Türkçeye kazandırılmasına pek sevindiğim ilginç bir kitaptan bahsetmek istiyorum bu hafta sizlere. Türkiye’nin gündeminde iyiden iyiye anlam kazanacak bir yapıt. Geçtiğimiz günlerde Özge Çelik’in Türkçesiyle Metis Yayınları’ndan çıkan “Kötülüğün Sıradanlığı”, ünlü siyasetbilimci Hannah Arendt’in bir SS subayı olan Adolf Eichmann’ın 60’lı yıllarda Arjantin’de yakalandıktan sonra Kudüs’teki yargı sürecindeki izlenimlerini içeriyor. Arendt bu izlenimlerin bir bölümünü yine 60’lı yılların başında The New Yorker’da yayımlamış, ardından kitaplaştırmıştı. Fantezilerde boğulmak Kitap o günden bugüne totaliter rejimlerin eşliğinde kötülüğün sıradanlaşması ya da sıradanlaştırılması konusunda bir başyapıt olma özelliğini koruyor. Buradaki sorumuz elbette kötülüğün nasıl sıradanlaşabileceği konusunda odaklaşıyor. İlki daha anlaşılabilir: Bir topluma her türlü kötülüğü yapan insanları bilirsiniz. Zamanın rüzgârları içerisinde günlük dertlerin ve unutmadan kaynaklanan aymazlıkların etkisiyle o insanların o topluma bizzat yaptığı kötülüklerin nasıl sıradanlaşabileceği, “öyle gerekiyordu yaptım, öyle buyurdular eyledim” mantığına indirgendiğini de hatırlıyoruz. Buraya kadar zihnimiz net. Ama bir de işin öteki boyutu var. Yani bu fikirden yola çıkarak suçu ya da masumiyeti bütün bir topluma, halka, gruba mal etme mekanizmasının işlemesi... Kitap boyunca Arendt “ortak suç” ya da “ortak masumiyet” diye bir şey olmadığını bize hatırlatır. Kısacası ne bütün Yahudiler masumdur ne de bütün Almanlar suçlu. “Bütün kediler gridir” gibi bir mantıktan beslenebilecek böylesi bir genelleme sapkın bir düşüncenin ürünüdür. Arendt bu açmazın içinde siyasi sorumluluğa işaret eder. Bu sorumlulukta hayali (ya da gerçek) bir totaliter rejimi, böylesi bir rejimin dayattığı kuralları kabul etmek yerine şimdiki zamanına ve dolayısıyla geleceğine sahip çıkabilen insan ögesi temeldir. Onun siyasi mesajında dünyada yaşananları etkisizce seyretmek ya da çeşitli eğilimlere (bu eğilimler toplumun hissiyatına göre günbegün, yıldan yıla ya da her on yılda bir değişebilir-bakınız Türkiye) teslim olmak yerine sorumluluk almak vardır: Fanteziler içinde boğulmaktansa gerçeği görebilmek, gerçeğe bakabilmek ve onu tanıyabilmek. CERRAHPAŞA PREMATÜRE BİRİMİ İÇİN BAĞIŞ KAMPANYASIGeçen haftaki yazım için bir not: Cerrahpaşa’daki prematüre birimi için bağış kampanyası ’Ziraat Bankası Kızıltoprak Şubesi 1395416-5007 Şartlı bağış hesabı’ olacak.
