Bir sohbet

11 Haziran 2010

Türk ve Kürt anneleri için ben boynumu büküyorum, önünde eğiliyorum. Annelerin içindeki acıyı onların da anlamalarını istiyorum. Türk anneleri ile Kürt annelerinin acısı birdir. Biz anne olduğumuzdan hepimiz biriz. Bütün dünyadaki annelerle acımız birdir. Biz hepimiz aynı acıyı yaşıyoruz. Yüreğimiz acıyor... Biz artık Kürt illerinde ve Kürt halkının üzerinde baskıların artık olmamasını istiyoruz. Türk ve Kürtler için bu savaş çok zordur. Hepsi de acı çekiyor...Fakir Türk ve Kürt çocuklarını askere gönderiyorlar. Bizim bir oğlumuz dağda bir oğlumuz askerdedir. Biz istemiyoruz onlar birbirlerini öldürsünler. Evlerimizi yaktılar, evlerimizden çıkarttılar. Erdoğan’ın çocuğu para içinde yüzüyor. Bizim kızımız Türklerle evleniyor. Türklerin kızları bizim oğlumuzla evleniyor. Biz iç içe yaşıyoruz. Artık kavga etmek istemiyoruz. Bu satırlar, 61 yaşındaki “barış annesi” Sultan Acıbuca’nın 8 Mart 2008 Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşmadan. Sonuç: Acıbuca bu düşünceleri ve birkaç etkinlikte yaptığı konuşmalar nedeniyle İzmir 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapse mahkum edildi.Suçlu Acıbuca: Bir kere Hrant Dink’in öldürülmesini kınamış. 1 Eylül Dünya Barış Günü mitinge katılmış. 8 Mart mitinginde barış talep etmiş ve üç basın açıklamasına izleyici olmuş. “Bu acıları duymaya katlamıyorum” diyor karşımdaki. “Oğlumun iyi bir geleceği olmalı, sadece bunu düşünüyorum” diyor.“Bunu herkes ister” diyorum. “Herkes var, herkes var” diyor. Cümlesindeki ikinci herkese vurgu yaparak. Bu vurgu bana Orwell’in Hayvan Çiftliği’ndeki o cümleyi hatırlatıyor elbette. “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir...” Herkes fikrinde kendince aradığı, daha özerk haklara sahip olan birileri. Geldiği aile yapısı düşünüldüğünde buna erişmek için çok çaba sarfettiği anlaşılıyor. Bugün gelinen yer tırnaklarıyla kazınarak elde edilmiş bir yer. Bunları kafamdan geçirdiğimi sezmişçesine daha da tuhaf bir cümle patlatıyor: “Herkesin acısı kendine. Bu vatanı seven sever, sevmeyen basar gider. Sorunun vatanı sevip sevmemek sorunu olmadığını ikimiz de biliyoruz aslında. Ama o oyunu oynamakta ısrarlı, bense “Her koşulda ben haklıyım” naralarını atmaya takati olmayan biriyim: “Her şeyin başı ekonomi, Müge biliyorsun.” “Sultan Acıbuca’nın sorununun sadece ekonomik olduğunu sanmıyorum” deyiveriyorum.Adaletsizlik bir şekilde bizi de bulacak...Bir cümle daha söylersem hayatındaki bütün acılarının hıncını benden çıkarmak üzere olduğunu seziyor ve “Yaz tatilinde ailecek nereye gidecekleri, yeni plazma alıp almamayı düşündükleri” gibi zararsız başka konulara atlama zamanının geldiğini fark ediyorum.Oysa söylemek istediklerim var. Üstelik bunları bu topraklarda yaşayan hemen “herkes”in buluşabileceği bir noktadan üretmek istiyorum. Birbirini suçlayarak değil, birbirini aklayarak da değil. Neysek o; sadece birbirimize bakarak, birbirimizi görerek... Boğazımda birikiyor bu sözler nicedir. Konformizmin kendine özgü bir şiddeti insanın içinde nasıl büyüttüğünü, nasıl sadece kendini pekiştirerek yaşadığını, bu yaşamı meşru ve haklı kıldığını düşünmek istiyorum, örneğin. Bir ülkedeki adalet ve insanlık ayıplarının er ya da geç bir gün, şu ya da bu şekilde kendi köşelerimizdeki bizleri de bulacağını ve her ne şekilde bulacaksa bunun sadece ekonomik nedenlerden olmayacağını dile getirmek...

