savcılık da elinden geleni yapmıştı adalet adına.Güney’e buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Umarım bu titizlik ve sahiplenme hem onun davasının seyrine hem de ülkemizde gerçek adaleti arayan, uman, bekleyen bütün davaların ruhuna siner.
Bu satırları 8 Ekim Perşembe günü Dicle Koğacıoğlu’nun yaşadığını umut ederek yazıyorum. Sanırım onu tanıyan, tanımayan birçok insan için bu dilek geçerliliğini koruyor. Ailesi, yakınları, Sabancı Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları, öğrencileri, çalıştığı konularda birlikte ter döktüğü meslektaşları, makalelerini kendilerine pusula bellemiş olanlar ve nicesi... Böylesi bir yazının içersinde birkaçının sesine yer vermek isterdik ama şimdilik sessiz kalmayı ve olayı zamanın akışında izlemek istediklerini belirttiler. Buna sonuna kadar saygı duyduğumu hatırlatmak isterim. Zaten bu metinde de asıl yoğunlaşmak istediğim husus, bir bilim insanının bırakmış olduğu bir not ve işin esası bu kısacık notta hepimizi ilgilendirecek olan o önemli mesajdır. Zira yaşamlarımız gündelik hayatın içerisinde ablukaya alınmış bir vurdumduymazlık içerisinde eriyip gidiyor. Hemen her şey sistematize edilebilir, sindirilmeden yutulur hale gelmişken, en akıl almaz acıların bile yaşamı allandırıp pullandırabilecek, sıradan bir göz boyama haline gelmesine alışmışken, kendini bilimin ışığına vakfetmiş pırıl pırıl bir insan çıkar ve o cümlenin sahiciliğini bize hatırlatır. Gerçekten de çok acı vardır.Bu cümlenin asıl vuruculuğu, acının tereddütsüzce metalaştırıldığı, dolaşıma sokulduğu, kekreleştirildiği bir dünyada hiçbir söyleme iliştirilemez netliğinde saklıdır. O kadar durudur ki hiçbir iktidar odaklı söyleme yaftalanamaz. O denli esastır ki bir süre yutkunmakta zorluk çeker ve kendinizi günlük işlerle pek de oyalayamaz hale gelirsiniz. Biz okurlar Dicle Hoca’nın bıraktığı notta özel bir acıya referans verilip verilmediğini bilemeyiz. Ama şunu seçebiliriz diye düşünüyorum: Genel anlamıyla zamanın savrukluğunda dertop edilip mezata kaldırılmak üzere sırada bekleyen nice nice çarpıtılmış gerçek vardır ve bu sözde gerçeklerin yaşamı ablukaya almışlığı artık bizleri pes ettirmek üzeredir. İşte tam da bu noktada o patikayı takip ettiğinizde iki yüzlülükle bezenmiş bir dünyayı ve o kaypak dünyanın size “sen de herkes gibi ol” repliğini buluruz. Ve ne tuhaf: Aslında herkes olmanın da bir zamanlar felsefi bir derinliği olduğunu, politik, sosyolojik ve kültürel anlamda tartışılabilecek nice alanlar açabilecekken, artık iktidara yaftalanmak ve çoğunluğun sesi olmak anlamına geldiğini biliriz. Oysa herkes olmak demek çoğunluğu değil çoğulluğu bulabilmek demektir. Yaşamı kuşatabilmek, merakı, sorgulamayı akılda ve vicdanda tutabilmek. Kısacası aksadığına inandığınız hemen her koşul ve sonuç için vicdan olabilmek. Ki vicdan artık yorulmuştur. Kolayca vazgeçebilir, unutur. Ve bir ihtimal, bu nottan bize yansıyanlardan bir diğeri ise şudur: Gerçekten acı olan böylesi elzem ve yerinde, herkesi kuşatabilecek, empati kurabilecek bir