Üsküdar’dan hemen kalktı motor. Şubat’ın nazına aldırmaksızın güneş açmış. Birden küt diye durduk, önümüzden bir tanker geçecek. Bir sola bir sağa yalpalayan motorun içinde öylece bekliyoruz. Bir deniz kentinin umulmadık duruşlarından biri daha. Bekleyeceksiniz, sabredeceksiniz, “nereden çıkıp geldi bu tanker” demeyeceksiniz. Zaman, uçup giden enerji, kimin umurunda, debeleneceksiniz orada. Planlarınız, o güne uydurmaya çalıştığınız iş silsileniz, buna denk düşebilecek projeleriniz, bekleyecek. Zira siz o tankerin gözünde ve gölgesinde motorun içindeki bir toz zerresisiniz. O sabah Pınar’ın iki kere beraat ettiği ve bir kez daha açılan davasına gidiyorum. Aklım karmakarışık. İki kere bozulan bir davadan bahsediyoruz. Basit bir cümle gibi görünebilir. Türkiye’de son dönemlerde hemen her şeyin bir çırpıda söylendiği düşünülecek olursa bu cümle de rahatça havaya karışıp gidebilir. İki artı ikinin beş ettiği bir durum. Ancak ne yazık ki Türkiye’nin hatta dünyanın mantık silsilesini oluşturan bir denklem ne zamandır.***Tankere bakıyorum aval aval. O kadar kendinden emin ki. Rotası belli, yükü net, duruşundaki hantallıkta bile “benim ben” diyen bir hâl var. İstifini bozmadan dünyadaki bütün davaları üstlenebilecek, istikrarlı bir vurdumduymazlıkla “başlarım Kafka’ya da, davalara da” diyerek ilerliyor. Davalar... Davalar ve artık bu davaların gerçek adaletle sonlanmasını isteyen bizler. Tankerin bizim gibi insanlar için de neler düşündüğünü tahmin etmekte zorlanmıyorum elbette. Onun perspektifinden bakıldığında ortaya çıkan “bizim gibiler”in silüetinin istediği sadece ve sadece yolumuza devam etmek oysa. Kısacası işimizi yapmak. İşimizse bir açıdan bakıldığında zanaat işidir aslında, belki bir sismograf aletinin yaptığı işten bile önemsizdir. Bugünün Türkiye’sinde ya da dünyasında yapılabilecek çok daha iyi, zararsız, bereketi kendinden işler olsa da...Beşiktaş’taki alanda konuştuğum çoğu kişide buna benzer duygular hâkimdi. Akıntıya karşı kürek çekmek değil, sağlam rüzgârlarla yelkenlerini doldurup gerçek işlerine dönmek istiyordu insanlar. Akademisyeni, yazarı, ressamı, tiyatrocusu, gazetecisi... Hatta aktivist bir arkadaş Beşiktaş Adliyesi’nin önüne çadır kurmayı öneriyor “hiç değilse yollarda gidip gelirken heder olmaktan kurtuluruz” diyordu. Sözlerine katılmamak mümkün değil, bu konuda insan haklarını şiar edinmiş çok ciddi emek harcayan insanlar var Türkiye’de. Ve iyi ki varlar! Kendilerine minnettarım.***İnsan ve kadın hakları konusunda gerçek bir aktivisttir Pınar. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birinci bitirmiş bir kişi olarak iki kez beraat etmiş davasında, şaka gibi ama, bir kez daha beraat etmek, yaşamının motorunu devreye sokmak ve yoluna devam etmek istiyordu.Yazıyı kaleme aldığım sırada, yukardaki paragrafla bu paragraf arasındaki boşlukta telefonum çaldı. Amargi’nin ve bu davadaki dayanışmanın temel taşlarından biri olan İlkay Ertem’di arayan: Beraat. Telefondaki sesini duymalıydınız. Oradaki herkes haberi alınca ağlamaya başlamış. İlkay hemen evi aramış “dualarınız kabul oldu” demiş.
