Son 200 yılın en sarsıcı depremi oldu Haiti depremi. Ve o depremden geriye gözyaşı ve yıkılan umutlar kaldı. Bir de tıpkı arkadaşım Esra Dildar gibi mucizeye şahit olanlar... Haiti sarsıldığında Türkiye medyasına ilginç bir fotoğraf karesi düşüverdi. Bebek İmran’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Mun’un kucağındaki fotoğrafı. Yazıları okumadan önce fotoğrafa biraz daha dikkatle bakınca arkadaki kadını tanır gibi oldum. Esra Dildar’dı bu... Kadıköy Anadolu Lisesi’nden sınıf arkadaşım. BM’de çalıştığını biliyordum ama Haiti ile onu bir müddet bağdaştıramadım. Dönem arkadaşlarımla yazıştım, kısa bir e-posta trafiğinden sonra kendisine ulaşmayı başardım ve o anları bir de onun gözünden hissetme ayrıcalığına sahip oldum...Bir mucizeyi anlatıyordu Esra, yaşamda kalma mucizesini. Yıllar önce inandığımız mucizelerin bunda bir payı var mıydı bilemiyorum ama o bunları üşenmeden, New York’taki yoğun temposu arasında bana aktardı. İmran’ın o tarihi fotoğrafı havaalanında Haiti’den ayrılmadan önce çekilmişti. Acının, gözyaşının, çaresizliğin sel olup gittiği topraklardan ailece eksiksiz olarak ayrılışlarının fotoğrafıydı... Haiti’de aile dışında her şeylerini yitirmişlerdi. Genel Sekreter’le birlikte New York’a dönerken uçakta yanlarında BM Haiti İstikrar Misyonu’nun şefi Heidi Annabi ile yardımcısının cenazelerini taşıyorlardı... Dinmeyen gözyaşları... Uçak havalandığında kente yeniden, yeniden baktı Esra...Cumhuriyeti kurdular ama en yoksul ülke olmaktan kurtulamadılarHaiti’ye ilk gittiğinde dikkatini çeken şey başkent Port-au-Prince’in kalabalığı olmuştu. İnsanlar, çocuklar, kadınlar... Yukarılardan bakınca şehrin dağlarını, tepelerini azgın bir kangren gibi sardığını gördüğü sayısız mega gecekondu bölgesinden sokaklara taşan yoksul kalabalıklardı bunlar.Oysa Haiti’nin yoksulluğu daha farklıydı, talihsizdi. Köleliğe karşı bağımsızlığını ilan eden ve cumhuriyet kuran ilk siyah ulustan Kuzey Yarımküre’nin en yoksul ülkesi olmasına uzanan tarihinde, ardarda yönetime gelen dikta rejimlerinin, yolsuzlukların, cehaletin, şiddetin, doğal afetlerin büyük rolü vardı şüphesiz. Toplam dokuz milyon nüfusun yaklaşık üç milyonunun yaşadığı Port-au-Prince’te, gecekondu bölgelerinde 30-35 kişi, ev niyetine paylaştıkları iki oda yapılarda vardiyayla uyuyordu. Vardiyayla uyku, evet yanlış okumuyorsunuz. Bu insanların akan suları, gece yanan lambaları yoktu. Ama özenle korudukları insanlık gururları vardı. Bütün yokluğa yoksulluğa rağmen, çocuklar her sabah tertemiz hazırlanıp okula gönderiliyordu; önlükler, kurdeleler, annelerin taradığı derli toplu saçlar. Her sabah yaşam kokan bir resmi geçitti okul öğrencileri o halleriyle; Haiti’nin saf, gülen yüzüydüler...Eşi de BM’de çalışıyordu, ayrı kalmamak için Haiti’yi seçtilerHal böyleyken 2004’ten bu yana New York’ta BM Barışı Koruma Operasyonları Bölümü’nde çalışan Esra, 2009 yılında BM Kalkınma Programı’nın İnsan Kaynakları şefi olarak bir seneliğine Haiti’ye tayin oldu. Saha deneyimi kazanmak profesyonel anlamda çok uzun süreden beri gerçekleştirmek istediği bir hedefti. Özellikle Haiti’yi seçmesinin nedeni ise BM Haiti İstikrar Misyonu’nda “Toplumda Şiddeti Azaltma Bölümü”nün şefi olan eşiyle birlikte aynı ülkede görev almak istemesiydi. Depremin gerçekleştiği güne kadar da bu görevini sürdürdü. 