vicdanın yeryüzü üzerinde renginin solup gittiğine tanıklık ediyor olmamız... Dicle Koğacıoğlu, Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünde başlayıp, sırasıyla ABD’deki Stony Brook Eyalet Üniversitesi, Columbia Üniversitesi, Brown Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’ne uzanan parlak akademik serüveninde bu izleği arayan, söz konusu vicdanın takipçisi çalışmalar yapmış, dahası bunu bizzat hayata taşımış aktivist araştırmacılarımızdan biridir. Yazdığı makalelerinde insan hakları ihlallerinin her alana ve her sınıfa sinmişliğine değinirken aradığı adaletin koşullarına da dikkat çekmekten geri kalmaz. Hukuk sosyolojisi, hukukun gündelik hayattaki yansımaları, anayasalar ve anayasa mahkemeleri, insan haklarının ve özellikle kadın haklarının küreselleşmesi üzerine çalışmalar yapan Koğacıoğlu şunu da hatırda tutmamızı ister: Yaşadığımız çağ hukukun kendisinin bile iktidara dönüştürülmüş olduğu bir çağdır. Her şey geleneğin suçu mudur?Koğacıoğlu bununla da yetinmez. Sabancı Üniversitesi’nde sosyal teori, hukuk ve toplum, sömürgecilik sonrası kuramlar, toplumsal cinsiyet ve kültürel çalışmalar üzerine verdiği derslerin yanı sıra asıl yoğunlaştığı namus cinayetlerinde iktidarın doğallaşması ya da doğallaştırılması üzerinde durur. Uzmanlık söylemleri üzerinden konuşanların ve elbette medyanın yaygınlaştırdığı bilgilere işaret eder; tam da bu noktada üretilen gelenek kurgusunun insan hayatlarını şekillendirirken insanların yaptıklarından pek de etkilenmediğini ileri sürer. Bu zihniyete göre her şey geleneğin suçudur! Oysa namus cinayetlerinin kanunlarca üstü örtülü bir biçimde desteklendiğini görmemiz, töreyi suçlama suretiyle bazı gerçeklerin örtbas edildiğini anlamamıza da yardım edecektir. Bana öyle geliyor ki Dicle Koğacıoğlu söz konusu iktidar alanlarının doğallaştırılmasından bahsederken yaşamlarımızın her alanına sinmiş olan ve bir biçimde onay verdiğimiz iktidarları da işaret etmiştir sanki. “Çok acı var”; biraz da bunun içindir, besbelli.
Yaklaşık yirmi dakika oldu tanışalı. “Bir kahve yapayım ben” diyor. Sakince, cevap arıyor mimiklerimde, yüzüme bakıyor. Tamam diyorum başımla. Uzun zamandan beri şeker hastası olduğunu söylüyor. Sonra insanlardan, insanların anlattıklarından bahsediyor. “Onlar anlatmaya başlıyor, heves ediyorum başta öykülerine, sonra anlattıklarının rotasını kaybediyorum, elimde değil, hem onları hem kendimi unutup farklı bir yerlere savruluyorum,” diyor. Birinci katın balkonundayız. Dingin bir Eylül günü var sokakta. “Türkiye’nin gündemi çok yüklü” diyorum. Bu cümleyi sarfettiğim zaman ondan daha ciddi olmayacağımın da farkındayım. Yine de sarfediyorum işte. “Belki bu yüzden insanlar öyküleri ardı ardına sıralıyor. Kuyrukları birbirine değmeyen bir sürü tilkili öykümüz var” diyorum. “Biliyorum” diyor. “Ama bir yerden sonra istesem de konulara vakıf olamıyorum. Cem Uzan’ın kaçıp gitmesi, başbakanın dedikleri, haberlerin daldan dala atlayışı, spor programlarının bile açık oturumlara dönüştürülmesi, magazin haberleri... Her