Diyelim ki soğuk bir kış günü, yaşamın bir cilvesi olarak 29 Şubat’ta doğdunuz. Dört yılda bir varsayılan bir insan oldunuz. Dahası da geldi başınıza. Artık yıllardan bir gün, yine doğum gününüzde, Türkiye diye bir ülkede, gençliğiniz ve dikbaşlılığınız nedeniyle kayboldunuz. Sizi öldü sandılar, yok saydılar. Oysa kim nereden bilebilirdi ki, aslında sizin yüzde 99.9 oranında gümüşten bir kumaşınız vardı ve aslında siz aramızda dolaşıyordunuz. Ancak 29 Şubat’ın tuhaf bir kehaneti olsa gerek, kaybolduktan sonra dört yılda bir kez, o da sadece bir gün dünyanın farklı yerlerinde göründüğünüze, görüldüğünüze dair ipuçları vardı elimizde. Elimizde dememe bakmayın; bunu sadece anneniz, o dul kadın bilirdi ve uzun yıllar, ondan istenen bunu sadece bildiğiyle kalması olacaktı. O sizi hayalet halinizle koklar ve anlattıklarınıza, kısaca size inanırdı. Her 29 Şubat’ta, sizin ortaya çıkışınızla birlikte her şeyi yeni baştan koyardı masaya. Küllerin ortasında, küllere geçit vermeyen bir ülkede yaşıyor ve nefes alamıyor olduğunu unutur, sizi, doğum gününüzü, yüzünüzün saydamlığını hayal eder dururdu. Dört yılda bir. Tek bir gün. Mevsim dönümlerinden arta kalanlar gibiydi gözyaşları: Yılın en uzun günündeki son ışık, en kısa günündeki ilk karanlık gibi. Orada durur, sizle onun arasındaki en sahici anıları hatırlamaya çalışır ama nedense en sıradan, en üzerinde durulmaz olan anıyla burun buruna gelirdi. Hiçliğin günübirlik zinhe oynadığı oyunlardan biriydi bu. Sizinle görünmez adamcılık oynayışları ve sizing bitip tükenmez sorularınız gelir otururdu karşısına. Kafası yoksa şapkası nasıl duruyor başında anne? Gözleri yoksa nasıl görüyor anne? Anne, anne, anne. Off yeter derdi kadın, biraz da baba de be çocuk!Her şeyi yeni baştan koyardı ortaya o zaman. Küllerin ortasında, küllere geçit vermeyen bir ülkede, dışardan seçilebildiği kadarıyla anlaşılacak biçimde eğerdi başını: Bu yaşam, derdi. Anla artık. Sakarlığın muhteviyatı, duyguların hortlamayacak olanı, yaşam bu. Anlamsızlığın ortasında anlam arayan insan suretinle gör şunu derdi. Bu yaşam. Cevapsız. Muhbir ve suskun. Bu yaşam, yaşam. Eski ve yıpranmış. Bir 29 Şubat’ta oğlunun gölgesinde, hayaletinde süzülürken izi, sana çarpan, seni alabora eden o hantal yan, yaşam. Bir gazete kupüründen alıp sakladığın bir parça gibi, bölükpörçük ve asla tamamlanamayacak olan. Bu, gözle görünen şey, yaşam.***Uydu ya da radarlar tarafından tespit edilemeyecek askeri hayalet üniformalarla ilgili haberi okurken aklıma düştü bir 29 Şubat yazısı yazmak. Aklımda, gencecik kaybolan çocuklar. Termal kameralar ve gece görüş dürbünleriyle seçilemeyecek olan genç bedenler. Ya görünmekten değil geceden korkuyorlarsa? Kaybolmak sadece gözle seçilir olmamak mıdır, bilemedim. Kayıp gençlik buna mı denir, bilemedim. 28 Şubat gerçekse, 29 Şubat neye denir, bilemedim, emin değilim.