Devamını Oku

Barışın dili

7 Haziran 2010

Çok basit gibi görünebilir ama dünyada öğrenilebilecek en zor dil, barış dilidir. Bir kere karşındakinin yerine kendini koymak ve “Ama sen de şunu dedin, bunu yaptın...” diye kayıtlı cümlelerle söze başlamamak zor bir kelamdır, zor. Öyledir öyle olmasına ama barış dilinin o görkemli kuşatıcılığına inananlardanım. O dildeki dibe çökmüş yalınlık ve cesaretini yaşamın gerçek enerjisinden alan taraf büyüleyicidir. Dünyanın neresinde olursa olsun gücünü her türlü militer ve hiyerarşik eril yapının gotik iktidar tutkusuyla kuşatmaya tenezzül etmeyecek bir dildir barış dili. O dilin iradesi, kaynağında ciddi bir korku ve özgüvensizlik barındıran sertliğe, hoyratlığa şunu der: “Senin bu saldırganlığının, faşizan dikbaşlılığının ve erkek egemen dilinin ardında yatanın ne olduğunu biliyorum, seziyorum ve buna kızacağını bilsem de öfkenin gerçek nedenini anlıyorum!” Barış dili, kadına özgü diyebileceğimiz her türlü dişil anlamı dışlayan hoyrat bir dünyaya, bir kez daha yeniden bakmamızı önerir. Kutuplaşmaya zorlayan o dünyada, yaşamı bir rövanş maçına dönüştüren onca illet arasından yaşamın “yenmekle yenilmek” arasında bir hezeyan olmadığını hatırlatır bize. Zira yaşamda yenmek kadar yenilmek de güzeldir. Belki de en çok yenilmek...Oysa yaşamlarımız o kadar hoyratlaştırıldı ki! Savaş dilinden, yenmekten ve iktidardan başka hiçbir şeye inanamaz hale geldik.İki erkek karşılıklı küfür ediyordu sanki...Bu dili bana hatırlatan iki olgu var bu hafta: İlki İsrail’le yaşananlar. Olaydaki feci can kaybının trajik boyutunu aşan bir dili vardı tecrübe edilenlerin. Öte yandan sadece İsrail’in o eril, erkek egemen dile abanan üslubu değildi beni endişelendiren. Söz konusu durumdaki haklılığına, tam da bu yüzden dünyada bulduğu insani desteğe karşın Türkiye’nin verdiği ültimatomlar da aynı oranda düşündürdü beni. Aynı dildi kullanılan. İki erkek karşılıklı birbirlerine küfür ediyordu sanki. Hani şu trafikte aynı yolda karşı karşıya gelen iki sürücü gibi, ya da maçta iki takım taraftarlarının birbiriyle atışması gibi. Sanki ölenler değildi asıl konu; gerçekte söz konusu olan insani yardım değildi; ne Gazzeliler, ne Mavi Marmara’da yaşananlar... Başka bir zıtlaşma, başka bir hırs var edilmişti ortada sanki. Dünyadaki asıl savaşların gerçek nedeninin hiçbir zaman tek tek insanlar ve onların yaşamları olmadığını, başka menfaatler, başka zamanlar, başka çıkarımlar olduğunu çağrıştıran bir hamleler dizisiydi altmetinde akan. İnsana, “Barış dili bu değildir; böyle olamaz dedirten başka bir şeyler...” Kafama takılan ikinci husus BDP Milletvekili Emine Ayna’nın sert sözleriydi. Sayın Ayna, kullandığınız dil, tam da eleştirdiğiniz savaş dili, yani stratejik manevralar içeren eril dildir. Biz kadınlara ait olmayan bir dil. Hep ona yabancı kalacağımız, mesafeli kalmamız gereken bir dil. Barış dilini vicdanımız ve yüreğimizle gerçekten istiyorsak önce savaş dilinden vazgeçmemiz gerekiyor. Hepimizin, deneyimlerimizden çok iyi bildiğimiz gibi ülkenin cehenneme dönüşmesi hepimizin cehennemi ve dilsizliği olacaktır. Barış dilinde yaşam değerlidir, tek tek bütün insanların yaşamları. “Oh olsun, nasıl çaktım, nasıl benzettim, nasıl morarttım, amma haddini bildirdim...” başlıklarına sığamayacak insan yaşamları. Bir de barış dilinin savaş diliyle elde edilemeyeceğini yeniden keşfetmek, bir ihtimal.