şey o kadar çok ki aza ihtiyacım var. Azla yetinmeye ihtiyacım var!” Bunun üzerine ikimiz de gülmeye başlıyoruz. Benim aklıma bir reklamın ünlü bir şarkıdan uyarladığı sloganlaşmış cümlesi düşüveriyor. Gözlerimi kısıp hafif öne doğru eğilerek genizden bir sesle mırıldanıyorum: “İhhhtiyacım var.” O sırada ihtiyaç hanesinde onun aklına düşen ise insülin...Telveli kahveye eşlik edecek olan essiz sohbetUzun zamandır emlakçılık yapıyor; halinden memnun. Nicedir halinden memnun olan bir insan görmemiştim. Şaşkınlığımı belirtiyorum. “Hayatı fazla karıştırırsan halinden memnun olamazsın” diyor.Gündüz vakti, çarşının ortasında karşıma çıkan bu miyop filozofun kim olduğunu seçmeye çalışıyorum. Yoksa bir yerlerden tanışıyor muyuz?Sonunda olan oluyor ve sokaktaki dingin hava her şeyimize siniyor. Balkonun pencerelerine asılmış olan ev ilanlarından plastik sandalyelere, balkonu yandan ele geçirmeye meyilli bakımsız kasımpatı öbeğinden masaya yayılmış olan gazeteye, o gazetedeki haberlerden sahte kurgulanmış yaşamların hiçbir surette doğru yaşanamayacağı fikrine, onca haberden yansıyan bu tuhaf fikirden (kala kala bu mu kalmalıydı gerçekten, sahte kurgulanmış yaşamlar hiçbir surette doğru yaşanamaz!) az sonra içeceğimiz telveli kahveye eşlik edecek olan sessiz sohbete dek, hale hale genişleyen bir dinginlik bu. Artık sohbete başlayabiliriz! O ise tedirgin. “Şimdi hemen anlatmaya başlama n’olur” diyor. Sıkılacak besbelli. Duruyorum. Meğer asıl istediğim buymuş! Sanki güneş tepemde, sanki ayaklarımı hayali bir bahçe koltuğuna uzatırmış gibi bir hisle susuveriyorum. Kısa bir anlığına da olsa her şey dışarda kalıyor. Güzel bir an. Keyfini çıkarmalı. Kahve müthiş.
Parça parça, gündelik anılarla yaşıyoruz. Bütüne ulaşmak zor; belki de gerekmiyor. Ancak iş “hatırlama”ya denk düştüğünde Temel’in cezaevinde kafasını duvarlara vurma sahnesinden başka bir sahne olsa keşke diyorsunuz. “Hatırlasana oğlum, hatırla!” dediği, hatırlarsa işkenceden kurtulacağı sahne var ya; o. Zira hatırlamak, hatırlayabilmek ve bunu bütüne taşıyabilmek insanı iyileştiren bir güç. Modern insanın bu yeterliğe erişmesi pek arzu edilen bir şey değil. Belki bu yüzden hemen her şeyi bölük pörçük hatırlıyor, bazen hiç hatırlamıyor, hatırladıklarımızı da bir bütünmüş gibi aktarıyoruz karşımızdakine. Ancak insan yine de anılar hanesine başlangıç-gelişme-son biçiminde (zaman zaman yerleri değişse bile) bir yaşantı birliği gerçeğini yüklemek istiyor. Öyle ki insanın her türlü ideoloji bombardımanından arınmış anıları olsun diye arzu ediyorsunuz; bu anılar içersinde kendi resminizi görmekten korkmayacağınız, kendi yaşamınıza sahip olmaktan ürkmeyeceğiniz bir birlik bu. Bu prensibi Hülya Avşar’a açılan dava ile bir kez daha düşündük. “Demek Türkiye’de sansür varmış” denildi ya, o durum. Oysa hafızalarımızı biraz zorlayacak olsak ülkemizin sansürle dolu bir geleneği olduğunu (evet gelenek!) ve bu geleneğin bizleri kendimizden alıkoyan, yaşamlarımızı gerçekleştirme konusunda hep erteleten yanını da hatırlayabilirdik. Hatırlamak