1999 Marmara Depremi’nden tecrübeli olduğu için depremi başladığı anda hissetti. Ama Karayipler’de oldukları için bir an için inanamadı. Hemen arkasından bunun çok büyük bir deprem olduğunu kavrayıp binadan çıkmak üzere hamle yaptı. Ama bina gürültüyle sağdan sola, soldan sağa sallanıyor, yer hakikaten yerinden oynuyordu. Dışarı çıkması çok güç oldu. Aklında bir tek beş aylık oğlu İmran vardı. Eşi kahramanıydı, ona bir şey olacağı aklının ucundan geçmiyordu. Oysa oğlu...Deprem devam ederken eşi William’ı cep telefonuyla aramaya başladı. Hatlar kesilmişti. İmran evde dadısıyla birlikteydi, ne kadar denediyse onlara da ulaşamadı. Sarsıntı biter bitmez eşinin üst sokaktaki ofisine çıkan ara yoldaki merdivenleri koşar adım tırmanmaya başladı. “Oğlum! Oğlum!” diye bağırıyordu yüreği ağzında. Yukarı vardığında ise ilk büyük şoku yaşadı. Eşinin ofisi yerle bir olmuştu... Kalbinin durduğunu hissetti ama inanmadı nedense. “Çıkmış olmalı, çıkmıştır o” diyerek arka taraftan dolaştı. Bina yıkıntılarının arasında eşini gördü. Başına çöken ofisinin altından çıkmayı başarabilmiş, üstü başı toz toprak, kan içinde ona doğru geliyordu.Birlikte evlerine, oğullarına doğru yürümeye başladılar. Dünya durmuştu sanki; her şey susmuştu. Bir tek insan haykırışları vardı, ağlamalar. Tuhaf, çok tuhaf bir şey asılı kalmıştı havada...Evi yıkılmıştı, peki ya bebeği ne durumdaydı? Akılları oğullarında, dualar ederek, soluk soluğa, korkuyla, ama inançla yokuş yukarı yürüdüler. Binlerce insan yürüyordu onlar gibi... Vadinin karşı tarafından evlerinin görüneceği noktaya vardıklarında hiçbir şey göremediler. Ev yerinde yoktu. YOKTU. Reddi ilk o zaman yaşadı...“Hayır!” diye bağırıyordum, “yanlış yere bakıyoruz, bizim evimiz orada değil, bir sonraki tepede! Oysa daha dikkatli bakınca anladık ki evimiz orada, yıkılmış, küçülmüş, kaymış bir biçimde duruyor. Apartmanımızın sağ tarafı tamamen yıkılmış. Bizim evimizin bulunduğu sol taraf da yıkılmaya başlamış, birinci ve ikinci katların üzerine çöktükten sonra mucize eseri durmuş. William beni sakinleştirmeye çalışıyordu, ama ben durduramıyordum kendimi. Ya içeride kilitli kaldılarsa? Ya merdivenlerde yakalandılarsa? Ya? Ya? Ya???”Yürümeye devam ettiler. Ayağından kanlar akıyordu. Son 500 metrede biri onları arabasına aldı. Apartmanlarının bahçesinde bulunduğu Karibe Oteli’nin önünde durdu araba. Hava kararmıştı. Büyük bir grubun dışarda beklemekte olduğunu gördüler. William ona dönüp “Bu andan itibaren kendine hakim olman gerekiyor Esra” deyince, sanki ölüm ilanı almış gibi kanı dondu. Korkuyla arabadan inip insanlara doğru ilerlemeye başladılar. Sessizliğin içinde. Zaman durmuşken. Derken bir ağlama sesi duydu.Karanlıkta kendisini görmeden önce İmran’ın ağlama sesini duydu Esra! “Sağdı. Burnu bile kanamamıştı...” Esra ve eşi William şimdi New York’taDeprem başladığında dadısı Carena’yla birlikte yere düşmüşler, çocuk kollarından kurtulmuştu. İmran’ı yerden kapan dadı can havliyle kapıya koşmuş, ancak kapıyı açamamıştı... Mutfak balkonuna da pencereden çıkmayı başarabilmişlerdi. İşte o sırada nereden geldikleri belli olmayan iki Haitili, dışarıdan balkona bir itfaiye merdiveni dayayarak önce İmran’ı, sonra dadıyı, son olarak da aşçıyı kurtarmış ve nereye gittikleri anlaşılamadan ortadan kaybolmuşlardı. İmran sürekli ağlıyordu.“İmran’ımı kucağıma aldım. Ağlaması kesildi...” Bunca zorluğun ve çilenin ardından bu kez de deprem trajedisiyle perişan olan Haitililerin yardımına ilk koşacak olan BM Haiti İstikrar Misyonu’nun Genel Merkez binası da yerle bir olmuştu. Misyon şefi de aralarında olmak üzere toplam 100 iş arkadaşlarını depremde kaybettiler Esra ve eşi William. Şimdi New York’talar. Bir mucize eseri yaşadıklarını biliyor ve sürekli şükrediyorlar. Ama kaybettikleri arkadaşlarının anısı, yitip giden yüz binlerce Haitilinin hayali, o topraklardaki hatıralar peşlerini bırakmıyor. Mucize bir yerde duruyor ama bir diğer yanda “Sarsıntı dinmiyor...”