Hayatta canımı sıkan şeylerden biridir ahlak bekçiliği. Birileri çıkar ve ‘ama‘ diye başlayan kendi görüşlerinin içinde sıkışıp kalmış habis yumruları nadide inciler gibi ortaya saçar. Bunu yaparken de bir alışveriş listesinden bahseder gibi toplumdan, toplum kurallarından, örf ve âdetlerden bahseder, otomatik pilota bağlanmış bir biçimde arka arkaya sıralar hepsini. Elbette bu kurallar çoğunlukla bir erkeğin, erkek egemen bir toplumun devamı ve dolayısıyla kendi meşruiyetini kollamak için bol keseden salladığı laflardır. Bu arada onlardan iyisi, demokratı, hoşgörülüsü yoktur. Onlar neler neler görmüş, ne badireler atlatmış, ne kadar yaşamın çemberinden geçmiş de bana mısın dememiş, kimseden korkusu olmayan muazzam zatlar ve büyük bir olasılıkla altını çizerek vurguladıkları biçimde iyi aile babalarıdır. ***Bu prototip, etrafımızda o kadar yaygın ki bir yerden sonra artık şaşırmıyorum. Sadece bu tip insanların zaman zaman bir korku filmi kahramanı, zaman zaman Mel Brooks filmindeki komik karakterler gibi ortalığı geren laflarına bakmak ihtiyacı duyuyorum. Onların geçip giden yıllar içerisinde her daim aynı nakaratı tekrarlayarak ortada boy göstermelerine, kendilerine biçtikleri yaşam fedaisi, ulu bilge hallerine ‘yine mi aynı terane’ demekten kendimi alamıyorum. Evet, bu prototip çok yaygın ve onları besleyen de belli: Birer otorite olarak kabul edilip ciddiye alınmak. Bir önceki Defne Joy Foster yazımda yaşamı ciddiye almak nedir soruma bu biçimde de yanıt vermiş olayım. Yaşamı ciddiye almakla kendini otorite sananları ciddiye almak arasında dağlar kadar fark vardır. İlkinde özgürsünüzdür, diğerinde tutsağın önde gideni!İlkinde yaşamı ciddiye almanın ne olduğunu fark edersiniz. Mizah da bunun içindedir, kahkaha da, dalga geçebilmek de. İkincisinde ise kölesinizdir. ***Ne zaman bir ahlak bekçisi karşınıza çıksa, çizdiği ahlak tanımına değil ahlaksızlık tanımına bakın derim. Bu rotayı takip ederek bekçiliğin sınırlarını da genişletelim isterseniz. Sistem ve düzen yanlısı bekçilere, Murtazalara, kraldan çok kralcılara, hatta bir zahmet dünyadaki diktatörlere bakın. Sistemsizlikten, düzensizlikten ne anladıklarına. Ama dikkatlice bakın. Bir biçimde kendi içlerindeki karanlığı tarif ediyor olduklarını anlayacaksınız. ***Ciddiye alınması gereken diğer bir husus ise bu yazıyı okuduğunuz şu dakikalar içerisinde bile, Türkiye’de, iffetsizlik, ahlaksızlık ve namussuzluk suçlamalarıyla kaç kız çocuğunun ve kadının ağbisi, kocası, babası, komşusu, hatta annesi, belki de tanımadığı biri tarafından bir biçimde tacize (sözlü, cinsel vb.) uğradıklarıdır.