dedik ya Tanzimat dönemine kadar gitmeye filan gerek yok; bir parça eskiye uzanalım ve Avşar’ı, Pınar Kür’ün 12 Mart dönemine referans veren “Yarın Yarın” adlı romanındaki Seyda başrolüyle kafamızda canlandıralım. Romanın temel izleği, düşünmeyi hedef almış ve özellikle sol görüş üzerinden nasiplenecek yaşam idrakini yerle bir etmeyi amaçlayan hoyrat iktidar güçlerini resmetmekti. Bu güç öyle hoyrattı ki toplumun bütün katmanlarına farklı yapılarla yayılırken gelecek için yapılan seçimlere, kolay yoldan kazanılan paraya, rüşvete, yalana, talana, hatta arkadaş ilişkilerine uzanan samimiyetsizliğe de siniyordu. Yıllardır değişmeyen soru: Neden?Samimiyetsizlik diyerek olayı hafifletiyormuşum gibi gelebilir size. Gelmesin. Çünkü dökülen onca kandan, haybeye gitmiş olan gençlikten, cezaevlerinde yok edilmiş olan bir ülke entelektüelliğinden, bunun 1980’li yıllara uzanan yansımalarından, 80’lerin günümüzü yapılandırma pratiğinden bahsetmek bile bugün içimi daraltıyor. Filmin sonunu hatırlamıyorum ama kitabın son paragrafını okuduğumda caddeye fırlamak ve “Neden?” diye sormak istemiştim. “Bu baskı neden?” Ne tuhaf, bugün hâlâ bu soruyu sormak istiyorum. Neden hâlâ bu ülkede insanlar konuşamıyor? Sinizmden, nefret dolu sözcüklerden, ödleklikten kaynaklı ağızdan dökülen küfürlerden, sermaye gücünden beslenen “gelirsem oraya” tarzından, yaralarımızı başkalarının teni ve ruhunda kanırtan öfkeli cümlelerden, kinayeli laflardan, alaylı fıkralardan, ezber dolu ders kitaplarından, lafın iyisi şakayla söylenir üsluplarından, göstermelik iman dolu paragraflardan, çok satan tavırlardan, kapak olmaya aday sloganlardan, popüler kültür ürünü klip mısralarından bahsetmiyorum. Neden hâlâ bu ülkede insanlar konuşamıyor?
“Şiddet istenir mi? Bu da nereden çıktı; bu ne biçim soru!” diyebilirsiniz. Ancak olaya bir de şu açıdan bakmanızı rica edeceğim:Bildiğiniz gibi çağımız büyük ideolojilerin tutarlılığını yitirme çağı. Bu yitimi fark etmeyip ısrarla eski günleri anmak bir seçim olabilir tabii ki. Buna karşın teslim etmemiz gereken başka bir durum da mevcut: Mikro-ideolojiler hastalıklı bir biçimde çoğalıyor. Bunun sonucunda da inandırıcı değer yargıları olarak elimizde pek bir şey kalmıyor. Oysa geçtiğimiz yüzyıllarda insanlığın körü körüne itaatten kurtulması gerçek bir umuttu. Bugün gelinen yerin şiddet ve bu şiddetle arınma noktasına varmasına ne demeli peki? Acaba bu yüzden mi gerçekle sanalı, kahramanla kahraman olmayanı, kurguyla kurgu dışı olanı sürekli birbirine karıştırıyoruz?Biraz daha açmaya çalışayım. Geride bıraktığımız haftayı düşündüğümde kafam üç temel olay etrafında odaklandı: 1) İki çocuk Sniper oyunundan esinlenerek yoldan geçenlere gerçek tüfeklerle ateş açmış ve dehşet yaratmıştı. 2) Yakında “Kurtlar Vadisi Pusu” başlayacaktı. 