14 Şubat Sevgililer Günü’ne denk düşen bir yazı olduğuna göre bu, konumuzun da sevgi olmasına şaşmamalı. Beni derinden etkilemiş kitaplardan biridir Çimen Türküsü. Truman Capote, The Grass Harp dersem belki daha net anlaşılır.Çimen Türküsü’nde yılların yargıcı, bir ağaç evini kendine mekan bellemiş naif Dolly’nin evine tırmanır. Orada başkaları da vardır; en az yargıç ve Dolly kadar yaşamdan yorulmuş, bıkmış, yalnız bırakılmış diğerleriyle sevgiyi ve aklınıza gelmeyecek bir sürü konuyu tartışırlar. Bir yerlere yetişmek ve kendilerini birilerine ispat etmek durumunda değildirler. Neyse odurlar o ağaç evinde. Hemen herkesin yaşamından kesitlerle aktarılan iç döküşler esnasında yargıcın anlattıkları karşında herkes şaşalar. Karısı dizi dibinde ölürken ona bir soru yöneltmiştir yargıç: “Mutlu oldun mu?” Kadının verdiği yanıt ne evettir ne de hayır. Sadece “mutlu, mutlu, mutlu” diye mırıldanır kadın, boş boş. Yıllarca hukukun gücüne inanarak bir yaşamın peşinde koşmuş olan yargıç “hukukun fark gözetmediğini” söylerken, tam da bir ağaç evinde, muhtemelen adaletin tecelli edeceği sert davalar esnasında olsa “meczuplar” diye tanımlayacağı bir ekibin arasında kitabın en sıkı laflarından birini patlatır: “Sevgi kolay bir süreç değildir. Onu anlaması bir yaşam boyu sürebilir.” Hayallerimin içinden süzülen Çimen Türküsü böyle; zamanla, benim belleğimden ve yaşadıklarımdan etkilenerek farklı bir çehreye sahip olması da mümkündür kitabın. Okur olmak böyle bir serüvendir esasında! Ne zaman sevgi, sevgi sözcükleri, sevelim sevişelim gibi havada uçuşan laflar duysam, Çimen Türküsü’nün yargıcını ve kafamda bıraktığı o berrak izi düşünürüm.Kendini sevmeyi başarmak...Kitap benim zihnimde “kemale erdiğinden” beri sevginin gerçekten bir bütün olduğunu düşünmeye başlamıştım. Elbette diğer yüzlerce tesadüf, kitap, film ve insanın bunda etkisi olabilir. Ama olmayabilir de. Yaşam tuhaf bir süreç çünkü. İnsanın kendini aldatmamayı öğrendiği müddetçe kimseyi aldatmayacağını, merhameti ağır ağır keşfedebileceğini, bu surette çekilen acılara gerçekten bakabileceğini, o acıları sahiden hissedebilmesi için ilk başta günahı ve sevabıyla kendini affedip sevmeyi başarabilmesinin paha biçilmezliğini keşfetmek bir ömre bedel olabilir... Olsun. Zira sevmeyi öğrenmek başlı başına bir iş, bir zanaattır. Bana öyle geliyor ki çağımızdaki gerçek mutluluğun sırrı böylesi bir sevgiyi keşfedebilmekte saklı; bu aynı zamanda başkalarının hüzün, acı ve dertlerini içtenlikle görebilme yeteneğidir de. Bu yüzden 14 Şubat için size Leman dergisinin kapağını gönderiyorum. Tuncel Kurtiz, nam-ı diğer “dayı” Başbakan’a sesleniyor. Devlet, hukuk işleri “fark”gözetmeyebilir ama ya sevginin ihtişamını barındıran vicdan?
Tütün depoları kapatıldı. Ah vah! Yazık dendi. Hayır. Onlar sahip çıktılar davalarına. Öyle bir sahip çıktılar ki genel greve gidildi ülkede.Oysa tam da şuna alıştığımız sıradaydı bu: Kaderinize ne yazılmışsa o olur! Kimisi asgari ücret almaya yazılmış bir kadere sahiptir, kimisininki mafya olup paraları aklamaya. İlki eziklik, ikincisi varolmak demektir! Oysa tam da şuna alıştığımız sıradaydı bu:Salla başını al maaşını. Güce ve gücü temsil eden her şeye tapın. Nasılsa her şey satın alınabilir, satışa sunulabilir. Yarış toplumunda binbir numara ile ilklere yerleş, herkesi, her değeri yarıştır ve bundan ‘manevi’ bir misyon çıkar. Hadi...Oysa tam da şuna alıştığımız sıradaydı bu:Bu da gelir bu da geçer. Allaha havale ediyorum! Şimdi reytingi yüksek bir dizi seyredip bol bol ağlayıp bol bol güleceğim.Hayır. Tekel işçileri kaderlerinin ellerinde, dayanışmada ve kendi ‘tekellerinde’ olduğunu, bizler ucunu bırakırsak her şeyin gelip bir gün bizi boğacağını-üstelik yeni hiyerarşiler, yeni dokunulmaz alanlar yaratarak boğacağını- hatırlattılar bize. Fosilleştirilen sınıfsal mücadelenin sesi olabileceklerini, asıl sorunun da bu olduğunu -dünyada yaşanan asıl büyük firenin nedeni gerçekten ekonomiktir çünkü- bizlere hatırlattılar. Farklı etnik kimlik ve inançlardaki işçilerin katıldığı bu eylem tam da bunun kanıtıydı. Ve ısrarla bize şu mesajı verdiler: Mücadele şart. Yerli yeşil sermayenin yabancı ortaklarla ortalığı talan etmeye başladığı günümüzde doğanın ve insanın bitirilişine tanık olurken, bazen vicdan denileni bir marka sanırken, ne güzel bir şey söylediler bize:Davanızda birleşin; ısrarcı olun.Dünyaya, hiyerarşilerle sahip olmaya değil; vicdanımızla şahit olmaya geldiğimizi düşünecek olursak ne güzel bir mesajdır bu.