Devamını Oku

İş

28 Mayıs 2010

İnsan Hakları Derneği İstanbul şubesi bir bildiri yayınladı. Maden ocaklarında, tersanelerde, tekstil atölyelerinde son derece güvensiz, emeğin en ucuzundan, neredeyse karın tokluğuna çalıştırılan insanların her an ölümle yüz yüze yaşamalarını kabul edilemez buluyorlar. Türkiye’de iş güvenliği koşullarının sağlanamaması gerçekten en önemli sorunlarımızda biri olmaya devam ediyor. Zonguldak Karadon’da yaşanan facia bir kez daha bunu gözler önüne serdi. Bilinen bir gerçek: Maden ocaklarının bir kısmı kaçak çalışmakta ve hiçbir denetimden geçmeden üretime devam etmektedir. Olay gerçekleştikten sonra yapılan incelemelerde ortaya çıkanlar, yaşadığımız çağın, hemen hepimizi bunaltan özeti gibidir: İşi, insandan öne çıkaran, işveren ve firmanın çıkarlarını koruyan bir yapı! Maden ocaklarında asıl önemli olan işçilerin can ve iş güvenliği değil çarkın dönmesine neden olan, daha çok üretim mantığıdır. Denetimden yoksun bu maden ocaklarında birileri ceplerini doldurmaya devam ederken istatistikler bunun karşılığının insan canı olduğunu doğrular. 1955-2009 yılları arasında kömür ocaklarında gerçekleşen iş kazalarında 2.687 işçi hayatını yitirmiş, 326.321 işçi ise yaralanmıştır. Vahşi kapitalizm ve sonrasıBuradaki soru bu çarkın kimin çarkı olduğu sorusudur, elbette. Artık mülkiyeti de aşmış, zenginliğe zenginlik katmak fikrinde odaklaşmış, “daha daha” diye inleyen bir sermaye fikrinin gözü dönmüş hırsıdır diyebiliriz buna. Maden ocaklarında, tersanelerde yaşanan dramları bu çarkın bir parçası olarak görebiliriz. Alınacak önlemler yeterli olacak mıdır? En azından can kayıplarının önüne geçilebilecektir. Ama iş burada bitmez. Söz konusu feci durum aşılabilirse, yani 3’üncü dünyalılıkla etlenip butlanmayı kafasına koymuş vahşi kapitalizm kontrol altına alınabilirse insan yaşamındaki elzem bir diğer noktayla karşı karşıya gelebiliriz o zaman: Sadece fabrikalar değil işi bir parça daha ilerletip, fabrikalardan kent merkezlerine doğru taşıdığımızda da durum farklılık arz etmeyecektir. İnsanların çalışmak için mi yaşadıkları ve çalışacak güce sahip olmak için mi tükettikleri, yoksa tüketim araçlarına sahip olmak için mi çalıştıkları sorularının içiçe geçtiğini görürüz artık. Bir buzdolabı, yeni bir araba, daha geniş bir ev, daha şık bir mutfak, çocuklara daha iyi okullar, hoş bir tatil, terfi etmek, ünlü olmak, daha çok ortalıkta görünmek, öne çıkmak, emekli olmak... Sonu gelecek gibi değil. Yaşam taksitlerimizi ödemek için bütün bir ay, bütün bir sene, bütün bir ömür çalışmamız gerekecektir! Neye niçin böylesi ödemeler yaptığımızı tam olarak bilemeden... Araç amacı belirlemekten çıkmıştır, ikisi içiçedir ve insanın nihai ölümü de burada cereyan etmektedir. Yaşadığımız çağda insanlar niçin çalıştıklarının, niçin para kazandıklarının, emeklerini ve paralarını niçin tükettiklerinin ucunu kaçırmış bir haldedirler. Bu yüzden birbirlerini gerçekten görmeye, duymaya, anlamaya, birbirlerinin acılarına, sevinçlerine bakmaya ne takatleri kalmıştır ne de zamanları.

