Ülkemin insan haklarıyla imtihanı

3 Ocak 2011

Bir ülkeyi ülke yapan nedir?İstanbul’da, yılbaşı kutlamalarının ışığı altında geceye damgasını vuran havai fişekler eşliğinde bunu sorup durdum kendime. Birçoğumuz gibi benim de kirpiklerimde hüzün ve coşku bir aradaydı. Gece ilerlerken içimden geldi, birçok dilekte bulundum. Bunlardan birisi ülkemin, bütün insanlarını ışık seliyle tütsüleyen uzun soluklu bir şiir olmasıydı. Ertesi gün bir haber ulaştı: Ulucanlar Cezaevi müze haline getirilmişti. Hatırlamanın, kısacası geçmişle yüzleşmenin bugünü sağlıklı kılabileceğine inananlardandım. Bu yüzden gerçekten iyiydi haber, iyi bir satırbaşı olabilirdi o ‘şiir’de. Kısa bir süre sonra başka bir haber daha geldi: 2010 yılında insan hakları konusunda nasıl sınıfta kaldığımızın haberiydi bu. Buyurun buradan yakın! Bazen olur ya matematik denklemlerinde eksi birler artı birleri götürür, bu iki haberin birbiriyle toslaşması da böyle ironik bir karşılaşma anlamına geliyordu besbelli.Tekrar düşünmeye başladım: Cezaevinden dönüştürülmüş bir müze vardı elimizde. Ve geleneksel hale gelen sorumuz yine şuydu: Hatırlamak ne içindir? ‘Ay bana bir şeyler oluyor ayol’ deyip gördüklerini derhal unutmak için mi? Hoş bir tebessüm eşliğinde maziyi vakur bir tavırla nazende nazende selamlamak için mi? The Sun gazetesinin birinci sırada gösterdiği Türkiye’yi, ‘turistik’ ülke pozisyonunda hemen Orlando’nun yanında görünce ‘ilerliyoruz arkadaş, geçmişte neydik bak şimdi neyiz!’ demek için mi?Oysa hatırlamak, geçmişin karanlık yüzüyle helalleşmeye cesaretimiz varsa şimdiki zamanın karanlığıyla da yüzleşebilmek değil midir? Asıl burada değil midir hatırlamanın gücü?Şiddetin, işkencenin, hak ihlallerinin ne olduğunu hatırlarsak daha çok şiddeti mi özleriz, yoksa şiddeti hayatlarımızdan tamamen söküp atar mıyız? Bu denklemin ne olduğuna siz karar verin diyerek 2010’da ülkemizde yaşanan insan hakları ihlallerini sıralamak istiyorum. Bianet Haber Ajansı İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Abdülbaki Boğa’nın açıklamalarını aynen yayımlamış. Özetle şöyle:2010 yılı içinde toplam 480 hak ihlali başvurusu yapılmış İHD’ye. 98’i kadın 632’si erkek toplam 730 kişi gözaltına alınmış.14 çocuk hiçbir suçu olmadan ölmüş. Gözaltında işkence, mayınlar, köylerin bombalanması, panzer altında kalma sonucu kaybedilen çocuk sayısı ise 376. Polis şiddetinin kurumsallaşması, ceza ve tutukevlerinde yaşanan sağlık sorunları, kadına yönelik şiddetin sınır tanımazlığı, ayrımcılık ve nefret cinayetlerinin cezasız kalması, bu yönde gerçekleşen linç girişimlerinin had safhada artmış olması, vicdani ret hakkının tanınmaması, doğanın tahribi, ekonomik ve sosyal haklardaki kayıplar... Tutukluluk sayısı devam eden gazeteci sayısı 38, tecavüz ve aile şiddetinden mağduriyet yaşayan kadınların durumu hâlâ muğlak, davalardaki hukuksuzluk tavan yapmış, adil yargılanma, hak ihlalleri ülkenin olmazsa olmazı haline gelmiş durumda. Rapor bu şekilde devam ediyor...Bizim ülkemizin insan hakları raporu bu, Disneyland’in gezi planı haritası değil...Bir ülkenin kıymeti o ülkenin insanlarına sunduğu özgürlük olanağıyla artıp anlam kazanmaz mı? Bu karanlıktan bıkmadık mı?