Geçtiğimiz günlerde Ferhat Kentel (Ben kendisine Ferhat Hoca demeyi tercih ederim Bilgi Üniversitesi’ndeki aşinalığımdan ötürü) köşesinde ilginç bir mektup yayımladı. Orada basının taş atan çocuklar, bu hususta imza atmış çağrıcıların ise Terörle Mücadele Kanunu (TMK) Mağduru Çocuklar başlığı altında dile getirdiği çocukların mağduriyetine değiniyordu Ferhat Hoca. Ve diyordu ki, bu çocuklar çocuk! Bildiğiniz ya da unutmuş olabileceğiniz gibi “bu sefer olacak, tamam” derken, konu gündemden düştü ya da bilinçli olarak düşürüldü. Kim, ne kadar suçluydu, bunu bir yana bırakıp bu çocukları, psikolojilerini, ailelerini, yaşadıkları yoklukları düşünerek yeniden bu konuyu bir kez daha vicdanımızla hatırlamak durumundayız. Gelinen nokta şudur: Bu çocuklar, onca çabaya rağmen Yargıtay’dan onanan cezalarıyla teker teker 20-30 yıla mahkum ediliyor! Sanki bir bedel ödüyorlar. Onca ödedikleri bedel yetmezmiş gibi... Tamam, bu hususta ıslaha gidilen kanunlar var gibi; ama bunlar hiçbir şeyi değiştirmeye yetmiyor.Tam da bu yazıya denk düşen bir zaman diliminde Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’nın ısrarı ve özellikle Mehmet Atak’ın inanılmaz inadı ve sis çanı sabrıyla, tüm engellemelere rağmen gündemde tutmayı başardığı TMK Mağduru çocukların durumunu değerlendirmek üzere bir grup kadın yazar ve gazeteci karlı bir cumartesi günü bir araya geldik. Hemen hepimiz bu çocuklara reva görülenin büyük, çok büyük bir haksızlık olduğu görüşündeydik. Kamuoyunun yanlış yönlendirildiği aşikârdı. Bir kere şu an taş atan çocukların sadece ve sadece yüzde 10’u örgüt tarafından manipüle edilmişti. Bu konuda Ağustos ayında Diyarbakır’da bu çocuklardan biri ve bir diğerinin ailesiyle yaptığım röportaj yayımlandıktan sonra bizzat Vatan okurları tarafından ‘sözlü’ olarak taşa tutulmuştum. O zaman bu sözlerde yatan öfkeye bakıp şöyle demiştim kendi kendime: Demek insan kendini çaresiz hissedince taşa sarılıyor! Üstelik de gençsen, hele çocuksan, ailen faili meçhullere gitmiş, kuyulara atılmış, yokluğu yaşam bellemişken... Neye sarılırsın? Ana dilsizliğine mi? Aşağılanmaya mı? Yok edilen masumiyetine mi? Hiçsizlenmene mi? Neye? Neye? Türkiye’nin artık taşlarla oyalanmaması gereken bir gerçeği olsun isteyenlerdenim. Türkiye’nin öfkeden, şirretlikten, komplekslerden, yalan ve talandan kurtulmasını isteyenlerden. Ama bunu yaparken kaş yapacağım derken göz çıkaranların da yanında olmak istemeyenlerden. Hepimizi sağaltacak bir üçüncü yer, yakılmamış bir köy ve bellek kaybına uğramamış bir hafıza olmalı. Olsa.Sayın Başbakan: Bu çocuklarla -yeniden- başlayalım. Çünkü büyüklerin büyükler için tasarladığı ve TMK adı verilmiş bir kanun aracılığıyla o çocukları cezaevlerine doldurmak ‘adalet’ değildir.