Gazetelerin hemen hepsi aynı başlıkla verdi onun aramızdan ayrılışını: Yok Böyle Bir Ölüm.Onun erkenden ayrılışı hepimizi üzdü. Sonrasında tekrar düşündüm bu manşeti ve bir kez daha üzüldüm.Çünkü bu manşetin peşisıra genç bir insanın zamansız ölümünü değil, ölümüne dans eden bir kadının yitip gidişini düşünecektik. Gittikten sonra ne fark eder diyebilirsiniz. Doğrudur. Ama bazı detaylar vardır ki sonu anlatsa bile aslında sonu anlatmıyordur. Artık ne önemi var ki diyebilirsiniz. Bu da doğru. Ama nedense bu manşetin ardından ben gözlerinin içi gülen, başına buyruk, yaşama meydan okuyan o kadını değil de ‘Atları da Vururlar’ filmini hatırladım! 1930’lu yıllardaki ekonomik buhranda ölümüne dans yarışmasını anlatan şu Amerikan filmini. Tuhaf bir bellek atlaması diyebilirsiniz buna. Ama o programı izlediğimde o genç kadının puanlamalar sırasındaki çırpınışını unutabilmiş değilim. Onun jüriye seslenirkenki halini. Seyredenlerin içinde bıraktığı o burukluğunu hatırlıyorum. ‘Bu sadece bir oyun, takma kafana, ne yazık ki gerçekmiş gibi oynanıyor’ diyebilseydik... O besbelli bu oyunu ciddiye alanlardandı. Anladığım kadarıyla yaşamı da ciddiye alanlardandı. Yaşamı ciddiye almak ne demek diye sorabilirsiniz şimdi. Bir noktadan sonra inanın bilmiyorum. Ama zengin fakir, ünlü ünsüz, kadın erkek, genç yaşlı, kalbinin bir tarafından rüzgar alan insanların yaşamı olduğundan daha ciddiye almak gibi bir tavırları olduğunu biliyorum. Sanırım Dafne, evet ona Dafne demek istedim şimdi, mitolojideki o sert yapraklı güzel ağaç halleriyle bizimle kalacak geride. Sesi ve ekrandan yansıyan haliyle, ellerini hep bir şeylerden kaçmak için kullanışıyla.O tuhaf oyunun içindeki en gerçek oyuncuydu. Elendiğinde gözlerine dolan yaşlarını hatırladım. Yenilirken yalnızızdır. Elbette ölürken de. Ve orada durulmalı. Orada dursak iyi olur.O manşette ben böylesi talihsiz bir sonla gelen trajedinin yalınkatlığını değil bu trajediden doğacak yeni boşlukları ve dolayısıyla yeniden doldurulacak alanları gördüm. Ve dediğim gibi bir kez daha üzüldüm.
İki gündür Radikal gazetesinde Oral Çalışlar’ın Mısır ve Naval El Saddavi ile ilgili yazılarını ilgiyle okuyorum. Mısır’daki olup bitenleri izlerken aklım hep dünyaya mal olmuş bu Mısırlı kadın yazarın yazdıklarında, özellikle Nil nehri kıyısındaki kadınlarda, gençlerde. Ne cesur ve içten yazmıştır Naval El Saddavi bu kıyıyı, bu kıyının iki yakasında olup bitenleri. Batı toplumlarının önceleri oryantalist, ardından sömürgeci söylemin içersinden baktığı, bakarken mistik Doğu turizmini parlattığı konulara içerden, kendi deneyimleriyle bakabilmiş ve vicdanıyla girdiği muhasebeyi takip ederek anlatmıştır derdini. Sanki biz Ortadoğulu yazarlara da vereceği önemli bir mesaj vardır tüm bu yazdıklarında. Malumunuz Batı, öncelikle Oryantalizm çerçevesinde İslam’ın binbir suretini görmek ister ama bunu kendi terminolojisinde