Hidayet Şefkatli Tuksal saygı duyup sevdiğim bir yazar. Star’daki yazılarını arada takip ediyor, günümüzün zor konularına yaklaşımını ilgiyle okuyordum. Bir süre önce bu yazılara ara verdiğini yazdı köşesinde. Yaşamındaki diğer işlere ağırlık verebilmek için durmuştu. Kendisinin en kısa sürede düzenli yazılarına yeniden başlamasını diliyorum. Tuksal’ın geçtiğimiz günlerde dekolte giyinmekle taciz arasındaki ilişki üzerine söylediği ve tacizin sadece dekolte giymekle ilgisinin olmadığını ortaya çıkaran sözleri hemen hepimizin ilgisini çekti. Bir feminist ilahiyatçı olan yazarın bu sözleri çok yankı buldu ve yazarı, hak etmediği (ama öngörülebilecek) bir tarzda hemen her cephenin hedefi haline getirdi. Çünkü söyledikleri gerçek anlamıyla ezber bozar nitelikteydi.***Tuksal kadın bedenine yönelik tacizin ‘son derece kapalı’ kadınların başına da gelebildiğini, kadınların hacda bile buna maruz kaldığını ifade ediyordu. Hac görevini yerine getiren kadınlar yerel halktan erkeklerin bakış ve duruşlarıyla taciz edildiklerini aktarıyordu. Kısacası durum vahimdi!Dahası da vardı. Tuksal burada taciz konusunun nedense erkek değil kadın konusu olarak kodlandığını, oysa erkeklerin zihniyet yapılarının burada en önemli noktayı oluşturduğunu söylüyordu.Burada bir parça soluklanıp son dönemlerde Müslüman toplumlardaki özellikle ‘sağ İslami görüş’ün giderek dozunu artırdığı bir olgunun altını çizmek gerekiyor. Bu görüş sahipleri cinselliği, özellikle de kadın cinselliğini kontrol altına almayı neredeyse ideolojilerinin harcına karıştırmış durumda ve beslendikleri ana kaynaklardan birisi de burası, yani kadın ve kadın bedeninin manipülasyonu. Bu konuda birçok olaya tanık olduk ve durum onu gösteriyor ki olmaya da devam edeceğiz. Türkiye’deki örnekler de tavan yapmaya başladı. Söz konusu ideoloji kadınların bedenlerini, dolayısıyla cinselliklerini kadınlardan ziyade gelenek ve göreneğe, ailenin çatısı altında toplanan bir dizi sorumluluklar bütünlüğüne dayamış durumda. Bu bütünlüğün sınırlarını ise yine erkekler belirliyor. Ancak teslim etmemiz gerekiyor ki iş sadece söz konusu sağ İslami görüşün kapsama alanında da değil!Tuksal’ın söyledikleri ciddi bir ikiyüzlülüğe işaret ediyor. Üstelik söz konusu ikiyüzlülük toplumda kadın bedenini himayeci bir tavırla kendine mal edip aynı bedeni yaşamdan sakınan bütün ideolojiler ve bu ideolojilerin sözcüleri için de geçerli. Kendini liberal sayıp kadınları ikinci sınıf vatandaş gören, onları ötekileştiren herkes için.***Biz kadınlar bu toplumda taciz edilmenin, diyelim ki kalabalık bir otobüste sıkıştırılmanın ne kadar aşağılayıcı bir duygu olduğunu çok iyi biliriz. Bunu ifşa ettiğinizde hem tacizci hem de tanık olanlar tarafından çoğunlukla nasıl horgörüldüğümüzü de! Çünkü orada kadına düşen susmak ve sineye çekmektir. Kimbilir ne yapmışızdır ki taciz edilmeyi hak etmişizdir! Zaten kadına da böylesi bir suçluluk duygusunun zerk edilmesi tesadüf değildir. ‘Kim bilir ne yaptın ki...’ yaşamlarımızın temel cümlelerinden biridir. Ama bunu önlemenin yolu kadını eve, özel alana, mutfağa tutsak etmekten ve kamusal alanı sadece bir erkek alanı haline getirmekten, yeni kölelikler yaratmaktan değil kamusal alanın hepimizin alanı olduğunu yeniden hatırlayabilmemizden geçiyor. Elbette başka hususları da hatırlamaktan. Birtakım önemsiz hususları: Başta kadının kendi bedenine, yaşamına ve seçimlerine sahip çıkabilecek bir birey olduğunu. Ne giyinirse giyinsin!