Devamını Oku

Sivil yaşam

21 Mayıs 2010

Farkındasınızdır. Yaşamlarımızı sivil etkinlikler, kanıtlar değil resmi etkinlikler ve kanıtlar belirliyor. Ortada ciddi bir eşitsizlik var. Yaşamla resmi olanın arasındaki derin uçurum. Bir tarafta resmi açıklamalar, bu açıklamalara çanak tutan üsluplar, öte yanda yaşanan “gerçekler” var. Ancak bu gerçekler hiçbir zaman delil sayılmıyor, önemsenmiyor. Merkezi, hiyerarşik ve mülkiyetçi; dolayısıyla iktidarın her türlü tavrının belirlendiği “resmiyet” yaşamın bütün odaklarında kendini hissettiriyor.Örneğin içi yanan bir il var karşımızda: Zonguldak. Maden göçüklerindeki aymazlıkların bedelini ödeyen hayatlar var. Onlara sunulan resmi açıklama şu: “Bu mesleğin kaderidir yaşananlar.” İnsanlar gözyaşlarıyla kaderin ve kederin arasına sıkıştırılan bu “resmi” sözlere bakıp ne diyeceklerini şaşırıyor. Otuz yaşamın, üç yüz yaşamın, üç bin yaşamın her defasında bu biçimde karartıldığına tanıklık etmek sadece bir kader olarak tanımlanabiliyor resmi olarak. Oysa o otuz yaşamda, üç yüz ve üç bin yaşamda resmiyetin hiçbir yerine temas etmeyecek bir gerçeklik var: Yaşamın herkesin doğal hakkı olduğu. Örnek vermek gerekirse: Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde bu tür göçükler yaşanmıyor. O halde resmi olarak “kader nedir”, sivil olarak “kader nedir” soruları aklımıza düşüveriyor. Onlar aslında çocuk değilGelelim başka bir hususa. Şu anda cezaevlerinde yatmakta olan çocuklar. Adlarını koyalım. Ne taş atan, ne de Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocuklar diyelim onlara. Açıkça söyleyelim: Kürt çocukları diyelim. Sivil toplum örgütlerinin defalarca dillendirdiği bir insanlık ayıbı var ortada. Hukuksal firelerle dolu bir süreçten geçiriliyor bu çocuklar. Ve işte gelen resmi açıklama: “Onlar aslında çocuk değil.” Halbuki bu insanların çocuk olduklarına dair yüzlerce sivil belge var. Yüzlerce manasız dava ve bu davaların manasız, yaşamlara kast eden sonuçları. Bu sonuçların gelecekte doğurabileceği trajedilere yönelik “resmi” açıklamaları da hayal etmek zor olmuyor bu yüzden. Bir tarafta “Bu ülkeyi cehenneme çeviririz” tehditleri, öte yanda “Şehitler Ölmez” sloganları. İkisinde de gencecik insanların yaşamlarını yok sayan o tavır mevcut. Oysa ülkemiz devasa bir gençlik potansiyeline sahip. Gerçek gücü ancak yaşamlarını temin altına alabilirsek ortaya çıkabilecek bir potansiyel! Ne tuhaf: Çocuk ve gençlik bayramlarıyla dünyaya örnek olabilecek bir diyarda yaşıyoruz. Ama bir de bakmışsınız aynı ülkede panzerler çocukların üzerinden geçmiş. O zaman aklımıza yine benzeri sorular düşüyor: Resmi olarak kim çocuktur ve gençtir? Peki ya sivil olarak?Şurası açık ki idealar dünyasından gerçek yaşama geçiş zaman alacak. Alsın; bu gerçeği isteyen çok sayıda insan var Türkiye’de. Kandan, “asarım, keserim”lerden, “sen anlamazsın ben senin yerine düşünürüm”lerden bıktık artık. Yeni bir topluma ihtiyacımız var. Sesi olan bir topluma. Ancak sesi olan demek en çok bağıran, en çok cazgırlık yapan demek olmamalı; zira bu “rating” toplamaya meyilli medyatik, kısaca yeni bir “resmi” söylemin kurbanları olmaktan öteye geçmeyen bir refleks olurdu.

