Ejderhalar’la patatesler

21 Kasım 2010

Neredeyse bütün bayram tatilini, büyümenin ne olduğunu yeniden düşünerek geçirdim. Elimde Ursula K. Le Guin’in “Kadınlar Rüyalar Ejderhalar” adlı kitabı, oradan oraya sürüklendim. Amerikan toplumunun ejderhalara neden inanmadığını ciddi ciddi tartışır o kitabında yazar. Bunun nedenini toplumdaki Püriten inanca bağlar. Püriten inanca denk düşen eski zamanlara döner. Sadece İncil’in okunmasına izin verilen o eskiye; bir de elbette televizyondan başını kaldırmayan laik Püritenlerin durumuna, yeniye. Bu arada hayal gücü için de bir şeyler söyler: Hayal gücünün gerçekten bastırılabileceğinden emin değildir. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirmeye çalışan, hatta gerçekleştiren birileri mevcuttur. Yazara göre eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazırsanız o çocuk büyüyünce bir patates olur! O noktada patatesi küçümsemez elbette. Onun vahşiliği ve yabani şekilleridir söylemek istediği. Kısaca hayal güçleri sığlaştırılan hatta bir biçimde hadım edilen çocuklar benmerkezci düşlerin göbeğinde soluk alıp veren yetişkinler olur. Bu kısmen iyi senaryodur. Kötü senaryo ise bu tür insanların ciddiye alındıkları ortamlarda gerçekleşir. Artık o ‘yetişkin’ sadece kendi söylediğine inanmakta, sadece kendi söylediğini duymaktadır. Dahası da vardır: A ile B noktası arasındaki en kısa çizgiyi de bilir. Heyhat! Bazen en kestirme ve en doğru olduğu ileri sürülen yollar en yanlış yollar olabilir. Yine de o ‘yetişkin’ en kestirme yolu seçecek, özgürleşmeyi para, mevki ya da şöhret kazanmak olarak tercih edecektir ve B noktasına ulaşacaktır! Bu başarının B’sidir. Elbette büyük olanın da. Beyaz’ın da (‘ben beyazsam sen karasın, ötekisin, tuhafsın, delisin, günahkarsın, kusurlusun, suçlusun, zayıfsın, başarısızsın’ mantığındaki beyaz). Ve kuşkusuz Ben’in B’sidir de bu. Ben, ben, ben... Ben bilirim. Ben büyüğüm. Ben bir taneyim. Ben başatım. Ben.Bu yüzden de alabildiğine sığdır yaşam seçimleri bu ‘yetişkin’in! Bu ‘kişi’nin sesinin alabildiğine erkekçe, kısaca kadınların çoğunu ilgilendirmemesi gerekli olan -ama nedense çoğu kadın tarafından şıp diye benimsenen- bir ses olduğunu ayrıca belirtmeme gerek var mı?Yanlış anlaşılmasın. Özgür olmak hiç de disiplinsiz olmak anlamına gelmemeli. Tam tersi. İnsanları hayal gücünün sınırsızlığına taşıyabilmek için özel düzenlemelere sonsuzca ihtiyacımız var. Bu düzenlemeyi gerçekleştirecek olanların başındaysa, kim ne derse desin, hâlâ sanat ve bilim çok önemli yer tutuyor. Kastettiğim insanları baskı altına alan, cezalandırma prensibini ortalığa salarak semiren düzenler, sürekli ötekini yaratarak kendini var eden o budala disiplin ya da baskı kuralları değil. Gelişmeyi, dönüşmeyi, değişmeyi, kısaca insandaki düşgücü verimini artırmayı hedefleyen bir bütünlük. İnsan zihnini ferahlatacak, besleyecek, çoksesliliğe gebe bırakacak bir tavır bütünlüğü. Tam da burada söylemek elzem: Türkiye’nin çoksesli olması yönünde verilen çabaları çok değerli buluyorum. Ancak çokseslilikten kastedilenin ne olduğunu tam olarak anlamıyorum. Herkesin kendi haklılığını ve meşruiyetini savunduğu bir ortama çoksesliliğin ortamı mı denir, yoksa hayal görmeyen insanların zoraki birlikteliği mi? Aslında kafamdaki sorular şunlar: Zihinlerimiz ne zaman yamuk yumuk patates olma halinden kurtulacak ve bizler gerçekten düş görmeye, hatta ejderhalara inanmaya başlayacağız? Ve hakkını vererek ne zaman büyüyeceğiz? Her şey için çok mu geç yoksa?