Devamını Oku

Dünyadaki tek dil

1 Ocak 2011

Dünyadaki tek dil barış dilidir. 2011’in ilk yazısını onun görkemine ithaf ediyorum.Resmi midir bilmem ama ihtiva ettiği şartlar düşünüldüğünde en zor hazmedilen dildir barış dili. Bu yüzden iki dillilik, çok dillilik fikri yerine lime lime hale getirilmiş olsa da aciliyetini koruyan ‘barış dili’ konusunda ısrarcı olduğumu belirtmek istiyorum. Bu argümanımın temel nedeni dünyadaki bütün dillerin öyle ya da böyle ideolojik bir yapıdan besleniyor olmasıdır. Ancak barış dilinin ne olduğunu gerçekten öğrenirsek bu ideolojik çerçeveyi, kısacası militerliği, hegemonyayı ve iktidarı işaret eden o keskin dokuyu gevşetebiliriz ve toplumun her katmanında dönüşümü sağlamak adına gerçekten ‘içeriye’ sızabiliriz.Bu açıdan bakıldığında kadın diline en yakın olanıdır barış dili. O dilin özgünlüğünü barındırır içinde. Affedici, bütünleştirici ama asla mazlum olmayan, geride durmayan ve yeri geldiğinde herkes kuytusuna çekildiğinde delişmence hesap sorandır. Ancak her kadın için doğuştan, kendiliğinden potansiyel biçimde ‘orada’ olması, her daim kullanıma haiz ve açık olduğu anlamına gelmez. Zira toplumsal cinsiyet kalıpları yüzünden topluma entegre edilen kadının yıpranmışlığı da ortadadır. Yeri geldiğinde erkeklerin dilinden daha beter erkeksi, sisteme kenetli bir dil kullanmaları ya da toplumsal kalıplar yüzünden iliştirildikleri şekiller içersinden konuşuyor olmaları gibi...Kısaca kadınlar için de barışın nasıl ‘yapılacağı’ siyasal ve elbette yaşamsal bir sorundur. Buradaki ‘yapmak’ eylemi siyasetçinin geliştirmekte olduğu ya da koşullara göre geliştireceği tavırdan, taleplerden, isteklerden, ödünlerden farklı bir eylem olmak durumunda. Sümen altı edilen haksızlıklardan, karşılıklı sitemlerden de farklı ve bunun ötesinde. Siyasi kökenlerimiz farklı olabilir, farklı mezheplerden olabiliriz, cinslerimiz ve konudaki tercihlerimiz farklı olabilir, hem etnik hem de milli kökenlerimiz bir tutarlılık kaydetmeyebilir. Gerçek suçlunun kim olduğu ve bu hususta neler yapılması gerektiği konusunda da tam bir netlik sağlamamış olabiliriz. Kimimiz pasifist olarak yaşamımıza devam edebiliriz, kimimizin tercihi daha aktif mücadele anlamına gelebilir. Ama yine de, bu koşullar altında bile diyalog mümkündür! Tam da burada barışın inşa edilmesi ve bir dil olarak geliştirilmesi prensibini işaret eden bu tür buluşmaları yaşamı ciddiye alan kadınların yaşamı ciddiye almayan erkeklere göre daha iyi yapacağına inananlardanım. Ve bunun ayrımcılık olduğunu da düşünmüyorum. Hiç kuşku yok ki ciddiyetten kastettiğim ‘ben haklıyım ve çok önemliyim’ diye söze başlamamak anlamına geliyor! Bu kadarla kalsa iyi... Ne yazık ki Türkiye’de ve dünyada asıl sorunumuz kullanılan bütün dillerin içerik olarak savaş dilini işaret ediyor olmasıdır: Şu kadar güç, bu kadar iktidar, şu kadar savaş uçağı, bu kadar dayak, şu kadar azarlama, hor görme, kibir, budalallık, bencillik, ötekileştirme... İlk etaptaki en büyük sorunumuzsa bu hoyrat savaş dilinin nasıl bertaraf edileceğidir.Oysa bir kabul etsek şunu: Top tüfek yerine umuda, füzeler ve kalkanlar yerine sevgiye, öfke, bencillik, maçoizm, totaliterlik ve hiyerarşi yerine yan yana durabilmeye, birbirimizi incitmek yerine birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var! 2011 bu gerçekle yüzleşme ve barış diliyle sahiden buluşma yılımız olsun.