Bugün iyi niyetli bir yazıyla karşınızdayım; çünkü iyi niyete her zamankinden daha çok ihtiyaç duyacağımız günlerden geçtiğimizi düşünüyorum.Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki bir edebiyat toplantısında Türkiyeli olmaktan duyduğum mutluluğu dile getirdim. Daha sonra Alman bir gazeteci “Türkiye bu haldeyken nasıl bundan mutlu olabiliyorsunuz?” diye sordu bana. Cevabım basitti: “Her şeye rağmen bu genç nüfuslu ülkeye, Türkiye’ye güveniyorum” dedim. Yüzyıllar boyunca bu kadar uygarlıkla baş etmesini bilmiş, baş etmek ne kelime, uygarlığın ta kendisi olmuş, tüm savrulmalarına rağmen nice bilge yetiştirmiş bu topraklar bir yerden sonra anlayacaktı. Alman gazetecinin şaşkın bakışları altında bilgiç bilgiç kafamı salladım: Bu kadar işkenceden, kan, zulüm ve gözyaşından sonra bu toprakların yüzü suyu hürmetine bir biçimde ‘hatırlayacağız...’ Silaha karşı umudun gücünü, faşizme karşı insan kalabilmenin kudretini, şiddet ve öfkeye karşı arkadaşlığın değerini, yaşamak için kimlik kılıflarının ablukasında boğulmaya gerek olmadığını... Kadim olanın hoşgörü ve anlayış olduğunu, evet yeniden hatırlayacağız... Bu topraklardan Toprak Ana monomiti çıktı, onun şefkati yükseldi. Sümer çıktı, Hitit, Mevlana ve nicesi; yine çıkacaktır. Gazeteciyi bir yerlerde bırakıp “Bu ışığa acilen ihtiyacımız var” diye mırıldandığımı hatırlıyorum; bu ışığın en çok çocuklara, gençlere ulaşmasına ihtiyaç var ülkemde.Türkiye’ye döndükten sonra gençlik günlerimin dinamik doktoru, bugünün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi profesörü, oğlumun her derdine devacı olmuş olan Yıldız Perk Hoca aradı beni. İnanmak istediklerimi haklı çıkarırcasına “İyi işler yapıyoruz” dedi. “Haberin olsun.”Hakkını vererek yaşamakCerrahpaşa bünyesinde bir prematüre merkezi açmışlar. Prematüre deyip geçmeyelim; doğan bebeklerin yüzde onbeşi prematüre olarak doğuyor Türkiye’de. Ve yaşama çelimsiz, hazırlıksız başlamanın bedelini yaşamlarıyla ödüyorlar çoğunlukla. Türkiye’de gürbüz doğanlara da zamanla kaderlerinin oynadığı bin bir türlü oyun var gerçi. Prematüre doğup tası tarağı toplayıp erkencecik gitmek mi iyi, yoksa sürünerek yaşamak mı sorularına Yıldız Hoca’nın vereceği cevabı neredeyse biliyorum: Kaliteli ve hakkını vererek yaşamak!İlk kez 1993 yılında kurulan bu birim dünya standardını yakalamak için yeniden düzenlenmiş ve aynı anda 24 bebeğe bakacak bir ünite haline getirilmiş. Yıldız Perk, enfeksiyon ve dünya standartları açısından tüm denetimleri yapılan bu birimin erken dünyaya gelmiş ve sorunlu bebeklerin yaşama tutunmasında önemli bir misyonu üstleneceğini söylüyor. Zira yaşama tutunmak gerçekten de kıymetli bir şey. Yaşama tutunmak her şeyi değiştirebilmenin ilk anahtar sözcüğü. Tutunamamaya yazgılı bir ülkede yaşamı yeniden ve yeniden üretebilme inancı demek bu. Yardımlarınızı Anne ve Bebek Sağlığı Vakfı Ziraat Bankası Kızıltoprak Şubesi 1395416-5007 No’lu hesaba yatırabilirsiniz. Kıssadan hisse: Erken doğmuşlara kucak açarsak, yaşamın tornasından geçmek zorunda kaldığı için erkenden büyümek zorunda kalmış nicelerine de şefkat, iyi niyet ve hoşgörü sunmaya hazırız demektir. Neden derseniz ülkemizde dayak yiyerek, aşağılanarak, cezaevlerine konarak büyüyen o kadar çok çocuk-genç var ki... Sırası gelmişken “Hişt Hişt” diyelim ve Bilge Köyü’ndeki çocukların bir bölümünü bağrına basan Darüşşafaka Lisesi’ni de anmadan geçmeyelim.