Eksik etek konusunda yazdıklarımın hemen ardından dekolte giyinen kadınlar üzerine de birtakım yorumlar geldi. Dekolte giyinen kadınların erkek zihinlerde yaratabileceği teyakkuz durumlarından bahsediliyor ve suç yine kadınların üzerine atılıyordu. Kadın bedeni üzerindeki günlük tahakküm o kadar güçlü ki bunu göğüslemeye çalışmaktan, arka plandaki yüzyıllara meydan okuyan eril söyleme, kısacası kadın bedeni üzerindeki açmaya-kapatmaya haiz iktidar söylemine değinmeye zaman kalmıyor. Ülkemizde bu konuda son günlerde yapılmış olan “dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır” tarzı sözümona ‘akademik’ açıklamalardan sonra Mardin’deki NÇ davasında verilen kararları bir kez daha düşündüm. Bildiğiniz gibi NÇ davasından, hemen hepimizin bir kez daha aynaya bakıp birtakım olgularla yüzleşmemizi gerektirecek sonuçlar çıktı. Özellikle tecavüzü kadın bedeni üzerinden meşrulaştırmaya çalışanların.NÇ, 2003 yılında, daha 12’sindeyken onlarca kişinin tecavüzüne uğramıştı. Sonuçta 31 kişinin yargılandığı davadan şöyle bir karar çıktı: “NÇ ahlaki kötülüğün farkındaydı ve isteseydi buna karşı koyabilir, kendini savunabilirdi.” Ayrıca onu kendileriyle para karşılığı birlikte olmaya zorlayan kadın ve erkekler için de iki farklı karar çıktı. Kadın sanıklar, yaşamlarının iffetsizliği gerekçesiyle ceza indiriminden yararlanmazken aynı suçun failleri olan erkekler Türk Ceza Kanunu’nun 414. maddesinin 1. fıkrası gereği ceza indiriminden yararlandılar. Bu indirimin gerekçesiyse “mağdurun rızası vardır” hükmünün geçerli olması. “Mağdurun rızası” mı? Akıl alır gibi değil! Bu sadece 12 yaşında bir çocuk ve aralarında kamu görevlilerinin de olduğu 31 kişi tarafından mağdur ediliyor. Acaba NÇ dekolte giyindiği için mi bunlar başına geldi dersiniz? Bölgenin yaşadığı çetrefil durumlar, özellikle ekonomik yönde yaşanılan sıkıntıları elbette düşünmeliyiz. Ancak yetişkin (oldukları savlanan) 31 kişinin 12 yaşındaki bir çocuk üzerinden yarattığı bu infiali hiçbir ekonomik ve sosyolojik olgu net olarak açıklayamaz. Durumun ciddi olarak klinik bir vaka yumağı olduğu ortada. Ama teslim etmek gerekiyor ki NÇ açısından değil! Bu dava sonunda alınan karar: Bu davadan bu şekilde kurtulamayız. Toplumsal vicdanlarımızı bu surette rahatlatamayız. Zira ortada 31 tane mikroskop altına alınıp incelenmesi gereken insan var. Ve dahası neredeyse bu halin meşruiyetini ‘erkekçe’ savunan bir mahkeme kararı mevcut.12 yaşındaki kız çocuklarına ne güzel bir ülke ve gelecek teslim ediyoruz değil mi? Elbette 12 yaşındaki erkek çocuklarına da. Çocuklar, gençler bunlar için midir? Travmalarımızı, dengesizliklerimizi onlar üzerine boca edip erkek bir adalet sistemiyle göklerde fütursuzca ve akpak yükselebilmemiz için mi?