Devamını Oku

Kokinalar

30 Aralık 2010

Yaşadığınız yere aittir çiçekler. Yaşarken anılarınızı kattığınız yerlere, duygu ve düşüncelerinize. O yüzden onlara özel ihtimam gösteren dünyalılardanım!Hem şimdiye hem de hatıralara yolum düştüğünde çiçekleri takip ederim. Örneğin şimdilerde hunharca açan bir açelyam var penceremin dibinde. Bu kaçıncı yalancı bahar demeksizin açıyor da açıyor. Açelyaların kısa ömürlü olduklarını kim söylemişse yalan söylemiş! O deliriyor, bana kalansa onu gözlemek, arada da kıpkırmızı toparlarına bakıp ‘pes valla’ demek. Ama bir de yılbaşı faslı var malum. Onu atlamamalı.Bu yüzden açelyaya ara verdim. O arsız, yaman bir şey, açmaya devam ediyor. Bense keşif derdindeyim! Gribin eşiğinden ha geçtim ha geçecekken sokaklara attım kendimi. Sonrasında İstanbulluya Rumlardan kalan kokinaları seçiverdi gözüm. Zaten bekliyordum onları beklemesine ama biraz geciktiler mi ne?Onlarsız İstanbul’da yılbaşına yılbaşı demeyenlerden olduğum için üç buketi -yoksa ağaç minyatürü mü demeliyim?- sırtlayıp atıverdim eve. Kaşifim ya, onlar dikenlerini her yanıma batırırken, geçtiğimiz Kasım ayında yediveren güllerinin son ama son demlerini toplarkenki ellerimin kan revan hali geldi aklıma. Ve sonrası elbette. O dikenlerle birlikte insanlar düşüverdi zihnime. Dikenli insanlar. O insanların dikenleri ne kadar acıtır canımızı değil mi? O dikenler battıkça olaya dikkat kesilmek yerine bizler de dikenlere bürünürüz. Büyümek biraz da budur. Detayları atlamaktır. Diken katsayınızı artırmakÖ Dikenler dikenleri takip eder. İncinmişlik incinmişliği... Kocaman biri olursunuz, ruhunuzsa dikenlerle dolu bir bahçedir artık. O kadar incinmişsinizdir ki ancak başkalarını inciterek acınızı bertaraf edebileceğinizi sanırsınız. Başkasını kanatarak, üzerek, yok sayarak. Böylece rahatlayacaksınızdır. Elbette kısa bir zaman için. Sonra yine içinizdeki o diken yapacaktır yapacağını. Kendine yeni kurbanlar arayacaktır. Eğer incinmişliğimize dikkatle bakamıyorsak; kısaca içimizdeki o acıyı, zehri, yok oluşu zihnimiz, kalbimiz ve beynimizle göremiyorsak başkalarına dikenlerimizi göstermeye devam edeceğiz demektir. 2010’un genel özeti benim için böyle. Daha önceki yıllardaki gibi. Etrafımdaki insan ilişkilerinin temelde izlediği yöntem bu. Diken diken üstüne, kanırtma kanırtma üstüne. Üstelik bu sentetik dikenlerle kokinalar gibi huysuzluğu kendinden menkul birer doğa harikası olduğumuzu da kimse söyleyemez!Neyse bu konuda yazılmış bir reçetem yok, durumum kel ve merhem ilişkisiyle özdeş. Ama yine de şunu söyleyebilirim:Biri size dikenlerini gösterdiği zaman onun gözlerine bakmanızı önerebilirim. Hem olası bir gerilimi bir yere kadar önlersiniz, hem de ona en az sizin de onun kadar incinmiş olduğunuzu gösterme şansını elde etmiş olursunuzÖ Sonrası zamanın açelya sürprizlerine kalmış. Hiç ummadığınız dostluklara, zaman tanımaz üretkenliğe, yaşama, yaşamın bütün katmanlarına ve insanlara sunabileceğiniz coşkuya, dikkate, özene, eleştiriye, sağduyuya, vicdana...Sonuçta size güzel, gönlünüzce bir yıl diliyorum ve dikenli kokinalarımın bir parçasını sizlerle paylaşıyorum.