Binaların yokluğun üzerine çöktüğü o diyarda, Haiti’nin Porto Prens kentindeki yıkıntılar arasında bir ses duydu. Ölüme yakın bir ses. Çoğul, çaresiz bir sesti bu. ‘Bitti’ diyordu. 12 Ocak’ta. Tanıyordu o sesi, cebine koyup yollara düştü bir sabah vakti. Gölcük depreminde ona anlatılan nice öyküyü bir kez daha hatırlayarak sıkıca tuttu o sesi içinde ilkin. Taş kesilen anneleri hatırlayarak en çok; enkazın altında kalanların düşlerini seçmeye çalışarak. Can pazarının nasıl bir diyar olduğunu, bu pazara çöken ölüm kokusunun geride kalanlar için ne denli tarifi zor bir araf olduğunu seçmeye çalışarak belleğinde, ayırt etmeye çalışarak yaşantı göz yaşlarını yaşama sevinci göz yaşlarından, imkansızlığını bilerek ya da bilmeyerek o sözleri sarfediverdi etrafında uçuşan karlara bakarak: “Haiti’ye gidebilseydim.”Cebindeki sesi bıraktıHaiti’ye gidebilseydi... Cebinden boğazına doğru yürüyeceğini ve turistik Haiti usulü boynuna dolanacağından emin olduğu o sesi, belleğinden çekip alıp siyah bir çelenk gibi Karayiplere bırakabilecek miydi? Rahatlayabilecek miydi bir parça? Yas tutmanın böyle bir sağaltıcı gücü olduğunu bilirdi. Ama yine de bir şeylerin hep eksik kalacağından emindi. Haiti’ye gidebilseydi... ‘Biliyorum’ mu diyecekti: ‘Şu dünyada en çok yoksullar ölür yoksulluklarıyla. Zenginler bir kere, yoksullar bin kere ölür, yokluklarıyla!’ Ne boşboğaz bir bilgiçlik olacaktı bu. Ne gönlü kıt bir budalalık. Haiti’ye Porto Prens’e gitmedi, hayır. Saatlerin geriye sardığı başka bir diyarda, İstanbul’daydı. Abdi İpekçi aklından geçiyordu sürekli eskinin dehşete bulanmış film kareleriyle. Olanlara, sonuçlara inanamıyordu. Öte yandan beyaz bereli, şiddet ve cinayete özenen gençten çocuklar vardı sokaklarda, isşiz, yoksul ve umudu kötülükte arayan. Depremin yoksul yüzünü iyi tanıyan bir kentte, takvimler 19 Ocak tarihini gösterirken, kar tanelerinin uçuştuğu bir caddesinde kentin, Ermeni bir dostun ardından buruk, sitemkâr bir selam gönderiyordu gökyüzüne onca insanla birlikte. Hüzün ve gözyaşlarına bulanmış bir haldeyken tuhaf bir refleksle cebindeki sesi de bırakıverdi boşluğa.Mucizelere inanmak...Ses, kar tanelerinin savrukluğuna denk bir hoyratlıkla uçuştu sağa sola. Önce Osmanbey’in etrafında dolandı. Birkaç çerezcinin leblebi dumanına, polis barikatına çarptı. Sonra kalabalığa, genç yüzlere, genç olmayanlara, yaşlı yüzlere, yaşlı olmayanlara uğradı. Ardından dünyadaki bütün yokluklara, yoksulluğa, umutsuzluklara, vurdumduymaz devlet erkanına, Marmara’ya, ve evet Karayip Denizi’ne de, derken kahve, mango, şekerkamışı, pirinç ve mısır kokularına karıştı. Bir karışımdı ses. Bilirdi faili meçhulleri, insanın bu çaresizlikler karşısındaki tereddütlerini, dolar karşısındaki boynu bükük öldüler’i, avantaları, ihaleleri, karanlığı, sözde demokrasileri... Ses uçtu gitti. Arkasından bakakaldım. Evet o bendim. Haiti’ye gitmiş olsaydım onca yıkım arasında devlet yetkililerinin bebeklere gösterdiği ilgiyi ve bu surette verdikleri eğreti, Clintonesk mesajı bir umut telakki edebilir miydim bilmiyorum. Ama o bebek var ya o bebek... Porto Prens’teki yıkıntılar arasından çıkan Küçük İmran’ın haberini okuduğumda yeniden mucizelere inanmak istediğimi farkettim. Zira bebeğin annesi Esra Dildar’la lise yıllarında, aynı sınıfta çılgın kahkahalarla gülerken de yaşamın mucizelerine ve her şeyin bu mucizelerle güzelleşeceğine, değişeceğine inanırdık.