Dilerseniz soruyu daha da netleştirelim: Şimdi, şu anda özgür müyüz? Hemen hepimizin tahmin edeceği gibi özgürlük her türlü beşeri eylemin, etkileşimin yegane anlamı değildir, olmamıştır, olmayacaktır. Zira yaşamın zorunluluklarını üstlenme, dahası bu zorunlulukları koruma adına atılan stratejik adımlar, bu uğurda konulan yasalar ve duyulan kaygılar söz konusu topluluğu, toplumu ya da o toplumdaki fertleri özgür kılmaz. Kabile toplum yapısı buna örnek teşkil eder. Ama buna verilebilecek en grotesk örneklerden birinin yakın zamanda Irak’a özgürlük götürmeyi hedefleyen Amerikan orduları olduğunu söyleyebiliriz. Bush’un ordusu Irak’taki beşeri hayatı toza dumana bulamakla kalmadı, bu ‘kutsal’ özgürlük ve özgürleştirme amacı uğruna insanlığın Babil uygarlığına ait bütün geçmişini de yerle bir etti. Ama burada sadece ABD’yi günah keçisi ilan etmeyelim. Türkiye ve dünya tarihi özgürlük adına yapıldığı farzedilen -ama işin aslı hiç de öyle olmayan- tuhaf hamleler ve bu hamlelerin pek reel feci sonuçlarıyla (muhtelif darbeler, ihtilaller, muhtıralar) dolup taşar. Bana öyle geliyor ki bu noktada insanın bilincinin ve bilinçaltının özgürlük arayışıyla yanıp tutuşması da yetmez. Neden derseniz insanın bilinçaltı çetrefil bir mekandır, anlamların farklı açılımlara gebe olduğu tuhaf bir dehlizdir orası. Ezik bir çocukluk dönemi, zalim bir diktatörü, kasabı müjdeliyor olabilir gelecek için. O zaman şunu sormanın sırasıdır galiba: Politik anlamda özgürleştirilmiş bir alan yaratılmadan özgürlüğün kendini somut bir biçimde ifade etmesi mümkün müdür?Politika insanı özgürleştirmez Mümkündür. En azından 17’nci ve 18’inci yüzyıllardaki insanlık deneyimleri bunu bize fısıldar. Zira siyaset insanın her alanına müdahale etmediği zaman insan insandır. Politikanın asıl hedefi insanın düşüncesine müdahale etmek değil, ona düşünebilme yetisini gerçekleştirebileceği güvenli bir alan sağlamasıdır. Politika insanı özgürleştiremez; insan politikanın ona sağladığı alanda özgürleşebilir. Önce güven ortamı gelir, özgürlük sonra. Ve bu güvenin karşılığı, tam da yüzyılın terennüm ettiği üzere şiddete karşı can güvenliği, bu güvenliği destekleyecek silahlı güçler, OHAL’ler, huduta yığılan gencecik askerler, ya sev ya terket sloganları filan değildir. Sevgili siyasetçiler benden söylemesi: İlk etapta vatandaşlarınızın can güvenliğini sağlayamıyorsanız, sunduğunuz özgürlük vaatlerinin hiçbir anlamı yoktur. Siyasete inanmamamız için bundan daha iyi bir nedenimiz olabilir mi! Farkında mısınız? Serap Eser ve Aydın Erdem... İkisi de bizim çocuklarımızdı. Ve nicesi. VE NİCESİ.