Devamını Oku

Yaşamda rengi bulan kadın: Frida

26 Aralık 2010

“Karşınızda, yerçekiminden habersiz bir başdönmesiyle kendini yitirmiş balerin Frida Kahlo. Kloroformla kokain, kanla kan, gözyaşıyla gözyaşı arasında. Dans eden kim mi? Dans eden, yatağımın çevresinde dans eden ölüm.”Everest Yayınları’nın Unutulmayan Kadınlar serisinden yeniden basılan Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun yaşam öyküsünü okuyorum. Kitabın alt başlığı “Aşk ve Acı.” Kahlo bu satırları hayatını biçen bir trafik kazasından sonra acılarla kaplı, aylarca süren tedavisi sırasında yazmıştı. Balerin Frida Kahlo! Kazadan hemen sonra böyle seslenmişlerdi ona: “Balerin! Balerine bakın!” Kan ve yaldızla kaplanmış bedeni böyle bir çağrışım yaratmıştı insanlarda. Otobüsün demir çubuğu, onun tabiriyle kılıcın boğayı delmesi gibi bedenini ve ruhunu delip geçtiği sırada, resimlerini çağrıştırır bir biçimde üzerine bir paket altın tozu dökülmüştü! Işıklı giysisinin parıltıları içinde acının tarifsizliğini, sadece tuvaline yansıyabilecek yüzünü de belki orada ilk kez görecekti. O zamanki nişanlısı onu bir bilardo masasına taşırken yeşil, kan ve yaldızdı. Ve Frida da dahil olmak üzere herkesin ortak görüşü onun orada öleceğiydi. Oysa acının ölüme galip geldiği anlar vardır. Frida’nınkisi de böyle olmuştu hep. Daha beş yaşındayken ayakları bir ağaç köküne takılmış, tarifsiz bir acıyla yere kapaklanmış, ardından çocuk felcinin pençesine düş-müştü. Bu yüden hafif topallayan bir bedenken, o meşum otobüs kazasıyla birlikte bedenini dışardan seyreden biri haline gelmişti. Kaza olduğunda 19 yaşındaydı Frida. Omurga kemikleri kırılmış, kalça kemiği parçalanmış, sol kalçasından giren çubuk cinsel organını da paramparça etmişti. Korseler, hastaneler ve acıyla örülü bir hayat bekliyordu onu.Sanatı, bir uçta yaşam, diğer uçta ölümün yüzüydü. Bedenin parçalanmışlığı bir yanda, aklın izlediği ötedeydi. Meksika’nın yoksulluğu ve çektiği acılar bütünleşti; kendi gerçeğini yoksul bir ülkenin gerçeğine kattı. Geleneksel olanı modernin içindekiyle çizdi. Bu harmanlanmış acının şehveti inanılmaz bir büyüye sahipti. Frida’ya ve çizdiklerine denk düşen bu görkemli acının, acıyla birlikte gelen şehvet yüklü yaşama ayak diremenin, bu mücadelenin beslediği devrimciliğinin adresi şu aralar İstanbul Pera Müzesi’nde. Büyük aşkı Diego Rivera’nın resimleriyle birlikte. Bu “özel dansı” gidip görmenizi hararetle öneririm. Büyük bir sevdanın izini süreceğiniz bu küçük koleksiyonun, acı ve aşk için söyleyeceği birçok sırrı var. Rengi yaşamla nasıl harmanlayabileceğinizi solumanız için de birebir. 2010’a veda ederken...Ya da sadece bu yaşamda herkesin kendine has bir rengi olduğunu ve ancak o özgün rengi bulabilirsek kendimiz olabileceğimizi hatırlamak için.