Devamını Oku

Atlıkarıncalar

14 Kasım 2010

Ne zaman atlıkarınca dense zihnimde jelatin kağıtlarının bayrama özgü sesi ve o muazzam bayram tatlılarının lezzeti canlanır. Neden derseniz, zihin sadece görüntüyü depolamaz, sesi, kokuyu ve tadı da hatırlar.Akdoğan Özkan’ın “Kardeş Bayramlar” kitabında Kurban Bayramı için anlattıklarına baktığımda belleğimin içinde kalmış bir sürü tozlu kaydı yeryüzüne çıkarmak nasip oldu. Bunlardan ilki ve en önemlisi bayram yeri olarak anılan panayırlarda kurulan salıncaklar ve o salıncaklara binen çocuklardı. Kısaca atlıkarıncalar! Günümüzde panayırların o eski tadı, tuluat kumpanyalarının ya da cambazların çadırlarının yerinde yeller esiyor! Artık onların yerini devasa alışveriş merkezlerinin elektronik edavat yüklü ve yüksek desibelli müzikleri eşliğindeki animasyonların almış olduğunu fark ederek -ve elbette bir kez daha yaşlandığımı da fark ederek- “Ah ah nerede o eski bayramlar!” dedim. Ama ardından bu iddialı ve romantik cümlenin devamını ne yazık ki getiremedim. Kokular, bölük pörçük anılar, şekerler, çikolatalar, temiz giysiler, daha da fecisi, ortalıkta boğazlanan hayvanlarÖ Hiçbiri bir bütünlük içersinde değildi zihnimde. O zaman bütünlüğü aramanın gereksiz olduğunu keşfediverdim.Bayram ya da değil, hepimizin bir sürü anısı var aslında. Ama umduğumuz gibi değil, parça parça. Onları “bütüne tamamlarsak” kendimizi daha iyi hissedeceğiz gibi geliyor bize.Bilinen bir refleks bu: Kendimizi görebildiğimiz bir geçmiş, bugünün içinde kendi yaşamlarımıza sahip olup olmayacağımızı da belirliyor. Ah, bir bütünü, ormanı görebilsek. Her şey çözüme kavuşacak o zaman. Nereye ait olduğumuz, köklerimiz, dinimiz, etnik kökenimiz, dilimiz, cinsiyetimizÖ Anılar da bunlardan nasiplenecek elbette. Kim tutabilir ki bizi o durumda! O zaman şunu diyebileceğiz: “İşte ben bu anın şu kişisiyim, yekpareyim, bütünüm!” Ama öyle olmuyor. Zaman anıların kırılganlığında tüm bu katı çerçevelerin içinden dalga gibi geçiyor. Geriye ise günlük, bütünlüksüz deneyimler kalıyor. Etrafımdaki birçok insan anılarını, dolayısıyla geçmişi bir bütün içinde göremediğinden yakınıp duruyor. Bazen ben de bu kuşkuya düşüyorum. Oysa çağımız parçalı anılar, dolayısıyla parçalı kimlikler çağı. Bunu takip ederek böylesi bir coğrafyada kutlanan bütün bayramları seviyorum. Bir atlıkarıncanın tepesinden ya da oradaki coşkulu kısacık andan bakılabildiğinde hepsi insanı insana anlatıyor. Acılardan sonra varılan kardeşlikleri, kederlerden ve tecrübesizliklerden çıkartılan dersleri, bu derslere rağmen yine düşülebilecek insani yanılgıları dillendiriyor. Tek tek var olarak, aradığımız coşkuysa coşkuyu, neşeyse neşeyi, dersse dersi tamamlıyorlar belleğimizde. Ne savaşlar gibi iddialı ne de resmi tarih kadar bütünlüğe meraklılar. Oysa savaşlar bitiyor, tarihler eskiyor, değişiyor, dönüşüyor. Bayramlar? Onlar içlerinde taşıdıkları coşkuyla hep var!Kıssadan hisse: İşin sırrı atlıkarıncada! Şimdi detayları bırakın, sadece dönebildiğiniz kadar dönün hayali panayırınızda.

Devamını Oku

SBS: Seri Bir Savurma

8 Kasım 2010

Çocuklarımızın yanına helezonlu su şişelerini, kar beyazı yumuşak silgileri, iyi iz bırakan 0.5 ile 0.7 milim uçların bir düzinesini katık edip, avuç içi sırtlarını ‘hadi koçum’ diye sıvazladıktan sonraydı. Bir köşeye sinip diğer velilerle ‘nedir bu çocuklara reva görülen’ repliğini üç saat boyunca tekrarladığımız o meşum sınavın meçhul veli anıtına kazınacak adlarından biri olmaya adaydım.. Buna karşın 7. sınıfların sınavının iptal edileceği kararının ardından taşa nakşedilemeyeceğimi öğrenince gerçekten sevindim! Sizin çocuk kaç puan aldı, bizim çocuk kaç puan aldı soru-cevap trafiğinin 12-14 yaşlarında çocukları olan birçok yetişkinin temel diyaloglarından biri haline geldiğini biliyordum, belki bundan sonrasında daha az nahoş olan konulara değinebilirdik! Sınavda sorulan sorulardan birçoğunu yapamayan biz velilerin çocuklarına böyle yüklenmesi içler acısıydı. Ama velilerin bu ‘masum’ sayılabilecek tutumu, Türkiye’deki çocuk ve genç nüfusunun hâlâ revaçta olan bir üslupla bozuk para gibi harcanmasının yanında solda sıfır kalırdı. Bu çocuklar tekinsiz bir geleceğe yaşamlarını siper edip mücadele veriyorlardı. Ve sonunda onlar da aynı yolun yolcusu olarak şu soruyu sormaya başladılar: ‘Ne oldu şimdi?’Sırası geldi, ben de sormak istiyorum. Neden çocuklarımıza ve gençlerimize bu işkenceyi reva görüyoruz? Onları neden bir sınav manyağı yapıyoruz? Hadi yaptık bir hata, en olmadık yerde neden ‘pardon, sil baştan’ diyoruz? Bu ‘pardon’larla örülü tedbirsiz, günü birlik kararların bir süre sonra bu gençlerin zihinlerinde ‘amannn her şeyi boşverdim’ hücrelerine davetiye çıkaracağını bilmiyor muyuz? Öte yandan A,B,C,D şıklarına ve güya serinkanlılığa yatırım yaparak karşımıza dikilen ‘hiçbiri’ seçeneğine ne demeli? Yaşamdaki gerçek seçimlerin bunlardan ibaret olmadığını tecrübelerimiz bize defalarca söyledi, söylüyor.O zaman bunu neden itiraf edemiyoruz hem onlara hem kendimize? Neden onların yaşamlarının da en az bizimkisi kadar önemli, değerli ve şimdiki zamanın içinde kıymetli olduğunu fark edemiyoruz? Bu kadar mı büyüdük ve bir zamanlar dalga geçtiğimiz o can sıkıcı, sürekli kurallarla konuşan ve konuşurken kendinden sıkılan büyüklere döndük!Bu tutumum gençleri isyana teşvik edebilir! Ben bunları isyan etsinler diye değil kendilerine soluk aldırmamaya yemin etmiş bir sisteme gereken soruları yöneltebilsinler diye yazıyorum. Elbette duyarlı veliler, öğretmenler ve eğitim kadrosu için de geçerli bu sözlerim.Teşvik sözcüğü deyince akan sular duruyor bende. Geçen haftaki ‘Masumiyet, Suç ve Ceza’ yazıma gelen yorumlardan biri, benim suçu teşvik ettiğim yönündeydi. Taş atan çocuklarla ilgili söylediklerim bu kanaati uyandırmış sanırım. Ben orada suçu teşvik eden bir yazı değil tam tersine masumiyeti teşvik eden bir yazı kaleme almıştım. Burada bir kez daha söylemekte yarar var: Masumiyetin ne olduğunu atlarsak suçun ne olduğunu ve cezayla kuracağı ilişkiyi asla bilemeyiz... Türkiye gibi toplumlarda bu iş detaya inmeden çözümlenmiş gibi görünmekle birlikte yine de söylemeden edemeyeceğim: Özellikle çocuklarına ve gençlerine potansiyel suçlu, potansiyel kurban, potansiyel koyun gözüyle bakan ‘seri savurma’ yöntemi üzerine master yapmış aygıtların mevcut olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu pek de iyi bir şey sayılmaz... Ne dersiniz?Madem teşvik dedik gerçekten teşvik edelim: Bloomberg HT kanalındaki ‘Kelime Oyunu’ programını izlemenizi öneririm. Gerçekten başarılı bir yarışma programı. Yarışmaları ‘çağımızın geleneksel rekabeti’ diye ortaya salan zihniyetten çok farklı, Yüzde yüz tutmuş programların telif haklarını satın aldıktan sonra ‘ne yapalım ülkemi tanıyorum o yüzden böyle programlar yapıyorum’ türünde demeç verenlere ithaf edilecek yayın... İster yarışın ister izleyin; insanı insan olmaktan çıkarmayan, nezaketin sağduyu, bilgi ve alçak gönüllülükle birleştiği bir program var karşınızda. Seyredin. Farkın ne olduğunu göreceksiniz.

