Yeryüzündeki bütün örtüler gibidir sıcak. Bir kere üzerimize dökülmeye, ruhumuza işlemeye görsün, bütün detaylar silikleşir, geriye hantal tasvirler kalır. “Sıcak bir yaz gününü çiz” deseler düşse düşse hınzır bir güneş düşer aklımıza, bir de terleyen insanlar. Zira tıpkı soğuk gibi sıcak da ak ve karalarıyla zihnimizde yer etmiştir. Oysa bereket ki yaşamın bütünü bu ak ve karalardan oluşmuyor. Bu biçimde oluştuğu söylense de Arjantinli yazar Borges’in de vakti zamanında işaret ettiği gibi zihnimiz yolları çatallanan bir bahçe gibi aslında. Kısacası “griler” de en az ak ve karalar kadar bizlerle! Ama biz sürekli tercih etmek durumunda kaldığımız bir yaşam skalası derdindeyiz. Sürekli bir şeyleri tercih etmemiz bekleniyor ve işin aslı bu tercihlerin hiçbiri bizim özgür irademizle oluşturulmuş tercihler değil. Bu yüzden “tercih ettiğimiz” zaman bile aslında kendimizi büyük bir boşlukta hissediyoruz; her şekilde elimiz böğrümüzde kalıyor. Bu daha da feci kutuplaşmalara sürüklüyor bizi. Kutuplaştıkça daha yalnız, daha huysuz, daha öfkeli ve çekilmez hale geliyoruz. Ve en fecisi geliyor ardından: Kendi hür irademizi yok sayıp kahraman arama derdine girişiyoruz. Oysa çağımız artık bir kahraman üretme çağı değil, inisiyatifi alma, yaşam adına kendi sorumluluğumuzu üstlenme çağı. Yani almaya gücümüz varsa, yani bu kadar cesursak. Evet kim ne derse desin yaşam bir çokluk. Farklı deneyimlerin her türlü totaliter iktidara karşı oluşturabileceği bir çokluk bu. Günümüzde cemaat ruhunun yarattığı çağdaş imparatorluklar, çağdışı ama hâlâ varlığını sürdüren “meşru” totaliter rejimler, ahmak politikalar, bu ahmak politikalarla cebini dolduran işbilir politikacılara karşı hâlâ gerçek bir yaşam şansı sunabilir bizlere. Nasıl mı?Yan yana durabilmenin gücünü yakalayabilirsek. Şunu bir görebilsek: Farklılıklar birlikte siyasileşebilir. Birbirini suçlayarak ve yok sayarak değil, gerçek yok sayışı görerek, geçmişi hatırlayarak, süreci net ve tarafsız bir biçimde akılda tutarak.Hepimizi boğan sıcağın nedeni “Muson oluğu” gibi gözükse de bu ülkedeki ağaçları biz kestik ya da kesilmesine biz göz yumduk. Hava kirliliğine, nükleer santrallere dur demeyi daha az siyasi bulduk.Nasıl mı devam edeceğiz? İlk etapta yanlışlarımızı üstlenerek, onlarla yüzleşerek!Sıcak... Sıcak ama elbette bu sıcak da dinecek.