Hemen hepimizin kendimizde beğenmeyip örtmeye çalıştığı birtakım özelliklerimiz vardır. Bu kadarla kalsa iyi! Asıl sorun, bu özelliklerimizden kurtulmak için bunları başkalarına maletmeye çalıştığımızda ortaya çıkar. Kısaca, “yansıtma refleksi”dir bu. Hayatta herkesin komplocu olduğunu düşünen bir kişinin aslında baş komplocu olması örneğindeki gibi. Freud ise bildiğiniz gibi bunu seksle açıklar. Der ki seksle çok ilgilendiğini kendine itiraf edemeyen kişi hemen başkalarını seks takıntılı kişiler olarak algılar. Çoğu zaman gülüp geçtiğimiz hallerdir bunlar -ne yazık ki!- Kısaca, küçük yanlışlar ya da sıradan davranışlar olarak ortaya çıkan tavırlar gibi görünürler. Oysa bu belirtiler aslında ruhumuzdaki fırtınaları ele veren, masumiyetten (“masum olan kimdir?” sorusu burada elzem) caniliğe kayabilecek tavırların ipuçlarını da barındırırlar.Münevver’in trajedisini takip ederken kafamda hep bu gelgit sorular dolanıyordu. “Münevver’in katledilen hayatı hangi tür bilinçaltının hedefi, yansıtması oldu?” diye sorup durdum kendime. Eksik ya da fazla, bir sevginin bir katle dönüşmesinin nedenini bulmaya çalıştım. Ne türden bastırılmış duygular buna neden olmuş olabilir diye... Bir insanı bıçaklamak ve sonra boğazını keserek öldürmek. Buna başkalarının da iştirak etmesi, edebilmesi. Onların bilinçaltları ve bu bilinçaltlarındaki takıntıları yansıtabilecekleri somut bir “beden” bulmuş olmaları! Sonra bu cinayeti ve zanlıyı yürekten destekleyebilenler düştü aklıma. Onların bilinçaltları ve bu olaya yükledikleri anlam; bu anlama mallettikleri ve bu sayede kaçtıkları kendi “kusurları”.Ve sonra başka haberler gelmeye başladı. En son Adana’da bu türden bir olaya tanık olduk. Bu kez karşımızda Tuğçe vardı. 28 yerinden bıçaklanıyor ve akıbetini hissetmiş biçimde boğazı kesilerek öldürülüyordu!Medyanın bu konuya eğilmesini son derece önemsiyorum ancak bu faciadan farklı bir tür romantizm yaratılmasına da karşı olduğumu burada ifade etmek durumundayım. Bu böyle olmasaydı Adana’da yaşanan bir diğer facianın repliği içinde dramatik bir arınma ve bu arınmayla karşı tarafı güya var eden “Sen Adana’nın Münevveri olacaksın” olmazdı. Şimdiki endişem bu repliğin tüm şiddeti ve maçoluğuyla farklı illere kaymasından yana. Bu hafta çocuk edebiyatının nitelikli kalemi Zeynep Cemali’nin hemen ardından değerli bir yazar arkadaşımızı daha kaybettik. Cahide Birgül. Ne güzel kitaplar yazdı Cahide... Gözleri ışıl ışıl gülen güzel kadın sana da güle güle.
Pakistanlı Afia Sıddıki’nin serüveni benim için apayrı bir değer taşıyor. Kafdağı adlı kitabımı onun başına gelenlerden yola çıkarak kurguladım. Neden derseniz, masumla masum olmayanın bu denli içiçe geçtiği bir dünyada yaşarken birilerinin çıkıp “Şunlar masumdur, bunlar değildir” biçiminde verdiği ampirik demeçler, sloganlaştırılmış fetvalar canımı sıkıyordu ve 11 Eylül’in ABD için ayrı, dünyanın diğer yerleri için apayrı bir rota çizmesini anlayamıyordum. Hemen herkesin bildiği gibi şiddet herdaim şiddeti doğurmuştur; dolayısıyla terörü bir Ortadoğu fantazisi gibi göstermek, dahası bunu meşrulaştırmak bir Hollywood senaryosu değil de nedir?11 Eylül ve bunun Müslüman dünyaya yönelik med-cezir yansımaları bugün sonlandı mı? Hiç emin değilim. Bugünlerde devam etmekte olan Sıddıki’nin mahkeme notlarından da izleyebildiğimiz gibi, işin boyutunun hemen hepimizi ilgilendirir nitelikte olduğu aşikâr. Sıddıki, üç çocuk annesi bir bilim insanı olarak yaşamını sürdürürken bugün gözü dönmüş bir El Kaide teröristi olarak yargılanıyor. Nereden nereye, öyle değil mi? Kiralanan uçaklarla ya da ortadan yok etme yöntemleriyle zanlı konumundaki Müslümanların kaderinin nereye evrildiğini tam olarak hâlâ hiçbirimiz bilmiyoruz.Sıddıki’nin öyküsünde Türkiye de var... Sıddıki de bunlardan biriydi. Son beş yıl içersinde sırra kadem basmıştı. Bunun bir nedeni Mart 2003 yılında FBI’ın