aramakta ısrarcıdır; Doğu’daki halet-i ruhiyeyi feracenin büyüsünde, haremin gizeminde, örtünün mistisizminde, şuyunda buyunda arar. İşin aslı Batı’nın Doğu üzerinde oluşturduğu bu söylem aslında kapatırken açmak üzerine kuruludur, bu mizansene giz, tat, endam ve egzotizm eşlik eder. Vardır da vardır kısacası. O surette olmayan tek şeyse Doğu’nun gerçek yüzüdür. Batı’nın açtığı, vaat ettiği kapının eşiğine sahici medeniyet diye sığınan birçok kurgu bu yüzden hep yıldızlı pekiyi alır. Ama ne tuhaftır ki 10 yaşında kocaya varan ve kadın olan kızlar bu eşikte pek yer bulmaz, bulamaz. Doğum yaparken ölüp giden gencecik kadınlar tam da burada Batı nezdinde yoksulluğun, eşitsizliğin, dış borçların, dünyadaki para akışının sonuçlarının bedellerini ödeyen aktörler değil sadece ve sadece gericiliğin, hurafelerin çocuklarıdır; tülün ardına saklanan oryantalist kalıplardan beslenen haremin büyüsünden çok farklıdır onların masalları. Kaldı ki gerçek direnişler, kamplarda yaşananlar uzak bir hayalden ibarettir. Oysa bu öyküler gerçek Ortadoğu’dur. Gerçi Batı perspektifi buradan da kendine özgü bir başka binbir gece masalı yaratmakta gecikmemiştir:Çaresizlik, gericilik, tekbaşınalığa terk edilmişliktir bütün bunların sebebi ve hemen çözüme kavuşturulmalıdır! Oryantalizmin sömürgecilikle ya da sömürgesonrası toplumla kurduğu bağ tam da burada devreye girer. Üçüncü Dünya gerçeğine Batılılaşma motifinin eklenmesi, dahası modernleşme süreçlerinin devreye sokulması söz konusudur artık. Batı’nın egemen aklı ve düzen çizgisine uyum sağlatma süreciÖ Dahası Batı’nın İslamla kurduğu ilişki ya da karşıt ilişki de. Ya ilerici olup kurtulacaksın ya gerici olup batacaksın! 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarından itibaren bu karşıtlığın sömürgecilik ve Müslüman dünyası arasındaki gerilime nasıl tarihi katkılar sağladığını biliyoruz. Son olup bitenleri Amy Goodman’la yaptığı kısa bir röportajla bizlerle paylaşmış Naval El Saadavi. Bianet’in web sayfasında tamamı mevcut. Onları radikal İslam’ın eşiğinde görenlere mesaj göndermekten kaçınmamış. Belli ki bu, İslam dinine itaatle oluşturulan direnişlerden yola çıkarak dünyanın belleğinde yer etmiş bir refleks. Mısırlıları buna muhtaç göstermeye çalışan Batılılara karşı tavırlarının net bir HAYIR barındırdığını söylüyor. Dünyanın görmesi gereken şu: Mısırlı gençler, kadınlar artık özgürlük ve demokrasi istiyor.Yazara göre Batı toplumlarında bir heyecan, bir korku, bir acıma hali mevcut; Mübarek’e dönün, Mısır gitti gidiyor duygusu hakim. Dayanamayıp kendisi de televizyona baktığında aynı dehşeti görüyor ve ne olacak halimiz diye dertleniyormuş. Ama sonra sokağa çıkıyor, meydanlara varıyormuş. Orada gördükleriyse hiç de korkulacak şeyler değilmiş bu 80 yaşındaki çınar için. Mısırlı kimseye yaslanmadan sadece kendine yaslanıyor ve bağımsızlığını istiyor. Kısacası direniyor! İşin özü bu.