Bursa İnegöl, Hatay Dörtyol... Yaşananlar, yaşanmaya devam edecek olanlar... Bütün bunların bir iç savaş habercisi olduğunu savunanlar çıktı. Şundan neredeyse eminim: Bu bir iç savaşsa, 30 yıldır kotarılan bir iç savaştır.Kim ne derse desin 1980 Türkiye’nin etnik ve kültürel çatışma tarihinde yeni siyasi bir milattı. Adına “birlikte yaşama” diyebileceğimiz dokunun bir toplum olarak lime lime edilip parçalanmasına istemeye istemeye tanık olduk. Elbette resmi dil bunu farklı telaffuz etti ya da telaffuz etmek durumundaydı. Bu dile göre hepimiz kardeştik! Oysa iç dinamikler giderek kutuplaşan toplumu gözler önüne seriyordu. Arkadaş ortamlarında söze dökülen önyargıları gözlemliyor, şaşırıyorduk. Böylesi önyargıların besleyebileceği koşulların dinamitlendiği kendinden menkul kitlesel patlamalara, bu patlamaların yarattığı şiddet ve gerilim ortamlarına tanık oluyor, ardından bu yıkıcı şiddetin karşında çoğumuz “ne oldu bize” diye sorup duruyorduk. Oysa eften püften sayılabilecek bir sürü durum toplumun içerisindeki kutuplaşmalara gebe bir sürü çatlağı derinleştirmeye devam ediyordu. İnsanlar dertleri ve bu dertlerine ilaç olacak çözümler varken etnik ya da din farklılıkları yüzünden birbirlerine düşman kesilmişlerdi ve ne yalan söyleyelim sistem de böylesi bir düşmanlığın pekiştirilmesini öngörüyordu. Bu çatlağın derinleşmesinde çoğumuzun da bildiği gibi milliyetçiliğin oynadığı rol esastı. Milliyetçilik, kapladığı potansiyel alan ve bu alanın vaat edebilecekleri düşünüldüğünde yatırım yapılabilecek, içeriği zengin bir kavramdı o dönemde. Çok rahat oy toplamak demekti, örneğin. Ya da topluma entegre edilebilecek “sorunsuz hamleler” dizisi. Hemen her kesimin farklı dillendirebileceği, buna karşın insanların çoğunu tek bir paydada toplama şansı sunan bu kavram, kimisi için özgürlük vaadi, kimisi için politikanın olmazsa olmazı, kimisi için yeri hazır bir sınıfsallık ihtiva ediyordu. Herkes kendine benzemeyeni çok rahat düşman ilan edebilirdi bu perspektiften. Ve beklenen oldu: Herkes kendi düşmanını ve ötekisini yarattı. Sistem başarılı olmuştu. Buna mukabil aynı sistem insanları yanyana tutma konusunda da ısrarcı olmaya devam ediyordu. Tansu Çiller hükümeti zamanında köylerinden çıkartılıp Batı illerine, kasabalarına kaydırılan insanlar bu koşullar altında yeni mekanlarına ne duygu ne de ekonomik yönden sığışamadılar, sığıştıkları zaman da dışlandılar, horgörüldüler.Türkiye’nin son 30 yılda tanık olduğu böylesi kutuplaşmalar milliyetçiliğin “şişede durduğu gibi durmayan” bir hal olduğunu hepimize çok net açıkladı, açıklamaya devam ediyor. Özellikle Kürt-Türk kutuplaşmasında her iki taraf için de bir temel oluşturan bu husus sürekli “ötekiliği” devşirerek önyargı, kan ve kinle kendini beslemeye devam ediyor. Dahası hemen her olayda karşımıza çıkan bu tür kitlesel toplumsal olayları mikroskop altına almak yerine bir sonraki olaya saklayacağımız “bize ne oldu?” soruları ya da söz konusu düşmanlığı alenen pekiştirecek reflekslerle geçiştirmek pek bir işe yaramıyor. Bunun yerine bu düşmanlığın atıldığı temellere, gölgelediği gerçeklere vicdanımız ve belleğimizle inmek durumundayız. Hem siyasi hem de psikolojik olarak.