Devamını Oku

Masumiyet suç ve ceza

31 Ekim 2010

Haftanın en az iki günü Çağlayan’da inşa edilmekte olan Ortadoğu ve Balkanların en büyük Adalet Sarayı’nın önünden geçiyorum. Ülkeyi ilk defa ziyaret eden bir turist edasıyla ‘Sarayı buysa kim bilir kendisi yani adaleti nedir’ diye soruyorum kendi kendime. Bir yandan da binalar devasalaştıkça temsil ettikleri olgunun böylesi bir görkemin altında ezilip kalabileceğini düşünüp duruyorum. Taş atan çocuklar yasasından yararlanacak olan Ogün Samast’ı bir insan olarak düşünüyorum nicedir. Taş atan çocuklarla ilgili yazdığım kitapta masumiyetin ne olduğu sorusunu sormuş, masumiyet ve suç denklemini irdelemiş, oradaki bütün çocukları masum gösterdiğim için bir takım çevreler tarafından eleştirilmiş bir yazarım. Ogün Samast’ın bu yasadan yararlanacağını duyduğum anda, böyle bir insanın kitabını yazsaydım onu nasıl ele alırdım diye düşünmeye başladım. Sanırım rotamı değiştirmez, öncelikle bu insanı böylesi vahşi bir suça iten nedenleri anlamaya çalışır, masumiyetin ne olduğunu sormaya devam ederdim. Çünkü suç kadar suça iten nedenlerin de tartışılması önemlidir. Eğitim ve onun uzanabileceği alanları yaratamaz, her türlü sefaletin ve virüsün üreyebileceği ortamları yok sayar ve gözden kaçırırsak vakti zamanında Rakel Dink’in de söylediği gibi çocuklardan katiller üretmeyi serileştirmiş bir toplum haline dönüşürüz. Ki genel gidişat bu yöndedir. Bu insanlara aidiyet duygusu veren yerler nerelerdir, bunlara samimiyetle bakmak gerekiyor. Öte yandan taş atan çocuklar yasasından yararlanacak bu dava, hukukun, en genelgeçer anlamıyla, farkları ve farklılıkları gözetmediğinin, belli bir normun içinden konuştuğunun en önemli kanıtlarından biri olarak karşımızda duruyor. O zaman devreye acilen adalet ve vicdan duygusu giriyor. Bu adalet ve vicdan bağlamında doğru bir karar mıdır? Kesinlikle hayır. Yoksullukları ve yoksunlukları neredeyse aynı ekonomik yaradan kaynaklanan insanlar olsalar da, iradelerinin onlara çizdiği yol farklıdır. Taş atan bir çocukla Hrant Dink’e kurşun sıkan iki ‘genç’ arasında, polisten, yargıçtan gördükleri muamelenin farklılığı bir yana, gerçekleştirdikleri eylem anlamında da farklı yollar söz konusudur. Her ikisinde de yok sayılmanın öfkesi mevcut olsa da biri kendi alanına yöneltilen tehdite karşı meşruiyetini savunmakta, diğeri ise başkasının meşruiyetini yok ederek kendi alanını oluşturmakta, ya da oluşturduğunu sanmaktadır. Birinde nefsi müdafaa varken bir diğerinde başkasını katletmek söz konusudur. Bu noktada masumiyet ve suç arasında kurulacak paralellik başka bir denkleme dönüşür. Bunun adı suç ve ceza’dır. Buna güneşli bir Taksim günü doğuracağı dehşet ve acıları düşünmeksizin bir ülkenin pimini çektirmeye meyleden zihniyet de dahil... Masumiyetin suça dönüştüğü ve cezasız kalmaması gereken o yer! Hukukun atlayabileceği ama adaletin atlamaması gereken bir noktadır burası. Görkemini beton bloklardan, şaşaalı camlardan değil vicdandan alacak olan bir sestir o ve asal olandır.Hayalim odur ki bundan sonraki zamanlarda Çağlayan’daki Adalet Sarayı’nı Kafka’nın kahramanı gibi bir yanılsamayla seyretmeyelim. Onu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki gibi, kitabın yalın teması eşliğinde fark edelim: İşlenen her suç er ya da geç cezasını bulacaktır.