Devamını Oku

Bir rüyam var

14 Mayıs 2010

Sofya’dan İstanbul’a doğru yola çıkmış bir otobüsün içindeydim. Ertesi gün İstanbul’da olmalıydım, uçak bulamamıştım; kısacası karayolu kendi tercihimdi. Yolun engebeli hali, otobüsün egzozundaki sorunlar gece boyunca peşimi bırakmadı. Beş saatte kat edilebilecek bir yol, tam da bu aksaklıklarla ve dahası bu aksaklıklara eklenen hudut trafiği-hengamesi-beyhudeliği yüzünden sekiz saate çıktı.Çat orada çat burada beni bulan uyku esnasında, yol boyunca girdiğimiz çukurların sesi ve derinliği eşliğinde, tuhaftır, Martin Luther King’in “Bir Rüyam Var” sözünü sayıklayıp durdum. King, bu alacalı ruh halime rağmen elbette tesadüf sayılamazdı. Metis Yayınları’ndan yeni çıkmış olan “Demokrasi Ne Alemde” adlı kitap yanımdaydı; Slovaj Zizek’in yazdıklarıyla içinde bulunduğum durumun bir paralellik sergilediği ise ortadaydı. Metaforik olarak düşünürsek o an yaşamın çıkmazlarından birindeydim. Yol uzun ve yorucu, otobüs hantal ve umursamazdı. Zizek’in bir üniversite hocasından alıntıladığı bir cümleyle başlıyordu makalesi: “Herkes, en küçük çocuk bile bilir Martin Luther King’i, şöhretinin bir rüyam var konuşmasıyla doruğa çıktığını. Ama kimse bu cümleden bir adım öteye geçemez. Tek bildiğimiz bu adamın bir rüyasının olduğu. Neydi o rüya, onu bile bilmeyiz!” Zizek ise bu cümleye şöyle ekliyordu düşündüklerini: “Bugün Beyazlar ile Siyahlar arasındaki eşitlik Amerikan Rüyası’nın bir parçası olarak yüceltiliyor. Oysa 1920 ve 1930’larda ırklar arasındaki tam eşitliği savunan yalnız komünistlerdi.” King’in sadece ırk kardeşliğini değil diğer konularda da, kısacası tekmil eşitliği hayata geçirmek gibi bir hedefi olduğunu söylüyordu Zizek. Yoksulluk ve militarizm, kısacası savaş karşıtlığı ise bunun başında geliyordu. 1968’de öldürüleceği Memphis’e gitmiş ve Vietnam Savaşı’nı eleştiren bir konuşma yapmıştı. Gerçekten başarabilmiş miydi? Bilmiyorum!Esenler Garı’nda o yorgun otobüsten inerken...Derken otobüs bir çukura daha düştü. Karşı sıramda uyumakta olan Türk asıllı Bulgar kadın okkalı bir şeyler söyledi. Çukura mı, kadere mi, belli değildi bu söyledikleri. AB’nin Bulgaristan’a pek yaramadığını sezmek için alim olmaya gerek yoktu. Yollar bu yoksullaşmadan nasiplenenlerin başında geliyordu. Adı ne olursa olsun egemen düzenlerin insanı yok sayma pratiği değişmiyordu galiba. Ancak şu aşikârdı ki o saat ikimiz için de ne geçmiş ne de şimdiki zamanın ruhunu düşünme saati değildi. Uyumalı ya da uyur gibi yapmalıydık. Yaşamlarımızın çoğu anı böyle akıyordu gerçi ama bu da başka bir zamanın konusuydu. Tekrar bölük pörçük uykusuna döndü karşı sıradaki kadın; ben de kendi tuhaf rüyalarıma. Esenler Garı’nda o yorgun otobüsten indikten sonra bir bavul gibi ortada kaldığımı hissettim. Sonra bir taksi durdu önümde. “Atla abla” dedi içindeki. O an ona gideceğim yer yerine uykusuzluğun verdiği sarhoşluk ve “benbilirimbenbilirim” halleriyle şunları söylemek istedim:“Şoför Bey! İnsanın bir rüyası olması ve bunun mümkünse paraya odaklanmış bir Amerikan rüyasına indirgenmemesi; bu insani rüyanın ırk karşıtı bir düzlemde popülist bir tavırla değil gerçekten sahiplenilmesi, hayata geçirilmesi; bu rüya eşliğinde dünyadaki yoksulluğun önemsenmesi ve en önemlisi yeni entrikalar üretmeden top, tüfek, gizli kameralarla değil vicdanla savaş karşıtı bir noktada durabilmesi hâlâ çok değerli!” Hayır, hayır. Bunları söylemedim elbette. Hayata geçmeyen, sinemeyen sözlerin hiçbir anlamı yoktu ki. Onun yerine “Karşıya geçeceğiz” dedim. “Umarım trafiğe fazla yakalanmayız.” Tuhaf olan şu ki ilginç bir çift söz geldi karşı taraftan: “Merak etme abla. Sen gönlünü ferah tut.”