Anayasa değişikliği referandumu ve bu referandumla var edilen kutuplaşma insanın aklına bir kez daha “nedir bu ülkenin makus talihi” sorusunu getiriyor. 1982 Anayasası’nda insanları köşeye kıstıran üslubun yoğun etkisi hatırlanınca durum daha fazla netlik kazanıyor aslında. Biraz zihnimizi kurcalarsak Kenan Evren ve ekibinin bedellerinin sınırları önceden çizilmiş bu “demokratik” anayasayı sandık başında halka nasıl dayattığını hatırlıyoruz elbette. Mavi oy’un o dönemde neredeyse yasaklandığını, saydam sandıklar oluşturulduğunu, “evet” demenin bir koşul haline geldiği zamanlardan geçen bir milletin bugün özlemini çektiği anayasal hak ve özgürlükler için bile hâlâ köşelere itilip kakılması söz konusuysa ya siyasetin işleyiş biçiminde ya da millet olarak belleklerimizde ciddi sorunlar var demektir.12 Eylül’le hesaplaşılmasını üstü kapalı biçimde anayasa değişikliklerine onay verilmesi hususunda gündeme getiren AKP iktidarının gözyaşlarını gördüğümüz zaman şaşırıp kaldık ve inanamadık. İnanamadık çünkü hemen hepimizin bildiği gibi o dönemdeki iktidar odaklarının en temelde savaş açtığı “sol”un ta kendisiydi ve ülkede sola karşı ülkücü manevraların, dahası siyasi İslam refleksinin pompalamasının en temelinde de yine 12 Eylül ruhu etkiliydi. Elbette o dönemin sağcıları ve İslamcıları da hasar aldı bu darbeden. Ama sol kesimin dibine darı ekilen, solun temsil ettiği değerlerin tümden içine tükürülen ve bu değerlerin üzerinden silindir gibi geçirilen bir darbeydi 12 Eylül. Kısacası ülkemizdeki sağın gücünün pompalanması, cemaat ruhu, bu ruhun gündelik yaşama sindirilen tutuculuk hali bugünkü meşruiyetlerinin varlıklarını o dönemin siyasi manevralarına borçlu değil mi? Acıdır, AKP’nin o dönemden hesap sorması olsa olsa postmodern ve gerçeküstü bir hesap soruş biçimi olabilir tam da bu yüzden. Hadi siyasi olandan vazgeçtik diyelim. Durumun kültürel ve sosyolojik olarak çok daha vahim durumlar arz ettiği hususlar da gırla gidiyor günümüzde ve biz bunların şimdi tavan yaptığı kavramlarla ilk kez yine 12 Eylül’le tanıştık! Bunların başında değer ve kıymet konusundaki derin uçurum başı çekiyor. Piyasanın gerektirdiklerini yapanlar ve yapmayanlar-yapamayanlar biçiminde özetlenebilecek bu durum, kıymetin ne olduğunu, daha da ötesi gerçeğin ihlalinin nerelerde mevcut olduğunu sürekli olarak gölgelemekle meşgul. Ne olduğunuz değil, ne kadar göründüğünüz, ne kadar “işlevsel” olduğunuz, ne kadar dolaşımda kalabildiğiniz önemli günümüzde. Piyasa değerine sahip olmanız önemli. Sanki siz bir insan değilsiniz de bir nesne, hatta dolaşımda olan bir parasınız. Ama bunun da kaynağını “ne kadar paran varsa o kadar bir şeysin!” biçiminde ciğerlerimize üfüren o 12 Eylül ruhunda aramalı. “Benim memurum işini bilir” diyen zihniyette, örneğin. Bugün Türkiye’deki gücün karşılığı para, mevki, ün ve bu üçüne ulaşırkenki her yolun meşru olduğu “gerçeği” ise, bu gerçeğin kökeninde ayan beyan 12 Eylül bulunduğunu çok net biliyoruz. Soracaksak bunun hesabını sorarak başlayalım! Bunu sorarken de iğne ve çuvaldız ilişkisini akılda tutarak. Bu hepimiz için geçerli... Vasat bir hesap sorma noktasına indirgenen anayasa değişikliği referandumuna gelecek olursak: Şahsen, bu ülke insanının iki yanıtın vaat ettiklerinden çok daha ötesindeki bir yere layık olduğunu düşünenlerdenim. Evren’in üniformalı Netekim Anayasası’yla başlayan bu kıyıcı yolculuk vasat bir evet ya da hayırla bitmemeli. Anayasa yüzde yüz değişmeli ama böyle değil, bu 12 Eylül’ün işbitirici üslubuyla değil. 12 Eylül’den ve onun bizden götürdüklerinden gerçekten hesap sormak istiyorsak. Gerçekten bunu istiyorsak...