Son zamanlarda okuduğum ilginç kitaplardan biri Richard Sennett’in “Zanaatkâr” adlı incelemesi. Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Fırsatınız olursa alın okuyun derim. Yaptığı işi “gerçekten” seven ve dolayısıyla işini, iş ahlakı doğrultusunda iyi yapan insanları gördüğüm zaman neden mutlu olduğumu daha net bir şekilde anladım bu kitapla. İş ahlakına vurgu yapmak şart burada: Örneğin sigortasız işçi çalıştırarak habire vergi kaçırıp para kazanan işveren mutluluğundan ya da “halkımız öyle istiyor” deyip reyting canavarlığından kaynaklı esriklikten sarhoş olmuş simalardan bahsetmiyorum. İşini, işinin hakkını vererek ve edebiyle yapan insanlardan bahsediyorum. Derler ya alınteri, el emeği, göz nuru, işte o!Her milletin kendine özgü defektleri varÇağımızın en parlak düşünürlerinden biri olan Sennett’a göre zanaatkârlık ruhu ve bu ruhla gelen iş ahlakı çağımızın en önemli mutluluklarından biri olmaya aday. Katılıyorum. Zira insanın kendi varlığından mutlu olabilmesi için hemen her şeyi unutup yeniden hayata başlaması gerekli diye. İnsan derken de insanlık tarihinden bahsettiğimi biliyorum. Hiroşima’yı, Naziler’in ölüm kamplarını ya da daha genel düşünecek olursak 1. ve 2. Dünya savaşlarını yaşadıktan sonra (ki zulüm bunlarla sınırlı kalmamıştır bildiğiniz gibi) insanın kendini hakiki bir biçimde sevmesi ve onunla oyalanması bana pek de sahici gelmiyor. Kaldı ki her milletin kendine özgü defektleri var tarihte; sırf onlarla bir parça yüzleşmek bile insanlığımızdan utanmamıza yetiyor da artıyor bile. “Ama ben o sırada orada değildim, doğmamıştım” ya da “Vallahi ben masumum, benim görevim gaz odalarındaki gaz şalterlerini indirmekti” demek tüm bu insanlık ayıplarını ortadan kaldıramıyor ne yazık ki! Ahlaki değerlerin emekle ilişkisi masaya yatırılıyorSennett bunlarla da kalmıyor. Onun zanaatkâr sözcüğü, el emeğinin çok ötesine uzanıyor kitapta. Kısacası Sennett, geniş bir yelpazeye sesleniyor: Öğretmeni, doktoru, yargıcı, gazetecisi, bilgisayar programcısı, mühendisi... Ahlaki değerlerin emekle kurduğu ilişkiyi tarihsel bir süreçte masaya yatıran yazar, iyi işin ne olabileceğini tekrar tekrar bize hatırlatıyor. Dahasını da ima ediyor: Zanaatkâr ile sanatçı, teoriyle pratik, üreticiyle tüketici arasındaki uçurumu yaratan modernizmin kutuplarında savrulmak yerine ikisini de buluşturabilecek bir yerin mümkün olduğunu!
Tam 147 yıldır babasız ve yoksul çocuklara kucak açan Darüşşafaka “eğitimde fırsat eşitliği ilkesiyle” binlerce genci hayata hazırlıyor. Erzincan ve Marmara depreminde babasız kalan öğrencileri çatısı altında toplayan Darüşşafaka son olarak da Mardin Bilge Köylü çocukların yuvası oldu. Ama bu yazı bir Bilge Köyü yazısı değil. Bu yazı bilgiyi ve bilgeliği kendine hedef edinmiş bir yolu anlatıyor. Ocağın erken inen ikindilerinden birinde Darüşşafaka’nın kapısından içeri girdim. Binanın her yerine özenli, serinkanlı bir şevkat yerleşmişti. Toplantı odasına geldiğimde beni okulun başkan vekili ve aynı zamanda öğrenci seçme komitesi başkanı olan Davut Ökütçü karşıladı. Kendisi bizzat Darüşşafakalı olan bu insanın gözlerinde de aynı titiz şefkati gördüm. Ökütçü, 6 yaşında babasını yitirmiş, bu yitirmişlik ve beraberinde gelen yokluklarla hayata 1-0 yenik başlamış, Diyarbakırlı gencecik bir çocukken ilkokul müdürü sayesinde Darüşşafaka ile tanışmıştı. Bunun nedenini çok iyi kompozisyon yazmasına borçluydu bu Diyarbakırlı çocuk. Öyle ki Türkiye çapındaki bir yarışmada üçüncü olmuş ve herkesin dikkatini çekmişti. Ökütçü, maddi olarak ileriye gitme şansı yokken Darüşşafaka’nın sihirli değneğinin yetkin gücü ve evrensel misyonuyla başarı basamaklarını hızla tırmanmış, Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden New York Syracuse Üniversitesi’ndeki endüstri ve işletme mühendisliği eğitimine uzanan yolunda ne Darüşşafaka’yı ne de ABD’deki eğitiminde ona sonsuz destek sunan Türk Eğitim Vakfı’nı (TEV) unutmamıştı. İki kuruma da duyduğu şükran borcu, Koç Holding’ten emekli olduktan sonraki yaşamını aktif (ve aktivist!) bir