Devamını Oku

Cumartesi

24 Aralık 2010

Bir toprak parçası aramak... Evladınızı saracağınız bir toprak. Sonra başucuna iliştirebileceğiniz bir mermer, bir taş, bir tahta. O mermere, taşa, her neyse ona, onun en çok sevdiğini karmak. Bir cümle, bir ad ya da sadece iki mahzun tarih. Yanına iliştiğinizde ona adıyla hitap etmek, onun bir şekilde “orada” olduğunu bilmek, sessizce fısıldamak sonra: “Dinlen artık” demek. “Bak artık birlikte dinleneceğiz, kimsesiz değilsin.”Bir şekilde orada olduğunu bilmek, bir biçimde ona hâlâ sahip çıkabildiğinizi göstermek... Üzerinden yıllar geçmiş olsa da. Gitti gider olsa da her şey. Bir sabah vakti, kimbilir, ortak bir masada içtiğiniz bir bardak çaydan sonra, ucundan koparılan bir ekmek parçasından sonra, ufak bir ana-evlat çekişmesinden sonra, sonra, sonrası, o gider. Çıktığı kapının kapanma sesi hâlâ aklınızdadır, kimbilir belki, kapıyı açtığınız zaman içeri dolan eski bir bahar kokusu da, o kokuyla birlikte onu son kez görüşünüz. Yine çok güzeldir, her zamanki gibidir; o sizin evladınız, dünya yıkılsa da biriciğiniz, dünya bir yana o bir yana olanınızdır.Sonra o gider. Gitmiştir. Evinizin önünden, karşıdaki caddeden, ötedeki mahalleden bir araba alıp götürüvermiştir onu. Bitmiştir.Hikâye orada bitmiştir. Herhangi bir kayboluştur. Kimsenin ruhu duymadan yok edilecektir. Hikâye gerçekten bitmiş midir? Peki ya siz? Kapı önünde, onu hâlâ o bahar gülüşü eşliğinde hatırlayan siz, dünyanıın en politik ya da en apolitik evladına sahip olmuş olan siz, hiç fark etmez, fark etmemeli, sizin için her şey bu kadar kolay bitebilir mi? HİKÂYE BURADA BİTEBİLİR Mİ?Bir anne ya da bir baba için bu hikâye burada bitmez.Dahası Türkiye için de bitmemeli.***Her ölüm kimsesizdir. Bunu tartışacak değilim. Her ölüm erken ölümdür, bunu da bilirim az çok.Ama bazı ölümler vardır ki hem erkendirler, hem kimsesizdirler hem de faili meçhuldürler. O zaman bu hikâye burada bitmez.Cumartesi Anneleri, evlatlarını faili meçhullere kaptırmış aileler, anneler, 1995-1999 yılları arasında Galatasaray’dan bizlere seslendiler. Üzerlerinde büyüyen baskı sonucunda eylemlerine ara verdiler. Yok edilmeye çalışıldılar. Ülkenin toplumsal belleğinden söküp alınmalıydılar çünkü onların temsil ettikleri, tehlike arz ediyordu! Vicdanlarımızın derin dondurucu haznesinde her daim hazır bekleyen gerekçe de hazırdı zaten: Birilerinin maşasıydılar muhakkak!Bu süreçte bir sürü kayıp yakını ve insan hakları savunucusu gözaltına alındı. Sonra tuhaf bir gelişme yaşandı: Ergenekon davalarının açılmasıyla başlayan süreçte bazı itirafçılar kayıp olaylarına dair detaylar vermeye başladı. Bunun üzerine Cumartesi Anneleri 2009’dan itibaren yeniden Galatasaray’da oturmaya başladılar. Bugün yani 25 Aralık 2010’da saat 12.00‘de 300. oturmalarını gerçekleştirecekler. 1993-1997 yılları arasında faili meçhul cinayetlerin bir devlet politikası olduğunu öğrenmiş olan bizlerin yeri bugün o insanların yanında durmak, durmaya çalışmak, durmayı denemektir. Belki o zaman bizler de ayakta durabiliriz.