Ada’yla ilgili bir oyun diye görebiliriz Survivor’ı. Güçlerin çarpışması ve nihayetinde en güçlünün kazanması. İşin içine rating ve televizyon girince en güçlünün son bölümde bundan sonraki hayatını adamakıllı idame edeceği bir parayla o egzotik adadan dönüp yeniden aramıza, kısaca “uygarlığa” katılması ise bizler açısından pek önem arz etmiyor. Biz seyredenler oradaki tuhaf çekişmeyi seviyoruz. Yoksunluk fikrinin romantikleştirilmesi karşısındaysa kendimizi kaptırıp gittiğimiz melodram yanı ağır basan bir dizi karşında ne hissediyorsak onu hissediyoruz. 1-2 dakikalık telefonlarla kurulan aile bağları bizleri ekran karşına kilitliyor. Kendimize kahraman bellediğimiz insanların oturduğumuz koltuklardan kilometrelerce uzakta, bir yemek uğruna verdiği mücadelenin artçı şokları biz seyirciler açısından o kadar sahici ki bu insanların etrafındaki sanal esaret zincirini dünyanın en büyük esaret zincirlerinden biri olarak görebiliyoruz. Ancak bu arada dünyada gerçekten açlık çeken insanlar, gerçek açlık hiç de umurumuzda değil. Çünkü gerçek açlıkta ya da tutsaklıkta öncelikle rekabete, ardından ödüle ulaşan ekranlaştırabilecek zararsız egzotik bir ada fantazisi yok.Ten renginin bronza döndüğü bir ortamda “nasıl olsa bizim çocuklar” diyebileceğimiz (onların hemen hepsini bir önceki yarışmadan tanıyoruz zaten!) insanlarla çıkılmış bir yolculuk vaadi Survivor. En azından başında öyleydi. Ama o da ne! O birbirlerini destekleyen, 500 bin lirayı kutuda “hissedip” yarışmacı kardeşe “aç açma” telkinlerinde bulunup yedikleri ve içtikleri birbirlerinden ayrı gitmeyen bu ekip, bu kez bir adada ve birbirlerinin gözünü oyacak kıvama gelmiş bir halde karşımızdalar! Ne olmuş olabilir diye soruyoruz kendimize. Bu hallerini de “hayatı asıl şimdi anladım” diye özetlemeleriyse hepimizi tekinsiz bir noktaya çekiyor. Güvendiğimiz dağlara karlar yağdı; biz şimdi kimlere güveneceğiz!Cevap rating rekorları kıran dizinin yönlendirmeleriyle bizi tekrar kuşatıyor: “Sadece kendine güven!” Yarışma programının anafikri de buydu zaten. İyi de biz söz konusu cümlenin yaratabileceği etkiyi ortaçağdan, hadi daha iyimser olalım 18. yüzyıldan beri zaten biliyorduk. Modern insanın “survive” ediş biçimi bu. Muhtemelen bu adadan bir erkek yarışmacı galip ayrılacak. Zira kurgu gereği kadın yarışmacıların o iri balıklı adaya söz geçirmesi zaten beklenilemez. Kızların rolü zaten belli: Onlar kollayıcı, gözleyici ve koruma altına alıcı Cumalar. Onların kavgaları bile fırtınalar koparmıyor, koparmamalı. Gerisi modern insanın kendini var etme biçimi olacak: Modern Robinson Crusoe cebinde büyük ödülle aramızda! Şundan da eminiz ki Survivor yarışması Joseph Conrad’ın “Zafer” adlı romanının ikinci başlığı olan “Bir Ada Öyküsü”ndeki Axel Heyst gibi bir kahramana zaten baştan kapılarını kapamıştır. Conrad bu kitabında 19. yüzyılın romantik düşünce tutumuyla 20. yüzyılın katı gerçekçiliğini karşı karşıya getirmişti.Bu aklımıza düştüğü andan itibaren tek tek insanların değil tek tek televizyon kurgularının önemli olduğu gerçeğini çözme ∫ansımız olur mu dersiniz? Bir sonraki bilmem ne adlı rating azmanı yarışma programının ortasına geldiğimiz zaman, belki...