Devamını Oku

Eşit mi?

24 Ekim 2010

İki yıl kadar önceydi. Bir panel sonrası. Yanıma bir kadın geldi. Aynı yıllarda üniversitede okumuşuz. Üstelik İstanbul Üniversitesi’nde. 1980’li yılların inişli çıkışlı dönemlerinde. ‘Mezun olduktan sonra sen mesleğini yapmışsın’ dedi. ‘Ben yapamadım.’Yaşıtım türbanlı bir kadındı. Yapamamıştı. Bunu o kadar buruk ve aynı oranda o kadar net bir özgüvenle dillendirmişti ki. Belli ki üzerinde çok düşünmüş, düşünürken bu hususta birçok hayali köprü kurmuş, sonra her bir köprünün altından bir sürü su akıtmıştı. Adına ister gözyaşı deyin, ister zaman, akmıştı bir kez o sular. O sularla birlikte gençliği, geleceğe duyduğu inancı, iki kere aynı suda yıkanılamayacağı da geçip gidivermişti. O zaman sadece bulunduğumuz anda ve yerde değil, Türkiye’de, hatta dünyada eşitliğin ne olduğunu kısa bir süre aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum. Sonrası mı?Sonrasında bu kısa buluşmayla ilgili bir öykü yazdım. Vicdanımı filan rahatlatmak adına değil, bunu bilmenizi isterim. Çünkü ne zaman mutfağa mahkum -eğlenmek, hoş tariflerle bir o yana bir bu yana neşeyle salınmak için değil de resmen cebre ve hileyle mutfağa mahkum- bırakılmış bir kadın görsem bağrıma tuhaf bir hançer saplanır. Bu hançerin nedeni ise ne sadece feminizmle ilgili okuduklarım ne de hayatın dikine gitmeye meyilli ruhumdur, bilirim bunu. Günümüzde çürük yumurtadan çürük bir hale bürünmüş olan eşitlik fikridir. Bu uğurda ziyan edilmiş ve bir elin tersiyle yok edilmiş yeteneklere sinmiş olan hüzündür. O öyle bir hüzündür ki sadece vicdanınızın sesiyle duyabilirsiniz onu. Ötesi boştur. Bu sesi Meclis’te ‘kadınlar erkeklerle eşit değildir’ diyen bir ses duyamaz. Bu sesi ‘eşitlik mi dediniz, kadınlar da erkekler gibi askere gitsin o zaman’ diyen ses de duyamaz.Bu sesi ‘başı açıklar ve başı açık olmayan kadınlar’ diye kendince kutuplara ayıran zihniyet hiç duyamaz. Bu sesi ‘iyi de Çankaya’ya kadar çıktılar’ diyen ses de duyamaz. ‘Müge Hanım böyle diyorsun ama ilkokula türbanlı kızlar gidiyor’ diyenler için de geçerli bu sitemim. Hem bunu diyenlere hem de o küçücük çocukları ‘İslam’ı gerekçe göstererek başörtüsüne sokup okullara gönderenlere. Bu sesi birbirine koşul geliştirmeden yan yana durabilmeyi göze alanlar duyabilir. Kadının her daim itilip kakılan bir nesne haline getirilmesine gerçekten karşı olanlar. Kadın bedeni üzerinden yaratılan hiçbir politikayı sahici bulmayanlar. Asıl sorunun YÖK’ün kurallarında değil YÖK’ün kendisinde olduğunu görenler. Son otuz yıldır üniversiteden ve yaşamdan düşünceyi rafa kaldıran zihniyetin ne olduğunu gerçekten sezebilenler. Son sözüm değerli iktidar sahiplerine: Lütfen bu hoyrat iklimin bedelini kadınlara ödetmekten vazgeçin. Sizin bizleri anlayamayacağınız aşikâr. Bizi bize bırakın artık.