Devamını Oku

Beyhude

22 Aralık 2010

Görevli : Çantayla giremiyorsunuz. Ziyaretçi: Aaa? Neyse o zaman çantayı buraya bırakayım. İçinden cüzdanımı alayım.Görevli: Cüzdan da alamıyorsunuz.Ziyaretçi: Nasıl yani? Param, kredi kartlarım?Görevli: Burada kalacak.Ziyaretçi: Valla kusura bakmasınlar ama ben kredi kartlarımı, kimliklerimi burada bırakamam. (Kartları cebine koyar, çantayı görevliye bırakır. Görevli iyiniyetinden sesini çıkarmaz. Çantayı tam bırakmışken görevli yine durdurur.) Görevli: Kolye, küpe, saat kalmasın.Ziyaretçi: İyi tamam. Onları da koyalım çantaya. (Küpeleri, saati çıkarır, çantaya koyar.)Görevli: Tel toka varsa çıkarın.Ziyaretçi: Toka var. Çıkarayım daÖ Niye? Toka bu ya, saçımı nasıl tutturacağım şimdi?Görevli: Yüzükler var bir de.Ziyaretçi: Yüzük? Alyansım o benim. Evlendiğim günden bu yana hiç çıkarmadım. Alyansımı çıkaramam. Çıkarsam da burada kapı kenarında çantada bırakamam. Cebimde dursun bari. Nasılsa paltoyu asacağız, orada, gözümün önünde olsun.Görevli: Ama!Ziyaretçi (sesi yükselir): Alyansımı çıkartamam. Bu insanlıkdışı bir şey!Derken daha kıdemli bir görevli çıkar gelir: Ne vardı? (Ziyaretçi az önce söylediklerini tekrarlar) Çıkaracaksın! Ziyaretçi: Niye? Niye?Sözleri kapı önünde yankılanır...Bu konuşmalar bir cezaevi ya da toplama kampı girişinde geçmiyor. Bunlar Pazar günü gerçekleşen sonbahar Akademik Personel Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı ALES’den hemen önce sınava girecek bir adayla, bir görevli ve bir başka ÖSYM görevlisi arasında geçen konuşmalar. Ziyaretçi diye adlandırdığım kişi sınava girecek olanlardan biri, kendisine ALES mağduru diyor; daha kıdemli olanı ise ÖSYM görevlisi! Şimdi gerçek rollerini vererek geri kalan konuşmaya bir göz atalım: ÖSYM görevlisi: Bak burada yazıyor (yönergeyi gösterir) Takı yok.ALES mağduru: Takı değil o. Alyans! İnsanlardan alyansını çıkartmasını isteyemezsiniz. Orada yazanı değil alyansın sınav için sakıncasını soruyorum ben.ÖSYM görevlisi: Sen bilmezsin tabii.ALES mağduru: Peki söyleyin öğrenelim.ÖSYM görevlisi: Yazıyor işte burada. Takı yok!(Kısır döngüye girilir, mağdur asla cevap alamaz. O sırada görevli polis memuru olaya dahil olur ve adaya akıl verir.)Polis: Neden eşyalarınızı birine vermiyorsunuz? Ne diye yanınıza aldınız ki zaten? Çantayla mı gelinir buraya?ALES mağduru: Birine? Kime mesela? Sınava anne-babasıyla gelecek yaşı çoktan geçtik biz memur Bey. Üniversite sınavı mı bu? 40 yaşındaki bir insanı kim bekler dışarıda? (Bu arada başka bir mağdurun feryadı başlar)2. ALES mağduru: Ya her şeyimi bıraktım arabaya ama bu da saçmalık! Arabamın anahtarını nereye bırakayım, delirdiniz mi siz?Görevli: Valla izin vermiyorlar, üzgünüm.2. ALES mağduru: Ya hocam biri alsa gitse anahtarı, ne yaparım? Anahtarla sınavın ne alakası var?1. ALES mağduru: Valla ben alyansı sordum, boşuna sorma!Bu satırlar aynı çatı altında hocalık yaptığım, Pazar günü ALES sınavına girmeye çalışan bir öğretim üyesine ait. Yani bu gerçeküstü konuşmalar bir sınav öncesinde yaşanmış!Bu bariyerleri aşıp içeri girebilen adayların hemen hepsi sinirden titriyormuş. Anahtar taşımak yasak, gözlük yasak, kalemtraş yasak. Kemer yok, toka yok, şemsiye yok, kredi kartı yok. Su şişesi var ama şişenin üstündeki kağıt yasak, dışardan yiyecek getirmek yok, nefes almak yok.Ama sınavlar var. Sınavlar hep olacak!Akademisyen adaylarının pazar günü bir ilaçlanmadıkları kalmışÖ Arkadaşımızın söyledikleri içimizi burkuyor: “ÖSYM’ye rağmen hâlâ akademisyen olmakta direnen binlerce insan toplama kampına girer gibi muamele gördü pazar günü. Orantısız güç tartışmalarının ortasındayken, bir orantısız güç kullanımı da ÖSYM tarafından gerçekleştiriliyor. Hani gaz bombası atsalardı üzerimize daha fazla canımız yanmazdı!”Bilime aşık insanı bilimden soğutmanın binbir yolu vardır. Bu sınavlar binlik haneyi kaplıyor zaten. Sağolun varolun.