eğitim elçisi olarak sürdürmesine yol açmış, bugün ülke olarak eğitim konusunda acilen ihtiyaç duyduğumuz insan profilinin nadir örneklerinden biri haline gelmesine neden olmuştu. Babasını yitirmiş dördüncü sınıf öğrencileri sınavla seçiliyorÖkütçü, bulunduğumuz toplantı odasına gelen çaylarla birlikte koyulduğumuz sohbet esnasında Darüşşafaka’nın farklı bir misyonuna da dikkatimi çekti. İşin aslı beni okula getiren nedenlerden biri de buydu. Okul, babasını yitirmiş ve dördüncü sınıfa başlayacak olan çocukları seviye sınavıyla alıyor, on yıllık bir eğitimden sonra bu çocukları donanımlı biçimde yaşama bırakıyordu. Bunun dışında ise “eğitimde fırsat eşitliği” ilkesini gözeterek ülkenin geçirdiği deprem, sel vb. felaketlerin peşisıra devreye giriyor, Türkiye’nin her bölgesinde babasını yitirmiş çocuklara sağlam kapısını, hiçbir kâr amacı gütmeksizin ardına kadar açıyordu. Sınavla aldıkları çocuklara ek olarak, bu travmalardan etkilenmiş çocukları kendi bünyesine katıyordu Darüşşafaka. 1939 Erzincan depremi bunun ilk örneğiydi. Bu depremde babasız kalan tam 83 çocuk, gerçek bir sosyal sorumluluk örneği gösteren İş Bankası’nın desteğiyle okula kabul edilmişti. Hayat ne tuhaf: Bu 83 gençten biri yıllar sonra İş Bankası’nın genel müdür yardımcısı olacaktı! Bir diğer örnek ise Adapazarı depreminde yaşandı. Geçtiğimiz yıl ise Bilge Köyü’nde yaşananlardan sonra yine benzer bir durum gerçekleşti. Öncelikle valilikten, sonrasında bu çocukların ailelerinden alınan izinle, o yıl ilkokul 4’üncü sınıfa başlayacak beş çocuk Darüşşafakalı oldu.Ökütçü bu çocukları okullar açılmadan İstanbul’a getirmiş ve hayatlarında ilk kez uçağa binen çocukların A’dan Z’ye her türlü ihtiyacını göğüslemiş ve onların “Davut Amca”sı olmuştu. Velileriydi onların. Lafa girip, neden dördüncü sınıf diye sordum. Ökütçü bunun Darüşşafaka’ya başlama yılı olduğunu, daha küçük yaşta çocukların annenin bakımına ihtiyaç duyduklarını söyledi. Tam “Davut Amca”nın bu çocuklarla Mardin’den Diyarbakır’a yaptığı bu “ilk” yolculukta çocukların söylediği kardeşlik ve barış şarkılarını, Diyarbakır valisinin onayıyla onları VIP salonundan uçağa en son bindirdiğine dair anekdotları geniş geniş sormaya hazırlanıyordum ki toplantı salonunun kapısı çalındı. Darüşşafaka’da ilk senelerini geçirmekte olan Anadolu’nun dört ilinden dört çocuk kırmızı hırkalarıyla ateş gibi içeri düşüverdi. Samsun, Bilecik, Trabzon ve evet Mardin’den, dört öğrenciydi bunlar. Paylaşmanın ve arkadaşlığın değerini öğreniyorlar Sapsarı saçlarıyla Samsunlu Erkan Işıkçı insanlara yardım etmek için “eczacı” olmak istiyordu. Darüşşafaka’ya gelmeden önce futbol meraklısıydı ama okulun basketbol sahaları müthişti ve galiba artık basketçi olacaktı! Üstelik mandolin de çalmasını öğrenmişti bu kadarcık zamanda. Elleri o kadar narindi ki! Belki bir sonraki sene kardeşi de gelecekti okula; ama bileğinin hakkıyla gelmesi gerekiyordu.Bilecikli Nisanur Akkerman eskiden doktor olmak isterken şimdi hem doktor hem de drama öğretmeni olmak istediğini söylüyordu. Darüşşafaka’ya geldiğinden beri tiyatro onu ayrı bir biçimde cezbediyordu besbelli. 26 Mart’ta “Kralın Giysileri”ni sahneleyeceklerdi. “Kral çıplak mı?” diye sordum. Hayır, hayır kral pijamalıymış! Nisanur, tiyatro sevgisinin dışında okulda yaşadığı güzel ortamı anlattı bana. Trabzonlu Bedirhan Durmuş, sınav öncesinde tanıtım toplantılarında kuru pasta eşliğinde kendisiyle sohbet eden öğretmenlerden birinin ona dönüp şöyle dediğini anlattı: “Senin gözlerin çok parlak. Sen sınavı kesin kazanırsın.” Bedirhan’ın gözlerine baktığınızda o ışığı görmemeniz mümkün değildi zaten. Foto muhabiri arkadaşım Çağrı Kılıççı da bunu teyit etti. O gözlerdeki parlaklık objektifin içinden bile göz kamaştırıyormuş! Arkadaşlığın ve paylaşmanın kıymetini bu okulda çok net anladığını vurgulayan ve bir çift ışık olan Bedirhan’ın, çocuk teri ve oyunla sırlanmış kısık sesiyle ileride “büyük bir elçi” olmak istemesini doğal karşıladık bu yüzden. İçimizden bir ses onu bir gün gerçekten büyükelçi olarak