Çok acı var...

Haberin Devamı

Bu satırları 8 Ekim Perşembe günü Dicle Koğacıoğlu’nun yaşadığını umut ederek yazıyorum. Sanırım onu tanıyan, tanımayan birçok insan için bu dilek geçerliliğini koruyor. Ailesi, yakınları, Sabancı Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları, öğrencileri, çalıştığı konularda birlikte ter döktüğü meslektaşları, makalelerini kendilerine pusula bellemiş olanlar ve nicesi... Böylesi bir yazının içersinde birkaçının sesine yer vermek isterdik ama şimdilik sessiz kalmayı ve olayı zamanın akışında izlemek istediklerini belirttiler.

Buna sonuna kadar saygı duyduğumu hatırlatmak isterim. Zaten bu metinde de asıl yoğunlaşmak istediğim husus, bir bilim insanının bırakmış olduğu bir not ve işin esası bu kısacık notta hepimizi ilgilendirecek olan o önemli mesajdır.

Zira yaşamlarımız gündelik hayatın içerisinde ablukaya alınmış bir vurdumduymazlık içerisinde eriyip gidiyor. Hemen her şey sistematize edilebilir, sindirilmeden yutulur hale gelmişken, en akıl almaz acıların bile yaşamı allandırıp pullandırabilecek, sıradan bir göz boyama haline gelmesine alışmışken, kendini bilimin ışığına vakfetmiş pırıl pırıl bir insan çıkar ve o cümlenin sahiciliğini bize hatırlatır.

Gerçekten de çok acı vardır.

Bu cümlenin asıl vuruculuğu, acının tereddütsüzce metalaştırıldığı, dolaşıma sokulduğu, kekreleştirildiği bir dünyada hiçbir söyleme iliştirilemez netliğinde saklıdır. O kadar durudur ki hiçbir iktidar odaklı söyleme yaftalanamaz. O denli esastır ki bir süre yutkunmakta zorluk çeker ve kendinizi günlük işlerle pek de oyalayamaz hale gelirsiniz.

Biz okurlar Dicle Hoca’nın bıraktığı notta özel bir acıya referans verilip verilmediğini bilemeyiz. Ama şunu seçebiliriz diye düşünüyorum: Genel anlamıyla zamanın savrukluğunda dertop edilip mezata kaldırılmak üzere sırada bekleyen nice nice çarpıtılmış gerçek vardır ve bu sözde gerçeklerin yaşamı ablukaya almışlığı artık bizleri pes ettirmek üzeredir. İşte tam da bu noktada o patikayı takip ettiğinizde iki yüzlülükle bezenmiş bir dünyayı ve o kaypak dünyanın size “sen de herkes gibi ol” repliğini buluruz. Ve ne tuhaf: Aslında herkes olmanın da bir zamanlar felsefi bir derinliği olduğunu, politik, sosyolojik ve kültürel anlamda tartışılabilecek nice alanlar açabilecekken, artık iktidara yaftalanmak ve çoğunluğun sesi olmak anlamına geldiğini biliriz. Oysa herkes olmak demek çoğunluğu değil çoğulluğu bulabilmek demektir. Yaşamı kuşatabilmek, merakı, sorgulamayı akılda ve vicdanda tutabilmek. Kısacası aksadığına inandığınız hemen her koşul ve sonuç için vicdan olabilmek.

Ki vicdan artık yorulmuştur. Kolayca vazgeçebilir, unutur.

Ve bir ihtimal, bu nottan bize yansıyanlardan bir diğeri ise şudur: Gerçekten acı olan böylesi elzem ve yerinde, herkesi kuşatabilecek, empati kurabilecek bir vicdanın yeryüzü üzerinde renginin solup gittiğine tanıklık ediyor olmamız... Dicle Koğacıoğlu, Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünde başlayıp, sırasıyla ABD’deki Stony Brook Eyalet Üniversitesi, Columbia Üniversitesi, Brown Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’ne uzanan parlak akademik serüveninde bu izleği arayan, söz konusu vicdanın takipçisi çalışmalar yapmış, dahası bunu bizzat hayata taşımış aktivist araştırmacılarımızdan biridir. Yazdığı makalelerinde insan hakları ihlallerinin her alana ve her sınıfa sinmişliğine değinirken aradığı adaletin koşullarına da dikkat çekmekten geri kalmaz. Hukuk sosyolojisi, hukukun gündelik hayattaki yansımaları, anayasalar ve anayasa mahkemeleri, insan haklarının ve özellikle kadın haklarının küreselleşmesi üzerine çalışmalar yapan Koğacıoğlu şunu da hatırda tutmamızı ister: Yaşadığımız çağ hukukun kendisinin bile iktidara dönüştürülmüş olduğu bir çağdır.

Her şey geleneğin suçu mudur?

Koğacıoğlu bununla da yetinmez. Sabancı Üniversitesi’nde sosyal teori, hukuk ve toplum, sömürgecilik sonrası kuramlar, toplumsal cinsiyet ve kültürel çalışmalar üzerine verdiği derslerin yanı sıra asıl yoğunlaştığı namus cinayetlerinde iktidarın doğallaşması ya da doğallaştırılması üzerinde durur. Uzmanlık söylemleri üzerinden konuşanların ve elbette medyanın yaygınlaştırdığı bilgilere işaret eder; tam da bu noktada üretilen gelenek kurgusunun insan hayatlarını şekillendirirken insanların yaptıklarından pek de etkilenmediğini ileri sürer. Bu zihniyete göre her şey geleneğin suçudur! Oysa namus cinayetlerinin kanunlarca üstü örtülü bir biçimde desteklendiğini görmemiz, töreyi suçlama suretiyle bazı gerçeklerin örtbas edildiğini anlamamıza da yardım edecektir.

Bana öyle geliyor ki Dicle Koğacıoğlu söz konusu iktidar alanlarının doğallaştırılmasından bahsederken yaşamlarımızın her alanına sinmiş olan ve bir biçimde onay verdiğimiz iktidarları da işaret etmiştir sanki. “Çok acı var”; biraz da bunun içindir, besbelli.

DİĞER YENİ YAZILAR