Devamını Oku

Mizahın Gücü

19 Aralık 2010

Penguen’in 2010 yıllığı çıktı!Sağolsunlar sene içindeki birçok kapağı ya da kayda değer buldukları çizimi bu yıllığa taşımışlar. Yıllığın arkasında ‘bu kitapta yazılan çizilenler, bir anlamda geride bıraktığımız yılın kriptoları, bir nevi hayatımızın vikiliks belgeleri’ diye yazıyor. Bu açıdan bakıldığında 2010 yılı boyunca Türkiye’de tanık olduklarımızın özetini bulabiliyorsunuz bir çırpıda.Neler neler hem de. Bir ikisini paylaşayım sizlerle:14 Ekim 2010 Perşembe gününün kapağı: Üniversitelerde sivil polisler görevlendirilmesi için Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazı gönderen YÖK, bu adımını ‘Güvenli olmayan üniversitelerde özgür düşünce olanaksız’ sözleriyle savunmuştu. Kapakta bir sivil polis gençlere soruyor: ‘Ee özgürce düşünüyor muyuz arkadaşlar? Neler düşünüyoruz mesela?’ Gençlerin yüzündeyse yanıt yerine geçebilecek mesafeli bir bakış ve şüphe var.Bir diğer karikatürün altında şöyle yazıyor: ‘Geleceği MOBESE’de gördük! Kent güvenlik sistemleri olarak bilinen mobese işine giren şirket, 5 ay gibi kısa bir sürede milyonlarca dolarlık ihale alma becerisi gösterdi!’ Nasıl oldu bu iş diye kendilerine sorulduğundaysa karikatürdekilerin yanıtı şöyle: Rabbimize sorduk MOBESE dedi.Bir diğeri ‘Siper Şov.’ 1 Temmuz’daki kapakta şöyle denmiş: Başbakan Erdoğan’ın Gediktepe’de çömeldiği sipere gitmek isteyen Kılıçdaroğlu, kendisinin çömelmeyeceğini söyledi.Siper, meşhur Titanik filminin gişe rekorları kıran sahnesini andırır bir dizaynla çizilmiş. Kate Winslet iki kolunu açar, geminin ucundadır, Leonardo DiCaprio onu tutar ve dalgalara meydan okurlar ya, o şov sahnesi. Siper Şov adlı kapakta Kılıçdaroğlu, gözünde gözlükleri, kollarını iki yana açmış ve Titanik filmindeki gibi ‘geminin’ ucunda durmuş! Arkasında onu belinden tutan ise dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ. Etraftaki dağlar dalgalar biçiminde çizilmiş. Yıl içindeki kapaklar ya da kapak kadar ilgi uyandıran desenler böyle devam ediyor. Haydarpaşa’daki yangın, soyun ne boyun ne polemiği, evet hayır oyları, gömlek markasının yarattığı teyakkuz, elbette yumurta krizi... Kısaca biz ve 2010’daki siyasi hallerimiz...Hepsini elden geçirince kahkahalarla birlikte boğazınızda buruk bir tat da kalmıyor değil. Bir ülkede bir yıl içerisinde de bu kadar çok şey oluyorsa o ülke için endişelenmeli mi yoksa nerede hareket orada bereket mi demeli? Müthiş bir ironi eşliğinde Türkiye’yi ve dünyayı farklı bir pencereden izliyorsunuz ve mizahın, ironinin gücünü anlıyorsunuz. Yaşanan olayla onu seyreden, onu gören arasına kurduğu, kurguladığı bakıştır bu güç, yani mizah; trajediyi komediye çevirebilmek... Öyle ya da böyle ortada olan ve hepimizce bilinen bir şey var: Bu ülke bir mizah cenneti! Böyle olması durumu hafifletmiyor ne yazık ki, tam tersi yaşadığımız vahamet bir kez daha ortaya çıkıyor.Günümüzde Penguen gibi mizah dergilerine getirilen bir eleştiriyi okumuştum geçenlerde. Bu dergilerin tam manasıyla mizah işlevini yerine getirmedikleri, iktidarı değil de sadece hükümeti karşılarına aldıkları yönünde bir eleştiriydi bu. Böylesi bir eleştiriye Aziz Nesin ne derdi acaba?Sırası gelmişken söyleyelim: Ülkemizin bu büyük mizah ustası hakkında Aziz Nesin Vakfı’ndan haberler var. Ölümünden sonra üç bin dolayında dosya çıkmış dolabından. Bunların çoğu eski el yazısıyla yazılmış metinlermiş. Roman, öykü, aklınıza ne gelirse. Bu arada çocukluğuna dair ve hiç yayınlanmamış bir şiir taslağına da rastlamışlar. Orada doğumgününü hiç kutlamadığını yazıyormuş. Vakıf bu yıl, 25 Aralık’ta bunu gerçekleştirecek. Armada Oteli, İstanbul Ahırkapı’da. Saat 19.30’da.