Devamını Oku

Ağrı

17 Ekim 2010

Yıllarca önce “Ağrısız” diye bir deneme kaleme almıştım. “Ağrıyı o kadar hissedersiniz ki bir süre sonra o ağrıyı hissetmeyeceğiniz bir noktaya erişirsiniz” diye yazmıştım. Türkiye’deki hallerimize gönderme yapmak istemiştim elbette. Bu yaşadıklarımızı başka türlü nasıl göğüsleyebilirdik yoksa? Ama bazen işler değişirdi. Bir risk, bir değişim, bir anı, farklı bir ağrı... Derken o eski ağrıyı yeniden hatırlayıverirdiniz. Dişlerim bir implant projesine dahil olduğundan beri tekrar ağrı, ağrı eşiği ve ağrısızlık üzerine kafa patlatmak farz oldu. Ortaokuldan beri sınıf arkadaşım olan dişhekimi Ceyhun Canpolat’la ülkemizde hekim, yazar vb. olmanın aynı bitap gemide hep birlikte bitap düşmek olduğunu ve bunun aslında fena bir duygu olmadığını da vurgulayarak ağrının etrafında dönüp duruyorduk bir iki haftadır. Ağrı nedir? Ne zaman başlar ve biter? Gerçek ağrı nerede hükümsüzdür, nereden kaynaklanır? Bireysel ağrılar kadar kolektif ağrılar da mevcut mudur? Kolektif olanların kökü nerelere kadar iner, nerelerden beslenir? Ağrıyı bir diş gibi kökünden söküp atmak mümkün müdür? Yerine hiçbir şey olmamış gibi sağlam başka bir diş, bir umut, yeni bir hayat görüşü ekilebilir mi? Bu noktadaki karamsarlık bir çözüm olabilir mi yoksa iyimserlik çözümün ta kendisi midir?İşte tam bu sırada, yani aklım dişlerimin kökünde ve ağrının denklemlerinde gezinirken çok tuhaf bir rastlantıyla o hayali kahraman Polat Alemdar düşüverdi ağrı hazneme! Bu hayal karakter tıpkı Hamlet’deki hayalet gibiydi; ancak dizide söylediği ağır baba laflarla değil de nedense sürekli olarak kafamda gezinip duran “Susurluk’u unut-Susurluk’u unut” repliğiyle aklıma geliveriyordu. Hani bir trafik kazası vardı; hani biz millet olarak “Susurluk öncesi ve Susurluk sonrası hayatlar” diye yemin etmiştik. Hani ışıkları yeter artık diye kapatmış ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey değişecek diye açmıştık ya, işte o Susurluk! Her şeyin köküne inecek ve o ağrıyı temelli söküp atacak, yeni bir umutla Türkiye’ye başlayacaktık ya o Susurluk işte. Oradan demokrasiye olan inancımız, eşitlik dualarımız, özgürlüğe olan sadakatimiz değil de çıka çıka sert bakışlı, bıçkın sözlü, heyt anam heyt tavırlı jilet giysili bir hayal, bir Polat Alemdar ve kartal bakışlı ekibi çıkmıştı karşımıza. Bir de ruhumuzu burkan o ağrı! “Bu muydu yani?” sorusunun ağrısı. Eski, kökü derinlerde, irinleşmiş bir ağrı...Sonra o ağrıyı, Susurluk’u, onunla temsil edilenleri tüm köküyle geride bırakmış, kazaların da nihayetinde bir “kaza” olduğunu düşünmeye başlamış, orada toprağa gömdüğümüz isyanımızın zaten gereksiz bir isyan olduğunu tekrarlayıp durmuştuk kendimize: SUSURLUK’U UNUT UNUT UNUT.Buna karşın Susurluk’tan bize kalanlar eşliğinde üretilmiş çakı gibi Polat Alemdar’lı dizide yok yoktu. Tema yalındı: Karanlık güçler ve habis cesaret elele, güzel günlere! Dizinin bu sezonun başındaki tanıtımını çok net hatırlıyordum: Bütün dünya bize karşıydı ve herkesin Türkiye’ye yönelik bir komplo teorisi vardı. Türkiye’ninse buna karşı geliştirdiği çözüm, hemen her yeri Türkiye yapmak anlamına gelecek bir stratejiydi. İş bununla da bitmiyordu. Ağır ol molla desinler tarzında bir sürü cümlenin yer aldığı bir liste çıkarmak mümkündü diziden. Hangisi ne türden durumlar için söylenmiş sezmesi güçtü ama her birinde “Savulun Kara Murat” geliyor tarzında bir ders mevcuttu. Dizideki sözlerden oluşmuş listede “Bana öyle bir şey söyle ki seni öldürmeyeyim” cümlesini ise çok esaslı bulduğumu saklayacak değilim. Seni öldürmeyeyim... O koşulu üreten anahtar cümlenin ne olduğunu neredeyse hepimiz biliyoruz. Kendi adıma, belki daha az ölmek, belki yaşarken daha az acı çekmek için o cümlenin ne olduğunu bir kez daha söyleyeyim mi?AĞRI YOK: UNUTTUK.

