Binaların yokluğun üzerine çöktüğü o diyarda, Haiti’nin Porto Prens kentindeki yıkıntılar arasında bir ses duydu. Ölüme yakın bir ses. Çoğul, çaresiz bir sesti bu. ‘Bitti’ diyordu. 12 Ocak’ta. Tanıyordu o sesi, cebine koyup yollara düştü bir sabah vakti. Gölcük depreminde ona anlatılan nice öyküyü bir kez daha hatırlayarak sıkıca tuttu o sesi içinde ilkin. Taş kesilen anneleri hatırlayarak en çok; enkazın altında kalanların düşlerini seçmeye çalışarak. Can pazarının nasıl bir diyar olduğunu, bu pazara çöken ölüm kokusunun geride kalanlar için ne denli tarifi zor bir araf olduğunu seçmeye çalışarak belleğinde, ayırt etmeye çalışarak yaşantı göz yaşlarını yaşama sevinci göz yaşlarından, imkansızlığını bilerek ya da bilmeyerek o sözleri sarfediverdi etrafında uçuşan karlara bakarak: “Haiti’ye gidebilseydim.”
Cebindeki sesi bıraktı
Haiti’ye gidebilseydi... Cebinden boğazına doğru yürüyeceğini ve turistik Haiti usulü boynuna dolanacağından emin olduğu o sesi, belleğinden çekip alıp siyah bir çelenk gibi Karayiplere bırakabilecek miydi? Rahatlayabilecek miydi bir parça? Yas tutmanın böyle bir sağaltıcı gücü olduğunu bilirdi. Ama yine de bir şeylerin hep eksik kalacağından emindi. Haiti’ye gidebilseydi... ‘Biliyorum’ mu diyecekti: ‘Şu dünyada en çok yoksullar ölür yoksulluklarıyla. Zenginler bir kere, yoksullar bin kere ölür, yokluklarıyla!’ Ne boşboğaz bir bilgiçlik olacaktı bu. Ne gönlü kıt bir budalalık. Haiti’ye Porto Prens’e gitmedi, hayır. Saatlerin geriye sardığı başka bir diyarda, İstanbul’daydı. Abdi İpekçi aklından geçiyordu sürekli eskinin dehşete bulanmış film kareleriyle. Olanlara, sonuçlara inanamıyordu. Öte yandan beyaz bereli, şiddet ve cinayete özenen gençten çocuklar vardı sokaklarda, isşiz, yoksul ve umudu kötülükte arayan. Depremin yoksul yüzünü iyi tanıyan bir kentte, takvimler 19 Ocak tarihini gösterirken, kar tanelerinin uçuştuğu bir caddesinde kentin, Ermeni bir dostun ardından buruk, sitemkâr bir selam gönderiyordu gökyüzüne onca insanla birlikte. Hüzün ve gözyaşlarına bulanmış bir haldeyken tuhaf bir refleksle cebindeki sesi de bırakıverdi boşluğa.
Mucizelere inanmak...
Ses, kar tanelerinin savrukluğuna denk bir hoyratlıkla uçuştu sağa sola. Önce Osmanbey’in etrafında dolandı. Birkaç çerezcinin leblebi dumanına, polis barikatına çarptı. Sonra kalabalığa, genç yüzlere, genç olmayanlara, yaşlı yüzlere, yaşlı olmayanlara uğradı. Ardından dünyadaki bütün yokluklara, yoksulluğa, umutsuzluklara, vurdumduymaz devlet erkanına, Marmara’ya, ve evet Karayip Denizi’ne de, derken kahve, mango, şekerkamışı, pirinç ve mısır kokularına karıştı. Bir karışımdı ses. Bilirdi faili meçhulleri, insanın bu çaresizlikler karşısındaki tereddütlerini, dolar karşısındaki boynu bükük öldüler’i, avantaları, ihaleleri, karanlığı, sözde demokrasileri... Ses uçtu gitti. Arkasından bakakaldım. Evet o bendim. Haiti’ye gitmiş olsaydım onca yıkım arasında devlet yetkililerinin bebeklere gösterdiği ilgiyi ve bu surette verdikleri eğreti, Clintonesk mesajı bir umut telakki edebilir miydim bilmiyorum. Ama o bebek var ya o bebek... Porto Prens’teki yıkıntılar arasından çıkan Küçük İmran’ın haberini okuduğumda yeniden mucizelere inanmak istediğimi farkettim. Zira bebeğin annesi Esra Dildar’la lise yıllarında, aynı sınıfta çılgın kahkahalarla gülerken de yaşamın mucizelerine ve her şeyin bu mucizelerle güzelleşeceğine, değişeceğine inanırdık.
Porto Prens’teki mucize: İmran
Haberin Devamı

