Yazar ve sosyolog arkadaşım Sezer Ateş Ayvaz’la yakında bir telefon konuşmamız oldu. Sesi yorgun, bitmiş ve şaşkındı. Konumuz yeğeni Güney Tuna’nın başına gelenlerdi. Güney, 3 Ekim akşamı arkadaşlarıyla Avcılar sahilinde eğlenirken polisler tarafından tartaklanmıştı. Hem de ne tartaklanma! Günlerce komadan çıkamadı Güney! Sezer ailesi olarak onunla birlikte, o karanlık saatlerde nasıl ölüp ölüp dirildiklerinden bahsediyordu. Güney’in suçu arkadaşlarıyla eğlenmek, eğlenirken içki içmekti. Ne büyük suç, öyle değil mi?
Bu telefon görüşmesinin ardından böylesi bir şiddetin gerisinde nelerin olabileceğini düşünmeye çalıştım. Gençlerine, yaşama, coşkuya gösterilen bu şiddet ve öfkenin kaynağında neler olabilirdi? Aşikârdı: Bu şiddet, sertlik ve öfkeden bıkmış, yorulmuş, bitmiştik.
Bitmiştik, evet. Artık bu topraklarda başka gerçeklerin olmasını istiyorduk. Sükunet ve anlayış; hoşgörü ve makullük ve dahası ADALET... Bu kadar güç müydü bunların yaşama geçmesi?
Geçmişin kanıtlarını hücrelerde aramak
Sonra Onat Kutlar’ın bir yazısını hatırladım. Türkiye’nin gençlerine karşı olan sert tutumundan bahsedişini, bu tutumu “hoyrat bir iklim” diye tanımlayışını... Ne kadar doğru bir tespitti bu, bir o kadar da güncel. Ve bunu ısrarla bugüne taşımak istedim. Yine de yanlış anlaşılmasın; geriye bakıldığında ah vah eden bir üslupla değildi bu perspektifi bugüne taşıma niyetim.
Zira geçmişin kayıtlarını hücrelerimizde aramak sadece hüzün veriyordu çoğumuza; oysa gençler vardı, bizim onlara sahip çıkmamızı, onlarla birlikte yürümemizi bekliyorlardı. Şimdiki zaman bu gençler için, bizlerin gençliklerine sunulmayan hoşgörü ve anlayışı, işkence ile zindanlarda ve faili meçhullerde yitirilen umut ve belleği bütün vicdanımızla yeniden ve yeniden talep etme zamanıydı. Onat Kutlar’ın “sert iklim” diye tanımladığı o üslubu bugün gençler için nasıl bertaraf edebiliriz sorusunun zamanı gelmiş de geçiyordu.
Zaman o zamandı:
“Ceylan’a gerçekten ne oldu?” diye sorma zamanı.
Taş atan çocuklara terörist gibi değil evladımız gibi sahip çıkma zamanı.
Oğullarımızı cepheye, sınıra, ölüme değil yaşama, umuda, insanca bir yeryüzülülüğe çağırma zamanı.
Çocuklarını Porsuk Çayı’na atacak bahtsız bir anneye dur diyebilme refleksini geliştirme zamanı.
Artık acıyı değil yaşam sevincini bu topraklara sunma zamanıydı bu. Gülerek yaşlanmak ve insanca yaşamanın koşulsuz herkes için doğal bir hak olduğunu anlama, kutsama ve paylaşma zamanı...
Telefon konuşmamızın bir yerinde Sezer, yeğenine sahip çıkan medyaya, savcılığın konunun üzerine gidişindeki titizliğe değinmiş, aynı duyarlılığı dava sürecinde de görmek istediğini belirtmişti. Gerçekten de basın bu konuya büyük ilgi ve hassasiyet göstermiş, dahası olayı ilk sayfadan duyurmuştu. Öte yandan savcılık da elinden geleni yapmıştı adalet adına.
Güney’e buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Umarım bu titizlik ve sahiplenme hem onun davasının seyrine hem de ülkemizde gerçek adaleti arayan, uman, bekleyen bütün davaların ruhuna siner.
Gençler hep genç kalacaklar
Haberin Devamı