Eğitim sistemimizin hali yaşanmakta olanları ele vermesi açısından kayda değer. Antalya Manavgat’ta bir kız öğrencinin başına gelenleri okumuşsunuzdur. İki arkadaşı tarafından darp edilen bir kız çocuğu var, öyle böyle değil, aldığı darbelerle beyin kanaması geçirmiş. ‘Bu nasıl bir şiddettir?’ sorusu önemli. Bu şiddete neden olan soruya bakalım. Sağı solu önü arkası bomboş bırakılmış, saçmasapan bir soru gibi duruyor: Kim daha zeki?Bu soruda üzerinde durulması gereken iki temel husus var. İlki toplum olarak zekayla kurduğumuz ilişki. Zekayı kurnazlıktan, üçkağıtçılıktan ayıramadığımız, yeri geldiğinde sinizmi ve alayı zeka sanmak gibi bir yanılgıya düşme hali. İkincisi ise zeka gibi soyut bir kavramı bile bir rekabet noktasına çekebilme ‘becerimiz’. Ancak benim açımdan bu soruda bir üçüncü boyut daha gizli: Darp edilenle darp eden öğrencilerin cinsiyetleri. Bunların üçü de kız çocuğu! Zeka, her ne paydada olursa olsun, bu yaştaki kız çocuklarının (aslında her yaştaki kız çocukları ve kadınların) toplumsal cinsiyet bazında pek de ‘yarıştırılmadığı’ bir konudur bizim gibi ülkelerde. Kız çocukları en fazla, akıllı olabilir! Yani çalışarak, öğrenerek elde edilen bir beceriden söz edilir onlar için.Kısacası buradaki akıl, yaşamda ayakta kalmanın tek koşulu olan ‘zekanı kullanacak kadar akıllı ol’ prensibinden çok, yarı acınacak yarı dalga geçilecek inekliğe yapılan vurgudur. Dolayısıyla zeka konusunda bu üç kız çocuğunun birbirine böylesine bir şiddet uygulamasında daha ayrıksı, tuhaf bir durum var diye düşünüyorum. Hem olayın gerçekleşmesinden önce, facebook’taki debelenmelerinde, hem sonrasında bir güç gösterisine dönen çatışmalarında.Çatışma deyince burada anmak farz oldu. Yıllarca önce Türkiye’deki bir lisede kız öğrencilere uygulanan meslek anketiyle ilgili bir çalışmanın sonuçlarını okumuştum. Alt-orta sınıf ve düzeyi düşük ailelerin kız çocuklarıydı bunlar. Ve olmak istedikleri neredeyse tek meslek vardı. Ne öğretmen ne hemşire! Polis olmak istiyorlardı. Kendilerine neden diye sorulduğunda toplumda dirliği sağlamak, insanları gözetmek gibi cümleler kurduklarını değil ‘bir erkek gibi gücü elimde tutmak istiyorum’, ‘güç bende olmalı’ tarzında yanıtlar verdiklerini hatırlıyorum. Muhtemelen ailelerinden ve aldıkları eğitimden kaynaklı içlerinde sıkışıp kalmış o şiddetin, ilerleyen zamanda yaşamda nasıl bir karşılık bulduğunu bilmiyorum. Aralarında kaç kişi polis oldu, polis oldularsa içlerindeki şiddet ve öfkeyle barışabildiler mi, polis olamadıkları için örneğin öğretmen olma ihtimalleri söz konusu oldu mu? Öğretmen olunca içlerindeki o şiddetle yaşamaya devam ettiler mi? Ve nasıl? Ya da içlerinden kaçı gerçekten devam etme şansını buldu? Kısaca söylemek gerekirse gençler arasındaki bu şiddet, asıl bunun üzerinde durmak elzem. Gencecik bir kız çocuğunu arkadaşlarının komaya sokmasında yatanı bulmak... Kısacası iş sadece ‘haydi kızlar okula’ demekle sonuçlanamıyor. Cinslerarası eşitliği temellendiren, çocukların içlerindeki şiddeti yönlendirebilen bir eğitim sistemi ve eğitim kadrosunun oluşturulması da en az kız çocuklarını okula gönderebilmek kadar ulvi. Dolayısıyla, ‘kim daha zeki?’ sorusu, başta içerdiği rekabete dayalı şiddet olmak üzere bir sürü mecazi anlamla dolup taşmış bir soru. Oradaki gerilimi her boyutuyla görmenin, anlamanın hepimiz için iyi bir ev ödevi olduğunu düşünüyorum.