Devamını Oku

Annelerin hüzünlü hayalleri

7 Mayıs 2010

Amerika’nın Yanık Çocukları diye bir kitap çıktı Everest Yayınları’ndan. Kitabın önsözünü Zadie Smith yazmış ve bu önsöze 1995 yılında bir gazetecinin “Amerika’da yaşamak nasıl bir şey?” sorusuna Amerikalı yazar David Foster Wallace’ın verdiği cevapla başlamış:“Amerika’da yaşamanın hüzünlü bir yanı var. Bu fiziksel koşullarla, ekonomiyle ya da haberlerde sözü edilenlerle çok fazla ilgisi olmayan bir şey... Kendini bir çeşit kaybolmuşluk şeklinde gösteriyor.” ***Önsözü okuduktan sonra kaçınılmaz olarak o soru geldi aklıma elbette: Türkiye’de yaşamak nasıl bir şey? Tam da Anneler Günü’yle ilgili bir yazı yazmayı, bir gazetenin pazar ekine uygun olabilecek bir üslubu takip etmeyi planlıyordum kafamda. Anneler Günü’ne yönelik bir başlığın temel izleği annelerin cennete, teflon tavaya, swatch watch’lara layık olduğu olabilirdi, örneğin. Ancak bunları yazacak olsam -teflon tavayı ya da swatch watch’u küçümsediğimden değil- içimde başka bir yerin beni bırakmayacağını da biliyordum. Sırf bu açıdan bakıldığında bile Türkiye’de yaşamanın da hüzünlü bir yanı var, hem de nasıl. Asla içindeki anı yaşayamamak bu temel nedenlerden biri! Zaten yaşanması da mümkün değil. Bir de bakıyorsunuz: Kaybolmuşsunuz.***Anneler Günü’nde yazacağım nispeten eğlenceli yazıyı, indirimli cazip fiyatlı malların neler olduğunu düşünmeye çalışırken birden kafamın bir başka noktada işlediğini fark ettim. Belleğimin yazı için tasarladığım bir alışveriş merkezi hayalinden başka yerlere akışını izledim. Çay mı koyuydu, kahve mi sertti, uyku mu az, yoksa asıl neden gazeteler miydi? Hepsi ve hiçbiri. Sert bir geçiş oldu. Güya kazanılmış bütün zaferlere rağmen, dünyada bir anneye yapılabilecek en büyük haksızlığın ondan evladını çalmak olduğunu bir kez daha hatırlayarak kafamda tasarladığım pırıltılı vitrinlere öylece bakarken buldum kendimi... Nasıl mı?Örneğin kolyeler: 2 mayına bir kolye, 3’üncü el bombası bedava.Çerçeveler: Filistin askısı şeklinde “Seni seviyorum Anne” fotoğraf çerçeveleri. Parfümler: Mektuplara ilişen evlat kokusu.Annelerin güzel hayalleri için: Evin köşelerinde gezinen hayaller -şurada büyüdü, şurada güldü, şurada birine aşık oldu, şu kapıdan gitti... Bir daha gelmedi.***Yok pahasına müthiş hediyeler: Annelere. Hiç unutulmayacak bir Anneler Günü için.