O koca kent İstanbul’da kırmızı alarmlı bir Perşembe günüydü. Henüz büyük yağmur yağmamış. Telefonlarda insanların sevdiklerinin sesini duyar gibiydim: “Eve dön. Kırmızı alarm verildi!” Bu arada, beni kimse merak etmiyor diye hüzünlenmiyor da değildim. Meğer telefonumu yanıma almamışım! Bu da başka tür bir yalnızlık, teknolojik olanı. O sanal ıssızlık içerisinde etrafımı seyrettim bir müddet. Çocukluğumdaki felaket senaryolu Amerikan filmlerini andıran üstü örtülü mesajlarla yüklüydü çevrem: “Acele et, fırtına geliyor!” İnsanlar haklı olarak hızlı hızlı ilerliyordu İstiklal Caddesi’nde. Belki bu hepimizin rutin koşturmasıydı fakat kırmızı alarmla, hep birlikte başka bir boyuta atladığımız da aşikârdı. Havada yer yer burnundan kıl aldırmayan, yer yer nezaket sınırlarını zorlayan bir panik havası. Bulutlara bakıyordum o sıra. Onlardaki hız da biz insanlardaki gibiydi. Göğün içinde akıyorlardı kızgın gri öbekler halinde. Yerküredeki hızın yarattığı o müthiş suni kargaşa hali onlara bile sinmişti. Bu hız başlıbaşına başka bir kırmızı alarm demekti, besbelli. Bu hızın eşliğinde yaşananlar, söylenecek sözler, yapılacak işler, bu söz, iş ve yaşananlar doğrultusunda gerçekleşenler, kazanılanlar, kaybedilenler, hatta insan ölümlerinin bile pek bir önemi kalmıyordu bir süre sonra. Ağaçların köklerinden söküleceği yönünde meteorolojinin verdiği alarm “şehir efsanesi” tarzında etrafta çalkalanadursun caddenin göbeğinde ne yapacağımı bilemez halde oyalanıp duruyordum. O yoğun hareketliliğin içerisinde tuhaf bir durağanlık da mevcuttu sanki. Karıncalar gibi sağa sola gidip gelsek de olağanüstü bir hal için tıknefes olmuş bekliyorduk. Aklımızda bir önceki seller, sel sularına kapılanlar, insan yaşamının önemi, beyhudeliği, sıradanlığı, ölüm, yaşam ya da sadece bir an önce eve gitme fikri. Tüm bunları erkenden önlemek için verilen bir alarm mıydı kırmızı alarm yoksa geçmişin belleklerimizdeki anılarını tetikleyen bir replik mi? Bana öyle geldi ki biz oradakiler yağmurun, dolunun, fırtınanın tepemizden aşağı boşalmasından çok bu fikrin referans verdiği anlamlardan ürker haldeyiz, haklı olarak. Kısaca gerçeğin kendisinden değil, gerçeğin kafamızdaki kurgulanış biçiminden. Hazır durmuşken bu kentte mazgallar açılsa, taşıma araçları sağlıklı tetkiklerden geçebilse, asfalt ve köprülerin imarında, kısaca şehir planlamasında her şey usulüne uygun yapılsa, ağaçları kesme suretiyle yeni yaşam alanları yaratma çılgınlığından vazgeçilse, bu gerginliğe hiç gerek kalmazdı diye düşündüm. Olağanüstü halleri değil bu halleri ortadan kaldıracak olağan önlemleri. Yangınları, selleri, depremleri, OHAL’leri, bu haller suretiyle cepleri dolup taşanları düşündüm. İnsani korkularımızı ve onlarla baş edebilmenin insani, teknolojik, vicdani yollarını. Bereket beklenen olmadı, bu seferki fırtınayı ucuz atlattık. Sonrasında “İstanbul’un havası kadını gibidir” diye bir açıklama geldi! Bu söze ne diyeceğimi bilemedim.
“Gelecek, kültürlerin birleşmesiyle şekilleniyor” başlığı altında sayısız deneyimi bir arada buluşturan bir projeydi “Yollarda.” Daha resmi bir adı da var: Avrupa Edebiyatı Türkiye’de, Türk Edebiyatı Avrupa’da.Kültürün dünya içerisindeki değer ve öneminin altını çizen bu cesur girişimde farklı ülkelerden yaklaşık elli yazar, sayısız müzisyen, fotoğrafçı ve film yapımcısı bir araya geldik. Öncelikle Türkiye’nin 24 ilinde gerçekleşen buluşmalara yurt dışından davet edilen yazarlar eşlik etti; ardından Avrupa’nın sekiz ülkesine Türkiyeli yazarlar konuk oldu. Tüm bu buluşmalar konserler ve sergilerle desteklendi. Dahası var: Bu gidilen yerlere kitaplar, dizüstü bilgisayarlarla donanmış gezici kütüphane