İzmir Tire’de liseli kız öğrencilere getirilen etek yasağı haberini okumuşsunuzdur. Gerekçenin ‘kız çocukları giydikleri etekler nedeniyle büyüme çağındaki erkek çocukların ilgisini çekebiliyor’ olmasıysa ülkemizdeki namus fikrinin hâlâ nerelerde süründüğünü göstermesi açısından ilginç. Kız çocukları erkek çocukların huzurunu bozmayacak ve pantolon giyme suretiyle toplumun namus kodlarını sarsmayacak. Vay!‘Söz konusu olan küçük bir örnek, abartıyorsun’ diyebilirsiniz. Hayır, ben bunun küçük bir örnek olduğunu sanmıyorum. Hak ve özgürlükler diyoruz ya, bugün namus konusunda da ciddi olarak hesaplaşmamız, yüzleşmemiz gereken hususlar var bu ülkede. Ve bunları çözemezsek bir yanımız hep öksüz kalmaya devam edecek. Geçtiğimiz günlerde tam da bu konuyla ilgili yazdığım bir yazıya bazı erkek okurlardan mektuplar aldım. Tahmin edeceğiniz üzere kişisel hakaret ve küfürlerle doluydu bu mektuplar. Bir kadın yazar olarak özellikle bu konularda yazdığım zaman hakaret yemeye alışkın biriyim, dolayısıyla ah vah etmek yerine bu mektupların gerçekte bana verdiği mesajı iyi algıladığımı düşünüyorum: Bu konu üzerinde yazmaya devam edilmeli! Çünkü namusun nerelerde ve kimler tarafından sınırlarının çizildiğini keşfetmemiz bu toplum içersinde iktidar egemen söylemin hemen hepimizi savurduğunu yeniden hatırlayabilmemiz anlamına geliyor. İktidar gücü ve dilinin ne olduğunu kavrayabilmek ayağımıza dolanan birçok konuya daha serinkanlı bakabilmemize de yardımcı olacak, hiç kuşku yok ki. Etek, pantolon, kapamak, açmak...Namusun kadın bedeni üzerinden kodlanması kadar daha vahim ne olabilir! Üstelik bundan rahatsız olan sadece kadınlar ve kız çocukları da değil bu toplumda. Bizzat bu dayatmacı ve sekter duygudan rahatsız olan erkekler de var. Zira onlar da genelgeçer yargıların bir başka hedefi olmaktan yorulmuş durumdalar. Dolayısıyla Tire Asım Aras Sağlık Meslek Lisesi’nde yaşananlar da dahil olmak üzere ahlak bekçiliğinin kimseye bir hayrı yok. Çünkü yine bir okurumun yazdığı gibi, ahlaklı olmakla ahlakçı olmak arasında dağlar kadar fark var.