3) Münevver’in katil zanlısı yakalanmıştı. Bu üç olayın etrafında gelişen düşüncelerimse şunlar oldu: Hangisi? Sonunda her üçünün de inandırıcı değer hiyerarşileri anlamında birlikte tartışılabileceğini düşündüm. Her üç olayın da gerçekle kurduğu ilişki kafa karıştırıyordu. İki çocuk sanal bir oyunu gerçek hayata taşımış ve insanların yaralanmasına yol açmıştı. Polat Alemdar gibi sanal bir karakter bizim gibi Susurluk’u bol ülkelerin talihsiz yazgılarının bir sonucu olarak mı gerçek bir kahraman diye ilan ediliyordu yoksa? Öte yandan boğazı kesilmiş kadersiz bir genç kızın katil zanlısı olan kişiye “sonuna kadar yanındayız”a varacak sahici destekler yağmasının temel nedeni ne olabilirdi? Bu trajik ve patolojik olayın dizileştirileceği, hatta reyting rekorları kırma ihtimalinin ne olacağını ise sizlerin görüşlerinize bırakıyorum. Birbiriyle bağlantısız gibi görünen üç durum. Ortak payda şiddet. Şiddetin hatta terörün Türkiye ve dünya üzerindeki kaçınılmaz kârlı etkisi... Derken beyaz ekranın büyüsü. Ve televizyonların karşısında kilitlenişimiz, araya giren yer yer muhafazakâr yer yer pornografik reklamlar...Hangisi gerçek hangisi değil? Alın size bir soru daha!
Sel gider geriye son nefesini vermiş tekstil işçileri kalır: Yedi işçi kadın. Nebahat Salkım, Nuriye Can, Bircan Karataş, Özlem Ünal, Fikriye Öztürk, Altun Yüksek ve Naciye Karadeniz. Günde on beş saat, sudan ucuza çalışan tekstil işçileri... Cumartesi, Pazar demeden göz nuru döken kadınlar. Onların tuz buz olmuş hayalleri, kırık dökük anıları. Genç sesleri, emekliliğe yakın umutları, vardiyadan çıkacak cep harçlığı, şöyle geniş geniş ense yapacakları tek bir günün hayali...Sel gider; gider ya...Uykularında ölüme yakalanmış TIR şöförleri kalır arkada. Eve duydukları özlem, o özlemle büyüyen sıcaklık, yüreklerine inmiş olan tütün kokusu, göz kenarlarına katettikleri her yolla birlikte eklenmiş çizgilerin sahiciliği kalır.Bu gider nurtopu gibi yenileri gelirYok: Sel gider kum kalmaz! Geriye politikacıların ezbere, tekdüze cümleleri kalır.Her zaman olduğu gibi İstanbul’u vuran son felakette de böyledir.Çünkü çağımız mecazi anlamda da, hatır gönül dinlemez sellerin çağıdır. Tavan yapmış popülist politikaların, bu politikalara uyum ve bağışıklık sağlamış her grup ve sınıftan insanın yaratacağı sellerin çağı. Bugün bir selle, yarın bir depremde yaşanan aymazlıkla, ertesi gün bir savaş sloganıyla, ertesi yıl bir yolsuzlukla bir ülkenin dere yataklarını taşırdıktan sonra “Batı cephesinde yeni bir şey yok” diyerek yayvanlaşan içler acısı sellerin çağı.Bu sel nedir ki! Bu gider ve yeni nurtopu gibi seller gelir. Bir önceki selin felaketi bir çırpıda unutulur, tuhaf bir biçimde selin gerçek faili olan kurum ve kişiler yeniden sivrilir, baştacı edilir. Yeni sele kadar yeni umutlar, hayaller, bu hayalleri hayatımıza sokacak hayal tacirleri ve nihayetindeki evler, istimlak alanları emre amadedir. Bu yüzden sel gitse bile geriye kum filan kalmaz. Geriye yeni sellerin doğma nedeni olacak iktidar kavgaları, bilinçli rant seçimleri, kendini olası yeni felaketlerin üzerinde aklama refleksi ve bir sonraki sele kadar üretilmesi beklenilen “torpilli” yeni imar yasaları ve sudan ucuza parsellenip kapatılacak talan alanları kalır. Ha bir de balık hafızalarımız.