Devamını Oku

Çağımızın beklenmedik durumları

2 Mayıs 2010

Beklenmedik bir olayla yüzyüze geldiğinizde ne yaparsınız? Bir kentimiz beklenmedik, kanımızı donduran vahim iki olaya tanıklık etti. Koca bir kenti yargılamanın adaletli olmayacağını biliyorum ancak bu kentte yaşananların Türkiye’ye çok şey söyleyen mesajlara haiz olduğu da ortada. Bugün yazımda Lars von Trier’in “Dogville” filmini çağrıştıran ve temel payda olarak bir grubu ele geçirmiş olan sessizlik üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. Bu olayı açıklamaya yönelik birbiriyle paralel, farklı çatallanmalara müsait sayısız fikirle karşılaştık. Bir çırpıda telaffuz edilebilecek ama yaşamsal ağırlıkları karşısında bir ömür harcanacak konu başlıklarıydı bunlar: Tecavüz, OHAL, sapıklık, cinsel konulardaki çarpık bilgi eksikliği ya da çarpık bilgi fazlalığı vb. Her biri tek tek ele alınabilecek, üzerinde uzun uzun düşünülecek konular. Beni en çok düşündüren konu ise OHAL ve Kate Millett’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Zulüm Politikaları” adlı kitabında sözünü ettiği işkence uygulayan ülkelere yönelik notları oldu. Şöyle diyordu Millett: “İşkence uygulayan ülkeler, yasal safsatalara ve kolaylıklara sığınırlar; artık adet haline gelen ‘olağanüstü hal’ durumlarında, yargılanmak üzere, yasal çağrı türünden anayasal haklar askıya alınarak, işkence uygulaması için gerekli gözaltı, tutuklama ve sorgulamayı kolaylaştırıcı koşullar yaratılmış olur. İşkencenin kendisi yasaklanmıştır, bu nedenle gizlidir ve bu yüzden çok daha etkileyicidir.” Tecavüze uğrayan ya da yaşamlarını kaybeden kurbanlara baktığımızda, ne kadar tuhaftır ki, söz konusu olan işkencenin farklı ellerde ama neredeyse aynı metotla bu bedenlere uygulandığını görüyoruz. Mağdurun ya da kurbanın bedeni üzerindeki iktidarın gözlem gücü, denetim yetkisi ve mutlak egemenlik hissi. Ve elbette gizlilik... Çünkü vicdani sorumluluğu bir yana, yasal yaptırımı ağır bedellerle ödenecek bir eylemdir işkence! İşkenceyi yapanların, buna dolaylı ya da dolaysız tanıklık edenlerin paylaştıkları mahremiyet! Evet işkencenin mahremiyeti! Günlük yaşamlarına devam eden aile babaları, kızlarının ve eşlerinin namus bekçiliğini yapan saygıdeğer insanlar. Söz konusu durumu bilen bu insanların eşleri, erkek arkadaşları, sohbetlerde dolaşan gizli maço sözcükler, gülüşmeler. OHAL’in bu hal olduğu haller.Dile getirilmediği müddetçe her şey çok normaldirSes yok! Çıt yok... Her şey pek normal. Gizli kaldığı müddetçe zarar yok! Kutsal aile babalarının ve dini bütün esnafın masum kaçamakları-alt tarafı! Dile getirilmediği müddetçe her şey çok normal. Bu tür durumlarda dile getirilme halinde maço refleksin vereceği tepki de çok belli aslında: Bağırıp çağırıp yavuz hırsız rolünü üstlenip suçu bertaraf etmek.Diana Scully, 114 tutuklu tecavüzcü üzerinde yıllarca süren bir çalışmanın ardından yazdığı ve yine Metis’ten çıkan “Tecavüz” adlı kitabında tecavüz eden bazı erkeklerin akıl hastası olduğundan şüphe edemeyeceğimizi söyler. Ama suçu işledikleri sırada yalnız yüzde beşinin psikotik olduğunu vurgular. Bu da açıktır ki geriye kalan yüzde doksan beşlik oranda farklı dinamikler mevcuttur. Ne diyorduk! Belirsiz, kolay kolay anlaşılamaz olanla burun buruna gelmek modern bir yenilik değildir. Ama yeni olan bir şey vardır ki hassasiyetle üzerinde durulmalıdır çağımızda: İnsanın dünyada olup biten korkunç acılar ve şu dakikada bile devam etmekte olan zalimliklerden artık tam manasıyla kaçamıyor oluşu aşikârdır ama buna rağmen bu yüzleşmeyi “gerçekten” sağlayacak araçların mevcudiyetinin sahneden çekilmişliği de bir diğer kaybımızdır. Tam da bu haldeyken Gülden Aydın’ın gerçek bir gazetecilik sağduyusuyla ortaya çıkardığı ve kendisine müteşekkir kaldığımız bu vakanın ardından insanların konuşmasını ummak fazla bir iyimserlik mi olurdu?