Devamını Oku

Yaralı ruhlu kızlar...

10 Ekim 2010

Aşağıdaki mektubu, Cumartesi günü Vatan’da yayımlanan “Rumuz Fatmagül” başlıklı röportajın ardından aldım. Bu önemli iletinin bir bölümünü ‘Türkiye’de kadın sorunu yoktur, herkes eşittir, ne olursa olsun aile her koşulda kutsaldır’ diyenlere ithaf ediyorum. Bu metni okumadan önce, sadece 8 yaşındaki bir gününüzü, bir anınızı, bir fotoğrafınızı hatırlamanızı rica edeceğim. 8 yaşındaki bir çocuk dünyayı nasıl algılar, dünyadan ne bekler? “8 yaşımdan 17 yaşıma kadar tecavüzü, tacizi yaşadım; o insanla aynı evi paylaşmak zorunda kaldım. O evden kaç kez kaçtım her defasında geri getirildim, korkudan hiç kimseye bir şey söylemedim. Ama hiç kimse de bu zenginliğin içinden bu kız neden kaçıyor demedi, sormadı. Ben sadece susuyordum, korku ruhuma işledi. Oysa ben çocuktum. Çocukluk anılarını anlatanların yanında ben çocukluğumla ilgili bir şey anlatamıyorum, benim çocukluğum 8 yaşında bitti... Bu yaşa geldim hâlâ gece yarıları çocuklar gibi ağlayarak uyanıyorum.”***İster kabul edelim, ister etmeyelim bugün Türkiye’de hâlâ kadın sorunu var. Ne yazık ki cinsler arasındaki eşitsizlik eğitimde fırsat eşitliğinin yakalanma umuduyla da tümüyle bertaraf edilebilir halde değil. Yani sorun kız çocuklarını okula göndermekle de bitmiyor. Sorun erkek egemen toplum fikrinin her açıdan bertaraf edilemeyişinde odaklanıyor. Bu kız çocuklarını neye hazırlıyoruz? Yani gündelik hayatta, iş ortamında, sokakta, otobüste, hatta evin içinde eşitliğe erişebilecekleri, birey olabilecekleri bir eğitim verebiliyor muyuz onlara? Yoksa amaç ellerine birer diploma tutuşturmak mı?Bu diplomayı alırken çocuklara sunulan eğitimin içeriğine bakmak şart. Son derece tutucu, cins ayrımcılığını vurgulayan, anneyi mutfakta bir şefkat abidesi gibi gösteren, örf, adet ve geleneklerle kalkıp onlarla oturan bir eğtim sistemi! Kız çocuklarını esas alarak yazılmış, çok satan ve okullarda okunması için Milli Eğitim’in onay verdiği kitaplara baktığımız zaman zaten dudaklarınız uçukluyor. Her şey onların pembe hayallerle allanıp pullanıp iyi bir koca bulmasına odaklanmış. Aldıkları eğitimi prezantabl bir eş olmaktan öte kullanmayan sayısız arkadaşım var. Buna karşın çok mutsuzlar. Kendilerinin kandırıldıklarını düşünüyorlar. Oysa ilk etapta kandırdıkları bizzat kendileri değil mi? Dolayısıyla insanların kendileriyle ve toplum düzeniyle yüzleşmesine izin vermeyen bir eğitim ne işe yarar, ne için sunulur insanlara diye sormak elzem.***Öte yandan tecavüz bu toplumdaki erkek egemen söylemi ele vermesi bakımından hâlâ çok önemli bir yer tutuyor. Net ve direkt: Toplumun en önemli yarlarından biri. Toplumun kadın-erkek eşitsizliğini yalın gözle görmemizi sağlayacak feci bir gerçek. Türkiye’de tecavüz mağduru kadın sayısı inanılmayacak derecede çok. Bu olgu kadınlar için büyük bir travma. Ve ne iki yüzlü bir sistemdir ki bu yaşadığımız, gerçek anlamda mağdur olan kadınlardan sadece ve sadece susmaları bekleniyor. Buna tacizleri de katmak durumundayız. İş yerlerinde özellikle patronlarının tacizlerine uğrayan sayısız kadın var. İşlerini kaybetmemek adına onlar da susuyor. Beklediğimiz, umduğumuz sessiz, çıt çıkarmayan, habire unutan bir Türkiye midir? Eğitimden bu mu kastediliyor? Geçtiğimiz baharda aralarında kamu görevlilerinin de olduğu Siirt’te yaşanan feci tecavüz vakasını unutan bir Türkiye’nin cinslerarası eşitlikte önündeki yol hâlâ çok uzun.Daha iki gün önce bir okulda akli dengesi yerinde olmayan bir kız çocuğuna yönelik neyi temsil ediyor? Bunların okul çevresinde meydana gelmesi de “hangi eğitim?” sorusunu yeniden ve yeniden sormamızı gerektirmiyor mu? Bu okulların öğretmenleri, müdürleri nasıl eğitimcidir? Nasıl hâlâ ayrı işlerde çalışmalarına göz yumulabiliyor?