Salman Rushdie’nin bir kitabı vardır: Jaguar Gülüşü. Yazar 1980’lerde üç hafta için gittiği Nikaragua’yı anlatır orada. Hayli öznel ve derine inmeyen bir perspektifle yazıldığı yönünde eleştiriler olsa da sonuçta değişik bir kitaptır. Kurgu bir metin olmamasına karşın kitaptaki en ilginç yan yazarın kendi üslubundan sızanlarla gerçeğin arasına yerleşen köprüdür. Kısaca hayaletler ve hakikat arasındaki köprüdür o. İkisi de aynı noktadan görülebilir yeri geldiğinde; ikisi de birbirinden çok uzaklara düşebilir, kısaca okur olarak hepsini zihninizde denkleştirip denkleştirmemek hemen her şey gibi sizin bakış açınıza, yaşamdaki duruşunuza bağlıdır. Son günlerde gündemimizde olan, milyonlar eden Jaguar’ı, edebiyatçılığımdan borç aldığım bir imgeyle ortalıkta dolaştırıyorum. Gündemdeki haliyle bir araba, biliyorsunuz. Ama ben onu bildiğimiz benekli Jaguar haliyle Kayseri’den alıyorum ve Ankara Beypazarı’na kadar getiriyorum. Jaguar Jaguar olmaktan çıkmış, uysallaşmış, evcil bir şey olmuş. Ne desem yapıyor. Daha sonra götürmeyi planladığım yerler var ama şimdilik Beypazarı yetiyor da artıyor bile. Neden mi Beypazarı?İki gün önce Vatan Gazetesi’nde bir haber vardı. Beypazarı’nda 20 TL yevmiyeyle havuç toplayan işçileri taşıyan bir minibüsün yaptığı kazayla ilgiliydi. Virajı alamayınca karşı istikametten gelen bir TIR’ın altına girmişti minibüs. Sonuç bu ülkenin en büyük terörü olan trafiğe kurban verilen insanlardı. Daha hazin olanı bu insanların kısacık hayat hikayeleriyle ilgili olan o yalın gerçekti. Bunlar Mardin’den göç eden ailelerin üyeleriydi ve çoğunun yaşı yaşamı sahiden görmeye yetecek bir fırsata erişmemişti. Bu gencecik insanlardan ikisi 1999 yılında Mardin’deki kan davasından kaçarak Ankara’ya gelen bir ailenin iki kızıydı. Diğeri, 13 yaşında ailesine destek olmak için okulunu bırakan Menduh’tu. Onun için tarlada havuç toplamaya gitmek ailesinin zor hayatına bir nebze de olsa katkı sağlamak demekti. Daha beter olanı minibüsün taburelerle koltuklara takviye yaptığı ortaya çıktı, çıktı çıkmasına da gidenler gitmişti bir kez. Bütün bu insanlıkdışı serüven günde sadece 20 lira içindi. Günde üç ton havuç topluyorlardı. Çamurdan, kardan ve kaderden çekip alıyorlardı 20 lirayı. Jaguara el ediyorum. Yoksulluk ve yoksunluk diyorum bu ülkenin kaderi mi olmak zorunda?Ondaki başka bir mahzunluk. Buğulanmış gözleriyle Beypazar’ndaki can pazarında çaresizce dolaşıyor. Ah şu duygusal iri benekli kedi! Sanki sadece yoksunluk ve yoksulluk değil bu eşitsizliğe neden olan, bir Y daha var diyor. BİR Y DAHA VAR.Üçüncü Y’nin yolsuzluk olduğunu anlamak için Jaguar olmaya gerek olmadığını o da ben de biliyoruz.