Evrim Gözener ile aylar önce tanıştım. Evrim, Kanada’da sosyal antropoloji okumuş, okuduklarının kitaplarda kalmasını istememiş ve Türkiye’de “Hayata Dokun” adlı sivil toplum örgütünün temellerini atmış genç, idealist bir aktivist. Hayata Dokun, ülkemizdeki en ciddi sorunlardan biri olan kadın hak ve özgürlüklerinin ihlalleri üzerinde yoğunlaşıyor. Özellikle tecavüz, aile içi şiddet mağdurlarının başvurabilecekleri ve destek alabilecekleri yerlerden biri. Yeni bir yapılanma olmasına rağmen yazar çizerinden hukukçusuna, milletvekilinden farklı sivil toplum örgüt üyelerine kadar birçok destekçisi ve gönüllüsü var. Eski bir Maarifli olan Protein’in Medya direktörü Birsal Karamanoğlu da bu gönüllülerden biri. Dün, Hayata Dokun’la, Bakırköy Kız Çocuğu ve Kadın Cezaevi’ndeydik. Bu buluşmanın asıl çıkış noktası rahim ağzı kanserinde erken teşhis, dolayısıyla kadın ve sağlıktı. Türk Jinekoloji ve Ostetrik Derneği Başkanı Prof. İsmail Mete İtil tutuklu kadınlara yılda bir yapılacak sağlık taramasının nasıl hayat kurtardığını, özellikle kanseri nasıl bertaraf edebileceğini anlattı. Kanserden kastettiği türlerse ülkemizde ilk sırayı alan meme kanseri ve ilk ona giren rahim içi kanseriydi. Türkiye’deki kadının kendi sağlığına ‘teknem küçük Allah büyük’ şeklindeki yaklaşımının neredeyse genel bir yargı olduğunu ve bu umursamazlığın çoğu kadının sağlığını gerçekten tehdit ettiğini belirtti. Ve elbette doğum kontrol yönteminin ‘Allah rızkını verir’ değil ‘istediği kadar çocuk sahibi olmak’ demek olduğunu yeniden hatırlattı. Salondan çok soru geldi, hepsine tek tek cevap verdi İtil. Ardından sözü CHP Meclis Üyesi Gülseren Onanç aldı. Onanç’ın kadın istihdamı ve kadın emeğinin değerlendirilmesinin önemi üzerine yaptığı konuşmaya tutuklu kadınlardan çeşitli yorumlar geldi. Bunlardan biri de ‘Buraya gelen herkes çok güzel şeyler söylüyor ama ardından olup biten hiçbir şey yok’ yorumuydu ve bu sözler salondan tam destek aldı. Tutuklu kadınlar cezaevinden çıktıktan sonra damgalanmış biri olarak sosyal hayata karışmak istemediklerini söylüyorlardı. İçlerinde cezaevine girmeden önce öğretmeninden mali danışmanına birçok meslek grubuna mensup olanlar vardı ve sivil hayata yeniden karıştıkları zaman kaderlerinin ne olacağından emin değildiler. Bu anlamda siyasal partilerden destek beklediklerini söylediler. Bir başka ilginç yorum da ileri yaşlarındaki bir tutuklu kadından geldi. Artık yaşlı bir kadın olduğunu, dolayısıyla kendisinden vazgeçtiğini ama salondaki hemen hemen bütün kadınların öyle ya da böyle bir erkek yüzünden içerde olduğunu, birçoğunun kendi namuslarını korumak için bu yollara başvurmuş olduğunu söyledi. Dileğiyse bütün topluma bir gün sirayet etmesini dileyebileceğimiz bir temenniydi: ‘Dışardaki, kadının erkeğe eşit olduğu, kadının hemen her fırsatta namusunu korumak zorunda kalmayacağı bir dünya olsa!’