Devamını Oku

Rumuz: fatmagül!

8 Ekim 2010

Yazarımız Mügü İplikçi’nin Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisi nedeniyle yazdığı yazı özellikle kadın okurlarından büyük ilgi gördü. İplikçi’ye gelen mektuplardan biri tecavüz mağduru genç bir kadındandı. Üstelik tecavüzcüsüyle evlenmek zorunda kalan bir mağdurdan... Onunla İstanbul’un tarihi yarımadasında Eylül ışıklarının gezindiği bir sabah zamanı buluştuk. Hemen her şey karşımızda tabak gibi duruyordu. O konuşurken bazen kadim ufka, bazen onun gözlerine bakıyordum. Yer yer pırıltılar mevcuttu ikisinde de, yer yer ışık kırılmaları; bazen buluşuveriyorlardı. Hüzün ve yaşamdı bu. Ya da yok olurken yeniden var olmak. Tarihi yarımada kadar eski bir insanlık durumunu konuşuyorduk: İnanmak. Birine inanmak. “Beni hediyelere boğdu, öyle kibar ve anlayışlıydı ki ilk başlarda, inanmıştım” dedi.Bunun arkasından gelecek o sert başlığa ikimiz de mesafeli durduk ilk etapta. O konuşkanlığıyla, ben suskunluğumla bastırmaya çalıştık o katı geçişi. Ama bir yerden sonra orada olmak kaçınılmazdı; konumuz tecavüzdü. Her şey “Fatmagül’ün Suçu Ne” adlı diziden hareketle yazdığım yazıyla başladı benim cephemde. Yorum içeren birçok okur mektubu geldi. Bir de çok farklı bir mektup!Onun cephesi on yılı aşkındır teyakkuzdaydı; kendisi tecavüz mağduru genç bir kadındı. Sadece beni yanıtlamamış, konuyla ilgili dava metinlerini de yollamıştı. Bu cesaretine güvenerek bir adım sonrasını istedim ondan: “Benimle konuşur musun?” diye sordum. Kabul etti. Konuştuk. İki saate ne kadar gerçek, ne kadar duygu sığdırabilirsek o kadar. Konuştuklarımız esnasında tecavüzün ne olduğu kadar hangi türden toplumsal kodlara referans verdiğini de anlama fırsatını yakaladım. Tecavüz sadece cinsel taciz değildi, kısaca cinsellikle ilgili değildi; bir insanın onuruna ve bütün değerlerine yönelik bir saldırı, bir insanlık suçuydu da. Ancak buna rağmen saklanılması beklenilen, hiç yaşanmamış gibi davranılması umulandı...Karşımdaki genç kadının tecavüzle ilgili öyle bir anekdotu vardı ki aslında Türkiye’deki kadın-erkek ilişkilerinin birebir yansıması da denebilirdi buna: İlişkiden sonra, yani tecavüzden, erkek kanı görememişti ve şöyle suçlamaya başlamıştı karşısındakini: “Sen kız değil misin? Yürü doktora gideceğiz.” O an tümüyle kopmuştu kadın, az önceki olayın şokuyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zaten paramparçaydı. Az önce isteği ve kontrolü dışında gerçekleşen kabus gibi olaydan sonra. Konuşamaz bir haldeydi. Ama ne tuhaf, nasıl bir bilinçaltıydı ki bu, sevdiğini sandığı bir erkekle zorla girdiği bu ilişkide suçlanacak kişinin yine kendisi olmasına şaşırmaksızın hemen kafasından şöyle bir düşünce geçti: “Acaba bu konuda başka bir travma mı yaşadım? Başka bir tecavüz? Birileri? Kim olabilir? Nasıl bakire olmam? Acaba çocukken ya da öncesinde ilaçlı ya da başka türlü bir tecavüze mi maruz kaldım? Az önce yaşadığımı daha öncesinde yine mi yaşadım yoksa? Nasıl? Kimle? Neden?”Beyni uyuşmuştu. Travma içinde travmalar yaşadı saniyeler içinde. Oysa meşum kırmızı leke salonda başka bir yerlere saçılmıştı. Genç kız ağlarken erkek kanı gördü ve ona da gösterdi, bekareti onaylanmıştı! Bunun üzerine erkek olayın şerefine kadeh kaldırdı, “Kadınım oldun” dedi karşısındakine. Kadınım! O ise hiç konuşamadan şoka girmiş durumda sadece ağlıyordu. Hiçbir şey söyleyemeden çıktı gitti oradan. Aklı karmakarışık, suskun, bedeni ve ruhu travmanın etkisinde.Kapandı odasına hiç kimseyle konuşmadan, kimseye hiçbir şey söyleyemeden. Önce adamı görmek istemedi, telefonlarına çıkmadı, sildi hayatından, sonra bu acıya dayanamayacağını anladı. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı ve daha fazla direnemeden zaten peşinde olan adama mecburen geri döndü. Sonrasında yavaş yavaş roller değişti. Bununla başlayan süreç on yıl kadar sürdü. Bir müddet sakladı bunu. Özellikle kendisinden! O arada bu erkekle evlenecekti travmanın etkisiyle apar topar. Ne var ki bu itici, yorucu bir birliktelik çok kısa sürdü. Hâlâ kendine bir şey söyleyemiyordu. Zaten çevresindeki herkes, en yakınları da dahil olmak üzere, ona susmasını öğütlüyordu. Susmanın her türlü sorunu çözeceğine inanmak istiyor ama karakterindeki dürüstlük ve dobralık peşini bırakmıyordu. İyi bir mesleği, orta halli bir ailesi vardı. Bu olayı düşük gelirle, eğitimsizlikle, başı açık ya da kapalılıkla anlamanın mümkün olmayacağını, bunun toplumda kadına biçilen rollerle ilgili olduğunu defalarca belirtti bana. Sanki şunu da der gibiydi: “Oyunu kuralına göre oynarsan kazanırsın! Kişiliğini silmek pahasına olsa da bu...”Bu oyun ve onun kuralları çok basitti. Kurallar, bir toplumda bir kadının neler yapması, neler yapmaması gerektiğini belirleyen ritüellerdi ve basit kuralların uygulanmasından ibaretti. Kısaca “namus”u dayatan şartlara uyup uymamakla! Oysa namus anonimleştirilebilir miydi? Diyelim anonimleştirildi, o halde namuslu olmanın ölçütü neydi? Susmak, saklamak, susmak, rol yapmak, toplumda verilen rolü yerine getirmek ...Derken bir gün konuştu! Olayın gerçekleşmesinden tam dört yıl sonra.Konuştukça canlı hedef haline gelmeye de başlayacaktı. Etrafındakiler, polisler, doktorlar, hukuk sistemi, yargı, hatta tecavüzcüsüÖ Kimi kez dalga geçerek, kimi kez ibretlik laflar sarfederek, kimi kez aşağılayarak, bazen şefkatli, bazen tınmaz bir halde... Her kurumun kendi içinde parçalara bölündüğünü, bazı hakim ve savcıların epey maço, bazılarının kadından yana olduğunu fark edecekti. Doktorlar? Polisler? Onlar daÖ Onların tuhaf ithamlarına, tecavüzcüsüne, yakınlarına, uzaklardakilere hep aynı mesajı verdi, vermek istedi:“Namusum için her şeyi yaparım!”“O halde,” dedim, “namus sence ne, bir anlatsana!”