göreceğimizi söyledi!Kötüler kalmasın diye savcı olmak istiyor Ve sonra sıra Hilal’e geldi. Kırmızı hırkasına eşlik eden kırmızı tokası, iri gözleriyle Hilal Çelebi’ye. Hilal savcı olmak istiyordu gelecekte. “Neden” diye sorduğumda “İçimden öyle geliyor” dedi. “Türkiye’de hiç kötüler kalmasın istiyorum. Türkiye çok güzel, dünya çok güzel, kötüler kalmasın...” Geride bıraktığı coğrafyada yaşanılanlar bu 10 yaşındaki çocuğu böyle etkilemişti besbelli. Ona orayla ilgili hiçbir şey soramadım. Ama onun savcı ya da hakim olma dileğinde yatan gerçeği görmemek mümkün değildi. Genelde günlük tutuyor, şiir ve hikâye yazıyordu Hilal. Hikâyelerinde daha çok Darüşşafaka’yı anlatıyor, kahraman olarak kendinden ve arkadaşlarından bahsediyordu. Okula ilk geldiğinde ağlamış ama zamanla alışmış, arkadaşlarını ve öğretmenlerini ailesi gibi görmeye başlamıştı. İstanbul’u ilk gördüğü zaman, özellikle Boğaz Köprüsü’nden geçerken sulara düşecekmiş gibi korkmuş, sonra alışmıştı. Tıpkı Davut amcası ve öğretmenlerle birlikte Mardin’den İstanbul’a yaptığı ilk uçak yolculuğunda heyecandan midesi bulanmış, başı dönmüş ama sonradan buna da alışmış olduğu gibi. Bu sözlerin ardından sınıflara geçtik. Hilal’in sınıfında fotoğraflar çekilirken tavandan sarkan yaprakları ve bu yapraklar üzerindeki yazıları gördüm. Değer bilme, paylaşmak, empati, merak, şevk, bağlılık, doğruluk diye birbirlerine eklenerek gidiyordu yazılar yapraklar üzerinde. Bugün bu kavramlara ne kadar çok hasret olduğumuzu düşündüm. Bunlarla yoksul ve anlam kıtlığında gezinen dünyalarımıza düşecek ışığı. Sırf bu yüzden 6 Ocak 2010’lu Darüşşafaka tarihini kişisel tarihimde daha farklı hatırlayacağımı fark ettim.
Bu bir düştü. Moda İskelesi’nin vapurları artık ağırlamadığı bir zamanındaydık.Aralık ayının son günlerinde, ışığın keskin, keskin olduğu ölçüde şiire yaslandığı bir dönemeci vardı yüzlerimizde. Günebakanlar, eski arkadaşlar için bir ışıktı bu. Birbirini gören, acıyı hafifleten, coşkuyu coşturan arkadaşlara yakışacak bir ışık.2010’dan ne beklediğini sorduğumda, gözleri kaçınılmaz olarak Marmara’nın çırpıntılı, dinç sularına kaydı. Deniz, ilerdeki adayı, Moda’nın bildik kıyılarını, engindeki tarihi yarımadayı yıkayıp duruyordu.Kırık kalpler durağında inecek var, dedi. Gülüştük.Candan Erçetin yeni CD’sinde böyle diyordu. “Kırık kalpler durağında inecek var, eteğindeki taşları dökecek var, doldurun kadehleri içelim beraber, yılların yorgunluğu geçene kadar.”Suya baktık, suyun sesini dinledik.Bu sular ki kıyılarını kapladıkları yeryüzünün, üzerinde yaşayan insanları yazgı bahanesiyle savurup durduğuna tanıklık ederdi. Buna rağmen suyun, karanın bu hiddeti karşısında ne sırasını bekler bir hali vardı, ne de hınç bileyen bir üslubu. Kendisiydi, buradaydı ve şimdiydi. Peki ya sen, diye sordu arkadaşım. Sen neler bekliyorsun 2010’dan?2010’da her şeyi olduğu gibi kabul etmek istiyorum. Az önceki ışıklar Marmara’yla elim sende oynuyordu.Bu deniz ki, ona vurulup, bedelini fersah fersah ödediğimiz bu yeryüzü parçasının kıyısında, hiçbir şey olmamış gibi doğal hengamesine devam eder, iki hidrojen bir oksijen atomu ile açıklanamayacak biçimde bileşik ruhuna karılmış olan sonsuzluğu yine sonsuzluk adına ha babam de babam bilerdi. Belki de bu kadar kıpırtıya rağmen insanın içine yürüyen huzurun nedeni buydu. Arkadaşımın gözlerine baktım. Bizim Cüneyt’ti. 20 yıl önce onu bir trafik kazasında yitirmiştik. Bu kıyıdan, farklı bir zamandan, farklı ufuklara baktığımız gençliğimizin bir parçası olarak içimizde bir ukde olarak kalmıştı. 2010’da olup biten her şeyi olduğu gibi kabul etmek istiyorum dedim. Ama şunu da akılda tutarak: Kabul etmek demek onay vermek değildir. Zira ancak bu koşulda yaşama dair yaratıcı, dönüştürücü yanıtlar bulabilim.Hem arkadaşımın hem de martıların bu cümlelerime güldüğünü biliyorum. Ne yalan söyleyeyim; “Vay be” diyerek ben de gülerek uyandım bu düşten.Her şey bir yana, 2010’da daha çok düş görebilsek, daha çok gülebilsek, arkadaşlığın ve sevginin kıymetini daha iyi anlayabilsek...