Devamını Oku

Kül yutmaz

23 Nisan 2010

İzlanda’nın gri külleri modernitenin doğru ve yanlışlarına yağıyor. Kulak asmadan düşüyor kül yağmuru: “Bir varmış bir yokmuş gül gibi perili bir modernite varmış” gerçeğine. Kesinliklerin çağı denilen o güvenlik şemsiyesine aldırmadan iniyor küller aklar-karalar-karalar ve akların üzerine.Hani her şey kesindi, bilinendi diye sorarak bütün kesinliği belli rollerin içine sızıyor duman.Etrafı güvenlik güçleri, telleriyle çevrili bir “site”ye bir kül silsilesi boşalıyor şimdi; o burçları güçlü olduğu inanılan kaleye. Güvenin ve huzurun ta kendisi olan yere. Keskin farkındalık, kendininkinden başka küp tanımayan bıçkın sirke hallerine. Kül yağıyor şimdi. Bal gibi ufak çaplı bir felaket senaryosuTeknik olarak açıklamalar yapılıyor. Cama benzeyen maddeler deniliyor, toz, kum, taş... Uçakların motorlarının durması için mevcut olabilecek hemen her şey mevcut deniliyor bu karışımda. Aerodinamik, hava, direnç kuvvetleri, havalanında sefalet çeken yolcular, ekonomik huzursuzluk ve nicesi birbirine giriyor. Bilimin derin gözünü içinde barındıranlara, iflasın eşiğine geldiğini söyleyenlere, ömürleri havaalanında eksilmiş mağdurlara sözümüz olamaz zaten. Bal gibi ufak çaplı bir felaket senaryosu... Ama yeryüzünün kendine özgü bir lisanı olmadığını da kimse iddia edemez. Bir arkadaşım böyle zamanlarda kendini öfke nöbetleriyle dışarı vurmak isteyen toprağa nasihatlarda bulunduğunu söylediğinde hiç şaşırmamıştım. Toprağa getirdiği öneri “yüzleş” miş.Ne tuhaf! Bütün teknolojik gelişmelere rağmen doğadan çıkarabileceğimiz o kadar çok ders var ki. İçimizdeki küllü öfke, küflü kıstırılmışlık, kibir, geride bırakılmışlık hissi ve buna bağlı nefreti kusma noktasına getirmeden açığa vurabiliyorsak ne âlâ. Diyelim ki susmayı tercih ediyoruz. Yaş iş! Onu sonsuza kadar içimizde tutamayacağımız o kadar aşikâr ki! Çağımızın şartları bunu daha net anlasa ve kesinlik krizlerinden biraz sapabilse bu dünyadaki hemen herkes yüzleşmelerini daha rahat yapabilirdi. Has bir mutluluk vaadi olur muydu bu? Sanmıyorum. Ama külliyen yalan olan birçok engelin içinden kurtulup kendimiz olabilme şansını yakalayabilirdik.

Devamını Oku