Herhangi bir kültür ürününün yasaklanmasına karşıyım. Ancak insanların genelgeçer zaafları, yorgunlukları, bilinç ötelemeleri üzerinden oluşturulan temsil alanlarının tehdit edici yanlarına da eleştirel baktığımı söylemeliyim.Konu Kurtlar Vadisi Filistin’in Almanya’da yasaklanmasından sonra kafamda belirdi. Dizinin verdiği mesajla birlikte temsil ettiklerini de görmek gerçekten çok önemli. Ne yalan söyleyeyim ilk günden itibaren dizinin verdiği mesajdan korkuyorum! Evet kelime bu. Dizinin kendisinden değil; zira bu tür dizilerde ışıkçısından senaristine kadar nasıl bir emek sarf edildiğini bu tür yapımların içinde bizzat yer alan arkadaşlarımdan biliyorum. Dediğim gibi dizinin kendisinden değil, verdiği mesajdan korkuyor ve ürküyorum. ‘O zaman seyretme’ diyebilirsiniz. Ancak bu kadar basit değil. Seyretmesem de verilen mesajı görmezden gelemem zira bu mesaj bir noktadan sonra benim kişisel ‘nayır n’olamaz’ görüşümü aşan ve topluma sirayet eden, kısaca hemen hepimizi ilgilendiren bir kod içeriyor.Bu korkumun nedeni Türkiye’nin içinde yaşadığı halet-i ruhiyeyle ilgili. Milliyetçiliğin bir kimlik haline getirildiği zamanlardan geçiyoruz. Üstelik bu sadece Türkiye’nin sorunu da değil. Biliyoruz ki dünyadaki küreselleşmenin imalatı olan aidiyetsizliğin ve sınırsızlığın yarattığı çelişki için bir şeyler yapılmalıydı; bunlardan en elzem olanlardan biri de toplumlara asabi milliyetçiliği ‘yeniden’ pompalamaktı. Bunun üzerinden yeniden bir kimlik inşa edilmesi söz konusuydu ki insanlar kendilerini yeniden güvende hissetsinler. Ancak bu tür ‘asabi’ milliyetçiliğin şişede durduğu gibi durmadığının, toplumların giderek birer linç mayası haline geldiğinin (ya da getirildiğinin) kendi gibi olmayan ya da kendine benzemeyen insanları sürekli yok sayma hallerinin ve en beteri, bu türden ‘linç’ hareketinin ‘biz yaptık oldu’ noktasına indirgenmesinin örneklerine sıkça rastlıyoruz. Korunmasız, çaresiz olana saldırma suretiyle elde edilen yırtıcı bir güç bu. Bu gücün en uç noktası ölüm ama linç eyleminin bir sürü katman içerdiğini yakın deneyimlerimizden biliyoruz. Kaldı ki bir de linç sözcüğünün mecazi kullanımları var. Ki bu toplumdaki gerçek linç fikrini gölgeliyor, anlamsızlaştırıyor, onun içindeki gerçek şiddeti görmemizi engelliyor. Tam da burada Tanıl Bora’nın Birikim Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’nin Linç Rejimi” adlı kitabındaki bir cümleyi sizlerle paylaşmak isterim: ‘Özel hayatıyla ilgili iftiralara maruz kalan manken veya dizi oyuncusu, medyanın itibardan düşürdüğü herhangi bir kamusal şahsiyet linç edildiğini, yargısız infaza kurban gittiğini söyleyerek tepki gösteriyor. Haksızlığa uğradığını, adaletsizliğe maruz kaldığını söyleyen meşhur egolar gerçek linçlerin kurbanlarına çok zaman nasip olmayan bir duygudaşlıkla karşılanabiliyorlar. Galiba, linç kavramının gerçek bir infial konusu olmamasının bir işaretidir bu.’Bu açıdan bakıldığında gerçekten linç kavramı gündelikleştiriliyor ve içerdiği sahici şiddet görmezden geliniyor. Oysa bu ‘milli öfke’ ötelemememiz gereken bir sahicilik içermekte. Almanya bu milli öfkeyi yakından etüd etmiş bir toplum. En azından Yahudi soykırımı kurbanlarını anmaya denk düşen bir günde Kurtlar Vadisi Filistin’in gösterime girmesine tam da bu nedenle canlı bir refleks geliştirmiş olabilir. Ancak bu reflekse bakıp sütten çıkmış ak kaşık hallerine bürünmeyelim zira bu milli öfkenin, üstelik şimdiki zamanda bizim toplumuzda da olduğunu saklamaya hacet yok. Bu öfkenin bizi biz olmaktan nasıl alıkoyduğuna tanıklık eden bir sürü kentimiz var ve bunların çoğu da Anadolu’da. Durum gerçekten pek vahim.Hal böyleyken çok seyredilen popüler kültür ürünlerine düşen, bu milli öfkeyi habire kaşımak mıdır yoksa bir parça zarar etmeyi göze alıp insanca yaşamanın esnek kimliklerle mümkün olabileceği mesajını vermek mi? Keşke ikincisi olsaydı... Şu soruyu sormayı göze alabilseydi Polat Alemdar ne olurdu sanki: ‘Aşırı milliyetçi, sekter kimliklerle nereye kadar gidebiliriz ?’ Sonra da şöyle cevap verseydi: ‘Ben size söyleyeyim: En fazla başka bir milliyetçiliğin sınırına kadar.’Kuşkusuz reytingler düşerdi ama belki Türkiye olarak uzun vadede kazanmanın sinyallerinden birini yakalamış olurduk.
