Anılar

Haberin Devamı

Parça parça, gündelik anılarla yaşıyoruz. Bütüne ulaşmak zor; belki de gerekmiyor. Ancak iş “hatırlama”ya denk düştüğünde Temel’in cezaevinde kafasını duvarlara vurma sahnesinden başka bir sahne olsa keşke diyorsunuz. “Hatırlasana oğlum, hatırla!” dediği, hatırlarsa işkenceden kurtulacağı sahne var ya; o. Zira hatırlamak, hatırlayabilmek ve bunu bütüne taşıyabilmek insanı iyileştiren bir güç. Modern insanın bu yeterliğe erişmesi pek arzu edilen bir şey değil. Belki bu yüzden hemen her şeyi bölük pörçük hatırlıyor, bazen hiç hatırlamıyor, hatırladıklarımızı da bir bütünmüş gibi aktarıyoruz karşımızdakine. Ancak insan yine de anılar hanesine başlangıç-gelişme-son biçiminde (zaman zaman yerleri değişse bile) bir yaşantı birliği gerçeğini yüklemek istiyor. Öyle ki insanın her türlü ideoloji bombardımanından arınmış anıları olsun diye arzu ediyorsunuz; bu anılar içersinde kendi resminizi görmekten korkmayacağınız, kendi yaşamınıza sahip olmaktan ürkmeyeceğiniz bir birlik bu.

Bu prensibi Hülya Avşar’a açılan dava ile bir kez daha düşündük. “Demek Türkiye’de sansür varmış” denildi ya, o durum. Oysa hafızalarımızı biraz zorlayacak olsak ülkemizin sansürle dolu bir geleneği olduğunu (evet gelenek!) ve bu geleneğin bizleri kendimizden alıkoyan, yaşamlarımızı gerçekleştirme konusunda hep erteleten yanını da hatırlayabilirdik. Hatırlamak dedik ya Tanzimat dönemine kadar gitmeye filan gerek yok; bir parça eskiye uzanalım ve Avşar’ı, Pınar Kür’ün 12 Mart dönemine referans veren “Yarın Yarın” adlı romanındaki Seyda başrolüyle kafamızda canlandıralım. Romanın temel izleği, düşünmeyi hedef almış ve özellikle sol görüş üzerinden nasiplenecek yaşam idrakini yerle bir etmeyi amaçlayan hoyrat iktidar güçlerini resmetmekti. Bu güç öyle hoyrattı ki toplumun bütün katmanlarına farklı yapılarla yayılırken gelecek için yapılan seçimlere, kolay yoldan kazanılan paraya, rüşvete, yalana, talana, hatta arkadaş ilişkilerine uzanan samimiyetsizliğe de siniyordu.

Yıllardır değişmeyen soru: Neden?

Samimiyetsizlik diyerek olayı hafifletiyormuşum gibi gelebilir size. Gelmesin. Çünkü dökülen onca kandan, haybeye gitmiş olan gençlikten, cezaevlerinde yok edilmiş olan bir ülke entelektüelliğinden, bunun 1980’li yıllara uzanan yansımalarından, 80’lerin günümüzü yapılandırma pratiğinden bahsetmek bile bugün içimi daraltıyor. Filmin sonunu hatırlamıyorum ama kitabın son paragrafını okuduğumda caddeye fırlamak ve “Neden?” diye sormak istemiştim. “Bu baskı neden?” Ne tuhaf, bugün hâlâ bu soruyu sormak istiyorum. Neden hâlâ bu ülkede insanlar konuşamıyor? Sinizmden, nefret dolu sözcüklerden, ödleklikten kaynaklı ağızdan dökülen küfürlerden, sermaye gücünden beslenen “gelirsem oraya” tarzından, yaralarımızı başkalarının teni ve ruhunda kanırtan öfkeli cümlelerden, kinayeli laflardan, alaylı fıkralardan, ezber dolu ders kitaplarından, lafın iyisi şakayla söylenir üsluplarından, göstermelik iman dolu paragraflardan, çok satan tavırlardan, kapak olmaya aday sloganlardan, popüler kültür ürünü klip mısralarından bahsetmiyorum. Neden hâlâ bu ülkede insanlar konuşamıyor?



DİĞER YENİ YAZILAR