Sıddıki’yi arananlar listesine koymasıydı. Kısaca Sıddıki kaçmıştı! Oysa Sıddıki’nin başka bir hikâyesi daha olabilirdi. Afganistan’daki Bagram Cezaevi’nde işkencelerle dolu bambaşka bir hayat! ABD ile terör konusunda işbirliği yapan hükümetlerin cezaevleri son yıllarda Sıddıki gibi işkenceye maruz kalmış ve birçoğu gerçekten masum olan Müslümanlarla doluydu çünkü. Sıddıki’nin ortadan kaybolduğu bu dönemde ABD kendi topraklarında bu zanlılara işkence yapmıyor ama işkencenin “yasal” sayılabileceği ülkelerin cezaevlerinde istihbarat elde etmek adına her türlü şiddete göz yumuyordu. CIA adına kiralanan uçaklarla farklı ülkelere taşınan bu zanlılar, arada yakıt ikmali için bazı ülkelerin havaalanlarına iniyor ve sonrasında yollarına devam ediyordu. Bu uçaklara izin veren ülkelerden biri de Türkiye idi! (Bunun için bkz. Stephen Grey’in dilimize de çevrilen kitabı Ghost Plane-Hayalet Uçak)Bugün bayramın üçüncü günü. Müslümanların Kurban bayramı.Sıddıki gibi kurbanların yeniden hatırlanması dileğiyle.
George W. Bush’un iktidarındaki Washington D.C.’de iki yıl yaşadım. Babaannemin vakti zamanında birkaç ayeti öğretmeye çalıştığı ilkokul öncesi zamanlarım hariç Müslüman olduğumu bu kadar net bir biçimde tecrübe etmek durumunda bırakıldığım başka bir dönemim olmamıştı hayatımda. Bunun daha nadir ima edildiği seyyar günlerimde caddelerde avare avare dolanırken karşıma ilginç bir müze çıktı: Casusluk Müzesi. “Hadi gireyim içeri bari” dedim. Şehrin göbeğinde bir müzeydi burası. Ama işin rengi kapıdan içeri girer girmez değişti; müzenin size potansiyel casus muamelesi yaptığı bal gibi ortadaydı. İsteseniz de istemeseniz de esrarın bir parçası oluveriyordunuz. Bir sürü şifre veriyorlardı size, ortam gergin ve şüphe doluydu. Alarmlar eşliğinde bu garip dünyanın içine dalıveriyordunuz. Kırmızı ışıkların suni gizemi altında sürekli kendime şunu telkin ettiğimi hatırlıyorum. “Dışarısı normal kızım, bu sadece bir oyun, sen de oyunun bir parçasısın.” Ama müzeyi terk edene kadar o gerginliğin üzerimde dolaştığını hâlâ çok net hatırlıyorum. Bir de her türlü casusluk taçlandırılırken komünizmden yana casusluk yapanların had safhada aşağılanıyor olması da hatırımda kalmış. Neyse. Kulak dinleme faslı gündeme geldiğinden beri o suni adrenalin “coşkusu” halimi düşünmeye başladım. Hani müze bitecek, ardından müzenin alışveriş dükkanına dalacaksınız ve ne bileyim, küçücük hediyelik bir dinleme pimine bilmem kaç dolar bayılacaksınız fikrinden önceki halim var ya, o. “Endişelenme bu olsa olsa bir oyun, nasıl olsa bitecek” dediğim halim.Müzedeki alarme edilmiş meşum duygularım ve o suni gergin duyguların yarattığı patolojik halimle oluşturduğum soru-cevap listem ise şunlardı:Ne yani herkes herkesten şüphelenebilir mi? Yanıt: Kesinlikle evet.Allah Allah herkes herkesi aldatabilir mi?Yanıt: Kesinlikle evet.Durun bir dakika şüphe yaşamın esası mıdır?Yanıt: Kesinlikle evet.Yoksa asıl suçlu ben miyim? Bu yüzden mi izlenmeyi hak ediyorum yoksa?Yanıt: Kesinlikle evet!Müzeden kendimi nasıl dışarı attığımı hatırlamıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim iyi kurguydu, hakkını vermek lazım. Onu gerçek sanabilecek kadar iyi bir kurgu! Belki tam da bu yüzden ayazda yürürken yine aklıma G.W. Bush ve feci politikaları düştü. İşin karıştığı nokta da burasıydı galiba. Müze bir bellek deposuydu; yaşamı ona taşıyabilirdiniz ama müzeyi yaşama taşırsanız işler karışabilirdi. Zira, gerçeğin seyri yaşamın içinde kim ne derse desin suretinden farklıydı. Kısaca toparlayacak olursam gerçek yaşamı bir casus müzesine dönüştürmek olsa olsa berbat, sıradan ama etkili bir kurgudur. Politikacılar, istihbaratçılar, dedektifler ve nicesi bu işleri biz edebiyatçılara bıraksalar da bizler de keyfine vararak işimizi yapsak. Zira kurguda korku dolu paranoyak bir toplum yaratmak başkadır, gerçek hayatta yaratmak bambaşka.