niteliğinde bir otobüs eşlik etti hep. O illerdeki öğrenciler, büyük küçük herkes gezdi otobüsün içini. Konuk yazarların kitaplarını gördü, onların yazarlarıyla tanışıp sohbet etme şansını yakaladı.Bu kuşatıcı deneyim esnasında şunları düşündüm: Yol bir vaattir. Değişmeyi ve dönüşümü göze aldığınız bir vaat. Bir risktir de. Değişirken belleğinizle yüzleşmeniz gerekebilir ve bu yüzden değişim zordur. Eskiyi yeniye taşımak; bu taşımayı gerçekleştirirken hatırlamakla unutmak arasındaki uçları bir kez daha gözden geçirmek.Sanatın birleştirici gücüİster modernitenin seyrine eleştirel bakalım, kısaca hâlâ ondan öğrenecek şeylerimiz olduğunu savlayalım, ister onun her alanının çürümüşlüğünü irdeleyecek postmodern bir görüşe sahip olalım, şurası aşikâr ki bugünkü yaşamın dinamiği neo-liberal politikaların muhafazakâr üslubu içerisinde akıyor. Irkçılığın dünyanın hemen her yerinde dolaylı ya da doğrudan kendini var ediyor oluşu bunu kanıtlıyor. Dine, dile, etnisiteye, cinsel kimliklere yönelik tuhaf bir tutuculuk söz konusu ve bu tutuculuk sınır tanımıyor. Bir yandan özgürlüklerin yeniden var edilmesi tartışılıyor, diğer yandan insanı ürküten bir ırkçılığın ortasına düşmüş hissediyoruz kendimizi.Böyle bir dünyanın yazarları, sanatçıları olarak ayrı diyarlarda farklı insanlarla buluşurken sanatın birleştirici gücünü görmek mutluluk vericiydi. Politikanın yanına en büyük direnme gücü olarak sanatı teğelleyebilmek; insanı insan yapanın masalara vurmak değil masaya oturup konuşabilmek olduğunu görebilmek. O zaman neden yerel ve genel politikaların sanatı, dolayısıyla düşünceyi hemen her fırsatta yok sayma eğiliminde olduğunu da çok net anlıyorsunuz. Masalara vurarak korku toplumu yaratmak kolaydır, buna karşılık endişeyi bertaraf edecek düşüncelere yelken açacak ortamlar yaratmak, yüzyüze bakarak hayal etmek pek zor ve külfetlidir.Evet kim ne derse desin çağımızda sanata ve onun vereceği ilhama hemen her şeyden daha çok ihtiyacımız var. Sırf bu yüzden başta İstanbul Goethe Enstitüsü müdürü Claudia Hahn-Raabe, Fügen Uğur ve Çiğdem İkiışık olmak üzere bu projede emeği geçen bütün ekibe sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yolları, sanatı, edebiyatı, kültürü ve onların kendine has seslerini bizlere yeniden hatırlattıkları için...
Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’nın sesi bitip tükenmeyen kahramanlarından biri Mehmet Atak. Gruba gönderdiği hemen her iletinin altında bu cümle yer alır. Çok sayıda Kürt çocuğunu “taş atmak” gerekçesiyle aylardır cezaevlerinde tutan bir zihniyete yukardaki cümlenin halesiyle dayanmış, ülkenin içinde bulunduğu gelgite “ne olursa olsun demokrasi ve insan hakları” prensibiyle baş koymuş çok önemli bir davanın önde gelen mimarlarından biri. Belki hemen hepimizin toplum olarak verdiği bu zorlu sınavda öncelikle hep aklımızda tutmamız gereken bir ışığa fon teşkil edebilecek bir cümle bu: Herkesin çocuklar için yapabileceği bir şey vardır. Yeter ki çocuklar konusunda ayrımcılığa girmeyelim, “ama, ama” bağlaçlarıyla oluşturmayalım cümlelerimizi. Çocuklar için bir şeyler yapabilirsek, gelecek için de bir şeyler yapabiliyoruz demektir. Bu çocukları cezaevlerinden kurtarabilirsek, onları maşa gibi kullanmaya meyledecek gelecek zamanların her türlü illetinin önüne geçme ihtimalini de yakalamış oluruz. Bu çocukların, tıpkı tüm çocuklar gibi büyümeleri ve özgüven sahibi bireyler olabilmeleri için öfkeye ve kendilerine benzemeyen insanlara tahammülsüzce karşı koymaya değil yaşamı görmeye ihtiyaçları var. Aslında buna hepimizin çok ihtiyacı var!Yasa tasarısı ne diyor?Bu anlamda bu çocuklara ceza indirimi öngören yasa