24 Ocak 1993.Uğur Mumcu Ankara Karlı Sokak’taki evinin önünde elimizden kayıp gittiğinde takvimler böyle diyordu. Günlerce süren protesto gösterilerine katılmıştık. Gece gündüz yürümüş ve bütün bu olup bitenlere bir neden aramıştık. Sisli tüllerin arasına gizlenmiş gerçek NEDEN, yüzünü bir türlü bize göstermedi. Oysa içtenlikle sorulan sorulara yeryüzünün er ya da geç verdiği çok net cevaplar vardır. Bugüne kadar bu olmadı.Aslında neden sorusunun cevaplarının çoğunu vermişti bizlere Uğur Mumcu. Araştırmacı gazetecilik dendiğinde çoğumuz gibi benim de ilk aklıma düşen, yüz yüze tanışamadığım için gerçekten dertlendiğim o ‘gözlem’ci usta yazar, üzerinde dikkatle durmamız gereken birçok konuyu açıkladı bizlere: hâlâ karanlıkta bırakılan konulardan ders çıkarabileceğimiz birçok hususta usanmadan yazdı. Bugün keşke biraz daha az ‘cesur’ olsaydı da bu cesaretini yaşamıyla ödemeseydi demek istesem de Shakespeare’in o ünlü sözünü hatırlayınca hemen vazgeçiyorum:Korkaklar bin kere cesurlar bir kere ölür.O dönemlerdeki cesaretin eşliğinde (günümüzdeki cesaret tanımı ve normlarıyla anlaşılabilecek bir cesaret değildir bu) Türkiye’nin en zor zamanlarında gazetecilik yapan Mumcu, Suçlular ve Güçlüler adlı kitabından sonra Mobilya Dosyası’nı yayımladı. Bu kitapta sonradan Türkiye’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı olacak Süleyman Demirel’in yeğeninin hayali mobilya ihracatını ele almıştı. Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe’nin arkasından Silah Kaçakçılığı ve Terör adlı çalışmasını okuduk. Mehmet Ali Ağca ile cezaevinde yaptığı röportajı hâlâ aklımızdadır! Kenan Evren’nin vatain hainliği ile suçladığı Aydınlar Dilekçesi’nin mimarlarından biri olan Uğur Mumcu’nun özellikle Rabıta ve 12 Eylül kitabını okumanızı öneririm. Ne hazindir ki cinayeti devletin namus borcu olarak tanımlayan hemen her görüşten devlet ‘adamı’ bu boçlarını bugüne kadar gerçek anlamda ödeyememiştir. Ama ilahi bir hakikat de vardır: Borç yiyen kesesinden yer. Dünyanın kendisine bakmasıyla değil, dünyaya bakarak kendisi olmayı başarmış bu büyük gazeteciye selam olsun!