“Namus, bir kadının her şeyi ve tüm hayatı bence.Aileler genç kızları suçlamasınlar, taraflı yaklaşmasınlar, onları dinlesinler ve inansınlar, önyargılı olmasınlar, hiçbir şekilde şiddet uygulamasınlar -inanın ki tam tersi reaksiyona neden oluyor. Her konuda maddi ve manevi destek olsunlar. Onları ruhen asla yalnız bırakmasınlar, onlara sevgilerini versinler ve onları anlamaya çalışsınlar. Gerçekten ne ekerseniz onu biçiyorsunuz. Baskılar hiçbir işe yaramaz, sadece kötü şeylerin bastırılmasına ve gizlenmesine neden olur ve zamanla daha büyük kötülüklerin ortaya çıkmasına yol açar. Genç kızları namus belası gibi değil de insan olarak görsünler öncelikle. Suçlamasınlar ve omuzlarına ağır manevi yükler vermesinler, eleştirmesinler. Toplum bakış açısı genç kızı cezalandırarak olmaz. Onlar yarının anneleri olacaklar ve genç kızlar, genç erkekler yetiştirecekler. Bu psikoloji ile nasıl sağlıklı nesiller oluşabilir ki? ”Son yıllardaki yaşamı bu olayın etrafında odaklanmıştı. Bir yandan da çalışıyordu. Tecavüz gerçekleştikten sonraki süreçte travmanın ağırlığı ile gizlice evlenmiş, asla birlikte yaşamamışlar, aynı hızla boşanmış, konuşmaya karar vermiş, mahkemeye gitmiş, delil olmadığından dava açamamış, bu arada yıllar geçmiş ama bir biçimde dava açmanın farklı yollarını denemiş, nihayet bunu başarır gibi olmuştu. Ama bu yüzden başına gelmedik kalmamış, sonunda kendisine deli raporu bile verilmişti! Bu ülkede hak aramanın o çetrefil yoluna girdikçe işler daha da karışıyordu. Çünkü her şey çifte standarttı.En son eline tutuşturulan deli raporu onu öldürecek hale getirmişti. Gerçekten delirme moduna geldiğini hissediyordu. Uykusuz geceler, kâbuslar... İntiharın eşiğindeydi. Herkes ondan delil ve şahit istiyordu! “Bunca zamandır aklın neredeydi?” diye soranlar, “Geçmişi geçmişte bırak”diyenler, “Sen aslında adama dönmek istiyorsun” diye itham edenler, “Adam seninle evlenmiş, daha ne istiyorsun?” diye soranlar, “Sen kendi ayaklarınla adama gitmişşin” diye ona yüklenenler, kendisini düşüncesizlikle, hafif kadın olmakla damgalayanlar ya da saflıkla, delilikle suçlayanlar, suçlayanlar...Oysa hepsine şunları söylemek istiyordu: “Evet tecavüzün delili ve şahidi yoktur ama tecavüzde zaman aşımı da yoktur! Tecavüz asla iyileşmeyen ve geçmeyen bir yaradır, bazen sonsuza kadar farklı acılarla büyür ve devam eder.Tecavüzde formalite evliliklerin hiçbir geçerliliği yoktur.Formalite evlilikler tecavüzcüyü kurtarmamalı çünkü mağduru daha da mağdur eder. Bunu bizzat yaşadım somut ve soyut olarak. Bu formalite evlilik adamı kurtardı, beni daha da batırdı.Erkek canı nasıl isterse öyle davranıyor, kadının ne düşündüğünü umursamıyor. Başlarına buyruk ve kontrolsüzler, sorumsuz ve benciller. Tecavüzün sorumluluğunu taşımalı ve bedelini sonsuza dek ödemeliler, tıpkı mağdurun bedeninde ve ruhundaki bu izlerin bedelini ödediği gibi...” Sonra deli olduğuna kanaat getirmiş ve kendisinden tecavüzün tanımını isteyen bir doktora şunları söyleyecekti:“Tecavüz filmlerdeki gibi olmuyormuş. İlla yabancı birilerinin bunu yapması gerekmiyormuş, illa bağırış çağırış!”Filmler bir yana gerçek hayatta sistem ve kurallar kimden yanaydı acaba? Tecavüz mağdurlarından yana olmadığı kesindi. Malum şu somut delil ve şahitler meselesi... Ona göre hukuk sisteminin kendi kafasında bir “normal” kalıbı vardı. Bu durumda tecavüze uğrayanlar bu normal kalıba uymayan kişilerdi; peki ya tecavüzcüler? Bu konudaki davaların çoğu zamansızlıktan ya da delilsizlikten düştüğüne göre?“Yıllarca önceki iş” deniliyordu buna ve hukuk bu geçmişi kabul etmiyordu. Oysa yıllarca önce 18 yaşında gencecik bir insandı o. Cinsel tacizlerine maruz kaldığı ve tarafından tecavüze uğradığı fakat çaresizlikten gizli ve sözde bir evlilik yaptığı o kişiye duyduğu öfke yıllara yayılarak geçeceğine katlanarak artmıştı. Bir akrabası aracılığıyla ona ulaşmış ve yaptıklarını tek tek saymıştı. Karşı tarafın tepkisi ise yine ağır oldu. Sinir, öfke ve utancını daha da kabartan kişisel hakaretler ve küfürlerdi bunlar. Onurunu bir kez daha paramparça eden sözler. “Kimsenin zarar görmemesi ve daha fazla yıpranmaması için bu sorunların adalet yolu ile çözülmesini istiyordum... Geç de olsa herkesin yaptığının bedelini ödemesini istiyordum. Geç de olsa gerçeklerin açığa çıkmasını.”Burada söze karıştım. “Nasıl biriydi?”“Maço, kıskanç, sahiplenici, aşırı erkeksi, şiddet uygulayan, sekse ve cinselliğe aşırı düşkün, kadınları cinsel obje gibi gören, çok sahiplenici davranan, kadınları çok iyi tanıyan biri. Annesine çok düşkün, babası ile arası çok kötü, saf ve masum genç kızların peşinde, çapkın, kurnaz, uyanık, dalgacı, alaycı, eğlenceye düşkün, çokeşli biri...” Bu kişinin kendisine bir borcu olduğu için istiyordu bu davayı açmayı, bu davanın peşini takip etmeyi. Belki bu dava sonunda onun cezalandığını görmek istiyordu ama bir şey daha vardı. Hem kendini hem de ailesini cezalandırmaktan vazgeçmek...“Bu işin bu kadar peşine düşmek istememin nedeni en çok kendimden intikam almak aslında!”“Niye?” diye sordum o zaman. Çünkü geçmişi yeniden, farklı bir kurguyla, daha güçlü bir kimlikle istiyordu. Her şeye yeniden başlayabilmeyi. Farklı biri olmayı, o farkla kendinden çalınanları sonuna kadar onarmayı, yeniden yaşamayı...“Niye mi? Ne yaşadığımı bilmek, o gün o olayın olabileceğini tahmin etmek, olmasını engelleyebilmek, daha akıllı ve zeki olmak, daha güçlü ve karşı koyabilir olabilmek için... Bir şekilde onun bana bunu yapmasını engelleyebilmek, suçlanmamak, horlanmamak, adamın kontrolü altında olmamak, onun esiri olmamak, yaşadıklarımı ailemle ve sevdiklerimle, arkadaşlarımla rahatça, önyargısız bir şekilde paylaşabilmek için... Etiketlenmemek, suçlanmamak, travmayı hafif atlatabilmek, fiziksel ve ruhsal, daha doğrusu hiçbir şekilde hiçbir türlü şiddet görmemek için... Bunun sürekli yüzüme vurulmaması, blöf ve tehdit unsuru olmaması, hayatımın akışını değiştirmemesi, evlenmeye mecbur bırakmaması, hayallerimin yıkılmaması için... Sınırsız sevgi ve şefkat ile beslenebilmek, el üstünde tutulmak, o davranışı nötrleştirici olaylar yaşamak için. Bu olayın hayatımın her anında karşıma çıkmaması ve engel olmaması için. Panik atak olmamak, intiharı düşünmemek, sürekli iş değiştirmek zorunda kalmamak, sevgimi ve güvenimi kaybetmemek, gerçekten normal bir ilişki ve evlilik yaşayabilmek için. Bir çocuğumun olması, eğitimimi tamamlayabilmem için; elaleme rezil olmamak, kendimi suçlamamak, kendimi ezik hissetmemek, ilahi adaletin yerini bulması, herkesin hak ettiğini yaşaması için...”

Devamını Oku