Bugün biraz hukuki akılacağım. Mesele şu: 10 Kasım 2009 günü hükümet TBMM’ye bir tasarı sundu. Buna göre Terörle Mücadele Kanunu Mağduru Çocuklar’la ilgili üç konuda değişiklik yapılacaktı.Değişmesi istenen maddeler şunlardı:1-) Çocuklara ceza artırımı getiren madde2-) 16-18 yaş grubu çocuklarının, Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamasını engelleyen madde3-) Aynı yaş grubu çocuklara aldıkları cezada ertelemeyi, hükmün açıklanmasını geri bırakmayı, paraya çevirmeyi ve diğer seçenek yaptırımlar uygulamayı yasaklayan madde. Ama... Bu maddeler bu çocukları ne yazık ki kurtarmıyor. Değişiklik önerileri önemli ama yetmiyor. Adım kaydadeğer ama sorunu kökünden çözmekten uzak... Neden derseniz bu çocukların aldıkları cezalar bugüne kadar yaşadıkları ömürlerinden daha fazla. Konuyla ilgili avukatlar diyor ki, bu değişiklikler olsa bile örneğin 90 ay (7 buçuk yıl) ceza almış bir çocuğun cezası sadece yirmi ay azaltılmış olacak. Avukatlar söz konusu çocuklar arasında düşük ceza alanların sayısının son derece düşük olduğunu vurguluyorlar. İçlerinde 190 ay (15 yıl 10 ay) ceza almış çocuklar bile varmış. 15 yıl hapsolan çocukGelin bir düşünelim: 15 yıl cezaevinde yatmak... Çocukken girdiğiniz o duvarlar, 15 yıl boyunca size ne fısıldar acaba? O gri duvarların vaat ettikleri, öfke ve intikamdan başka ne olabilir? 15 yıl, dile kolay; değil mi? Çocuksunuz, taş atıyorsunuz; kaale alınmak, değer verilmek istiyorsunuz. Ama çıkış yolunuz yok. Bugüne kadar olmamış en azından. Etrafınızda bir sürü öfkeli insan. Sizi içerde bu öfkenin katmerlisiyle büyütecek bir sürü insan. Dışarı çıktığınızda, yani 30 yaşında kendinizi nasıl yok edeceğiniz, dahası etrafa ne atacağınız ise meçhul. Üstelik bu çocukların sayısı hiç de az değil. Ve çocuklar göz açıp kapayıncaya kadar büyür. Bu çocukların örgüt damgası yiyerek büyütülmesi, cezalandırılması, dışlanması en kolay olanı; onları birey olarak yetiştirmek ise, tahmin edeceğiniz gibi en zoru. Hukuk şefkat dinlemiyorAma Türkiye’nin artık bireylere ihtiyacı var. Din, dil ve ulus kimliğini bir zenginlik olarak gören, farklılıkları bir imtiyaz olarak kullanmaya hacet duymayacak bireylere. Dahası şu üç motifi önemsemeyenlerle de yanyana durabilmeyi göze alacak, bundan keyif alacak bireylere. Ve gelelim asıl sonuca: Çocuklara yüksek cezalar verilmesine neden olan yasa maddeleri değişmezse çocuk ağır ceza hâkimlerinin de farklı kararlar vermesi mümkün değil. Hukuk kişisel şefkat dinlemeyen bir alan, yasalarla varlığını sürdürmek durumunda. Avukatlar, tasarıda 8 konuda yasa değişikliği yapılırsa sorunun hukuki çözümünün gerçekten sağlanacağı görüşünde. Belki bu sekiz maddede değişikliğe gidilirse bu çocukların bu kadar çok ceza alması da mümkün olamayacak. Dahası mı? Bu ülkeyi gerçekten lime lime eden koca adamlar ellerini kollarını sallayarak ortalıkta yüzsüzce fink atarken, içimiz çocuklardan yana ürpermeyecek.