Devamını Oku

Kamu hepimizin alanıdır

17 Aralık 2010

Hepimiz için ortak olanı ifade etmez mi kamu? Ve bu da dünya değil midir? Özellikle ortaya koyduklarımız ve bunun paylaşılmasıyla anlam kazanmaz mı kamu? Konumlarımız, bu konumdan kaynaklı olan dünya görüşlerimiz farklı olabilir. Ama dünyanın bir sınıf, bir cins, bir doğa parçası vb. üzerinden tahrip edilmesi hepimizin ortak sorunudur; çünkü tahrip edilen aslında hepimizi ilgilendiren dünyadır, dolayısıyla tahrip edilen bizzat bizizdir. Hiçkimsenin birbirini tam manasıyla görmediği, duymadığı ve dünyanın gidişatından hemen herkesin umursamazlık kisvesiyle sıyırmaya çalıştığı dönemler dünyanın en karanlık dönemleridir. Ama yanlış anlaşılmasın aynı zamanda insanların özerkliğini yitirerek homojen bir bulut gibi oradan oraya savrulduğu dönemler de böyledir; çünkü bu sefer de insana özgü tekil irade devreden çıkacak, tek tek olayların yarattığı izler silinecek ve sanki mümkünmüş gibi hemen her şey hurra otomatiğe bağlanacaktır. Oysa dünya ya da kamu bu da değildir. Kamu farklılıktır, farklı deneyimlerdir ve bu deneyimlerin çoğulluğu içinden ortak paydamız olan dünyadaki yıkımı görebilmek, seçebilmektir. Komşunuzla aynı konumda, aynı meslekte, aynı cinsel tercihlerde, aynı dünya görüşünde olmayabilirsiniz ama evinizin önünde kesilen çınar ağacı ikinizin de ortak nesnesi olan dünyaya karşı tavır almanız gereken bir sorumluluktur, örneğin. Buna ortak olarak sahip çıkamıyorsak kamu için alarm zilleri çalıyor demektir! Bunun gibiÖ Ağaçlar, barajlar, onlar kolay diyeceksiniz şimdi. Ben de bunun hiç de kolay olmadığını, şu an Karadeniz bölgesinin baraj projeleriyle talan edilmekte olduğunu ya da talan edilmeye ramak kaldığını ve hiçbirimizin buna gıkını çıkarmadığını söyleyeceğim -ki bu ayrı bir yazının konusu.Gelelim insana ve onun dünyayla kurduğu en önemli ilişkisi olan emeğe. Geçen gün Sapphire işçilerinden bir mektup aldım. Avrupa’nın en yüksek gökdeleninin adı Sapphire. 4. Levent’te yükselen bir bina bu. Burada çalışan işçiler kendilerine şu adı vermiş: Sapphire işçileri! Aylar boyunca, son derece kötü koşullarda çalıştırıldıklarını ve ücretlerinin kendilerine ödenmediğini belirtiyorlar mektuplarında. Bu yüzden evlerine haciz gelenler varmış aralarında. Yasalara rağmen gökdelen yapma konusunda önceden bir eğitim almamışlar. Bu yüzden bir arkadaşları yaşamlarını kaybetmiş. Bu arkadaşlarının ölümünün ardından bir röportajları yayımlanmış. Bunun üzerine işten atılmışlar ve çalıştıkları taşeron firmaya ceza kesilmiş. Çoğu gurbetçi, ceplerinde beş kuruş para yok ve bu soğukta gökdelenin önünde -evet kendi elleriyle yaptıkları gökdelenin önünde- bekliyorlar şimdi. Bu insanların yaşadığı dramı görmek için hepimizin işçi olması gerekmez, yoksul olması da gerekmez. Sadece insan emeğinin ve işin ne olduğunu bilmemiz, hatırlamamız yeterli.Geri kalan yorumu size bırakıyorum. ***Unutmadan: Biliyorsunuz yarın 19 Aralık. Yani 1978 yılında Kahramanmaraş’ta yaşanan o acı katliamın startının verildiği gün. Daha önce belleğin geçmişle ilgili bir gerçek değil şimdiki zamanla ilgili bir olgu olduğunu yazmıştım. Toplumsal bellek temelinde böyle! Ama belleği geçmişe döndürecek mekanizmalar var, çok şükür. Bunlardan biri de edebiyat ve sözlü tarih! Gecikmeden ne yapıp edin İnci Aral’ın “Kıran Resimler”ni bulun ve okuyun derim. Oradaki insanlık ayıbını görecek ve kamunun hepimizin ortak alanı olduğunu bir kez daha hatırlayacaksınız. Bu kez bellek temelinde!

Devamını Oku