teklifinin Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilmesi Türkiye’nin demokrasi yolunda verdiği önemli sınavlardan biri sayılabilir. Buna göre:* Eylemlerde polise ilk kez taş atan çocuklara hapis cezası yerine özel güvenlik önlemleri uygulanacak. * İkinci kez bir eyleme katılan 15-18 yaş aralığındaki çocuğa hapis cezası verilebilecek. * Gösterilerde ateşli silah ve benzeri zarar verici aletler kullanan çocuklar uygulamadan yararlanamayacak. * Çocuklara üst limiti beş yıl uygulanan hapis cezaları üç yıla indirilecek. * Cezaevinde olsun ya da olmasın indirimden, haklarında hüküm verilmemiş çocuklar da yararlanabilecek. * Ceza indiriminden büyükler en fazla 2.5 yıl yararlanabilecek. * TMK kapsamında suçlanan 15 yaşından büyük çocuklar da çocuk mahkemesinde yargılanacak.Hemen belirtmemiz gerekiyor ki bu yasa tasarısının Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’nın aylardır süren çalışmasına denk düştüğünü söylemek güç. Partilerin çoğu, TMK mağduru çocuklar konusunun bir çocuk sorunu olduğunu kabul etmeyip terör bağlamında değerlendirmekte kararlılar. Oysa BM Çocuk Hakları Sözleşmesi‘nde Türkiye’nin imzası olduğunu biliyoruz. Ülkemiz bu sözleşmeye taraf olmanın sorumluluğu ile tasarıyı ele almak durumunda. Terör belasının gerekçelerine, bu çocuklar üzerinden kulplar bularak değil, demokrasi sınavıyla gerçekten yüzleşerek devam etmek durumundayız. Çünkü barışın dili demokrasinin dilidir. Tam da içimizin fazlasıyla yandığı, gencecik insanlarımızı yitirdiğimiz bu günlerde.
Üniversite yıllarındayken attığı rövaşata golünün fotoğrafını hâlâ saklayan bir babanın kızıyım. Babamın annemle tanışması bile o zamanlar amatör ligde kalecilik yapan dayım sayesinde olmuş. Dayım babamla gittikleri bir amatör lig maçında, coşku ve heyecan yüzünden beni nasıl kaybettiklerini anlatmıştı bir keresinde. İş bu kayboluşla da kalmıyor: Yıllar 1970’lerin sonlarını, 80’lerin başlarını gösterirken belleğime kazınmış anıların arasında halalarımla harareti kendinden menkul ortamlarda radyodan dinlediğim maçların yeri ayrı bir kıymet arz eder; hiç kuşku yok ki o anlar da ayrı bir uçuş, farklı birer kayboluştur. Dünyayı umursamadığım 20’li yaşlarımda futbolla arama giren sanat, beni başka yerlere savursa da bizim evdeki pazar günlerini unutturamamıştır. Evde bir yandan radyo dinlenir, Anadolu’nun her tarafındaki maç sonuçları takip edilir, diğer yandan televizyon yeşil sahaları evin içine tıkabasa doldurur, insana illallah dedirtinceye kadar ev futbol ve ona özgü binbir sesle dolar taşar...Dünyanın yeni sesiDünya Kupası başladığında hemen herkes gibi ben de kendimi bir arı kovanının yanıbaşında hissettim. O itici ses fena halde canımı sıktı ilk olarak. Ancak ilerleyen zaman içersinde, o garip sesin, futbolla ve kendi özel tarihimle ilgili bütün anılarımı tek tek hatırlatır bir forma dönüşmesine de tanıklık etmeye başladım. Dahası Güney Afrika’yı bütün makul sesleri delip geçen o desibelde duymak maç be maç ilgimi çekmeye bile başladı! Yine de fazla abartmamak gerekiyor; farkındayım. Ama ses sestir. Sesle birlikte gelen hatırlayış. Koca bir insanlık tarihinin önemli bir bölümünü içlerinde barındırır o sahalar. O futbol çimleri ki insanların tıkabasa doldurduğu ve coşkuyu yaşadığı alanlardır çoğu kez; bazen tarihin karanlık sayfalarının donup kaldığı mekanlardır. Latin Amerika’nın insanlık tarihinde çok ayrı bir yere sahiptir stadyumlar, örneğin. Neyse, bunları bir köşeye bırakalım şimdi ve vuvuzelanın hikmetine bakalım. O gevrek, neşeli ve vurdumduymaz gürültüye. Dünyanın yeni sesine. Bu sesi dinleyen, dinlemeyen, o sesten fenalık geçiren ya da idare eden bütün babaların babalar gününü kutluyorum.