Bu Kalp Seni Unutur mu?”yu izlerken aklıma bugünkü gençler düştü. 12 Eylül’le ilgili karşıma ne çıksa şimdiki zamana yansıması “bugünkü gençler” oluyor çoğunlukla. Bir arkadaşım geçenlerde “12 Eylül acıları içimi kanırtıyor, seyredemiyorum” dedi. O acıları o zamana ait hüzünlerle seyrettiğimde bana da aynı şey oluyor. Ama dediğim gibi bugünkü gençleri düşündüğümde sadece 12 Eylül’e değil tarihimize kazınmış bütün acılara bakış açım da değişiyor. Bu duygunun ana fikri, olaylardan ders çıkarma olabilir mi bilmiyorum. Yok, yok, sanmıyorum. Ama bilir, tanık olursak aynı yanlışların altına imza atmayız duygusu bu. Üstelik sadece darbeler için değil bu söylediklerim. Yaşadığımız bütün yağmalar, yok sayma politikaları ve en önemlisi bu politikaların nihayetinde topluma yansıyan “Boşverrrrrr” duygusu için de geçerli. Ve sanırım şimdiki zamanda düşünmemiz gereken de bu. Bugünkü bananebanane eğilimlerimizin arkasında yatan söylem, cezaevlerinde yaratılan, ardından sokağa yürüyen ve o karanlık sokaklardan evlerimizin içine saklanan korkunun genetiğiyle oynanmış hali, benden söylemesi. Sanatın sanat olmaktan çıkarılması, yazarını unutan okur, okurunu yitiren yazar halleri, siyasetin, hele hukukun bulamaç hale gelmesi ve en beteri acının, yoksulluğun, fitnenin, üçkağıtçılığın kanıksanması.Dediğim gibi gençlerle ya da genç bir bellekle izlemeye çalışıyorum tüm bu acılı sahneleri. Farklı ya da aşmış biri olduğumdan değil. Sadece kaderime kaynaklanmış yaşam prangalarımdan bezdim artık.1980’den bu zamana... O zamanlar doğmuş olan çocuklar şimdi büyüdü; hayatlarını kendileri şekillendirecek hale geldi. Ki bu bir yere kadar ayrı konu. Ama çoğu, acıları ve acıların tarihini bilmeden yürüyor hayatın içinde. Bilseler hem kendilerine hem de başkalarına daha şefkatle ve inanarak bakabilir, geçmişi unutma konusunda sabit fikirlere tutunan büyüklerine “Yapma allasen” diyebilirler gibi geliyor bana. Hem gençlerimiz için hem de beynimizde uyuşmaya, ölmeye meyletmiş hücrelerimiz için geçerli bu söylediklerim. Bu yüzden 12 Eylül’le ilgili yapımlara özellikle ihtiyacımız var. Belki bir müddet sonra onunla gerçekten dalga geçebilmeyi de öğreneceğiz. Ama ilk başta o adaletsizliğin gerçek karanlık yüzünü hatırlamamız önemli. Bugünkü siyasi suretlerimizin çoğunda, yaşam reflekslerimizde, kültürel boyutlu kaçış, kovalayış ve saklanışlarımızda hep o ve onun türevlerinin izleri var çünkü... Zira kim ne derse desin en büyük kırılmayı orada yaşadık ve hâlâ orada, o şatafatlı CANYON’da öfke, boşvermişlik, kırılganlık ve seçimsizlikle yaşama konusunda direniyoruz, hep birlikte.