. Yüz yüze konuşma şansını bulduğum birkaç tutuklu Türkiye’deki adalet sisteminin laçkalığından bahsetti. Bir yargıcın kararıyla beraat edip bir başka yargıcın kararıyla tutuklandığını anlatanlar ‘adalet başka bir şey olmalı’ diyordu. Üç yıldır karar hükmü gerçekleşmeyen 31 yaşındaki bir kadın gözleri bir anda yaşlarla dolarak 14 yaşındaki çocuğunu anlattı. Onu dışarda ilkokul öğrencisi olarak bırakmış, şimdi ise kocaman olmuş kızı. ‘Hâlâ kararım kesinleşmedi’ diyordu, ‘bekliyorum’. Ünlü bir işadamının tutuklanması esnasında evine haciz konan ve bir yıldır içerde tutulan başka bir kadın, işadamının beraat ettiğini, bu yüzden kendisinin de yakın bir zamanda çıkacağını ve içerdeki bu bir yılı kendi de dahil olmak üzere kimseye anlatacak bir mantık bulamadığını söylüyordu. Uyuşturucu hükümlüsü bir başka genç kadın, ‘sorun yargıçlarda değil kanunlarda’ diyordu: ‘Yargıç ne yapsın kanun kanun değil ki!’ Hemen hepsi anayasanın değişmesi gerektiğini ama sadece ve sadece toplumun mutabakatı sonunda bu değişimin gerçekleşmesi gerektiğini söylüyordu. Bir diğer tutuklu suçla masumiyetin ne olduğunu artık anlamadığında ısrar ediyor ‘ben buradaysam herkes içerde olabilir’ derken yeterince samimi gözüküyordu.***Suçun ve masumiyetin ne olduğu sorularıyla haşır neşir, öğlen yemeğini çocuk bölümünde, kreşte yedik. Bakırköy’de birçok uyuşturucu hükümlüsü var. Bunların bir kısmı Bolivya’dan, Rusya’dan, Brezilya’dan. Dolayısıyla Türkiyeli birçok çocukla birlikte aynı çatı altındalar... Bu çocuklar bilmedikleri bir diyarın dilini konuşuyor, yerli tutuklu ve hükümlülerin çocuklarıyla aynı çocuk hayallerinin peşinde koşuyor. İlerde Türkçeyi nasıl hatırlayacaklar bilmiyorum. Bir dilin anılarımızda şefkatli bir tınıda dolaşmasının şartları nelerdir sorusu içime oturuyor. Sonuçta yerli ya da yabancı, hepsi çocuk ve içerdeler, hatta bir kısmı cezaevinde doğmuş. Dışarıya geziler yapılıyormuş ama içerisiyle dışarısı arasında kafalarında nasıl bir sınır var, doğrusu bilmiyorum ama bilmek isterdim. Yuvanın müdüre hanımı oyuncaktan çok çocuk maması, süt ve çocuk bezine ihtiyaç duyduklarını belirtti. Ve çocuk kitapları: Çocuk yayınevleri ve yayınevlerinin çocuk birimlerine de rica etmiş olalım buradan. Elçiye zeval olmaz hayat durmaz... O zaman hayatın her türüne, parmaklıklar ardındaki hayata da dokunalım.
Mısır PEN başkanı Ekbal Baraka Mısır’daki kadın sorunu üzerine yazdığı kitaplarla tanınan bir yazar. Kendisiyle uluslarası bir toplantıda karşılaşmış ve Ortadoğu kadınları için söylediklerinden etkilenmiştim. En son Yeni Kadın adlı kitabında eski dünyanın toplumsal sistemine karşı gelişen kadın direnişini ve yeni Mısır’ın doğumunu tartışan Baraka haftalık Hawaa’nın genel yayın yönetmenliğini de yapıyor. Mısır’da son yaşananları onunla değerlendirme şansım oldu. Mısır’da neler oluyor? Hiç kuşku yok ki 25 Ocak 2011’de başlayan olaylar tarihimizin en parlak günleri. 18 gün boyunca 30 yıllık bir baskı rejimine karşı mücadele ettik ve sonunda gerçek bir demokrasinin doğuşuna tanık olduk. Barış dolu, kollektif ve kendiliğinden gelişen, Mısır’ın genç nüfusunun önderliğinde yapılanan bir devrim bu; hepimiz tarafından kutsanan, paylaşılan bir devrim.Bu çağımıza özgü bir devrim mi? Eğer öyleyse bu ‘çağdaşlık’ın özünde yatan temel fikir nedir?Bu, sivil toplum örgütlerinin bilgisayar üzerinden hemen herkesi harekete geçirmesiyle gerçekleşen tarihteki ilk teknolojik devrimdir! Tweeter, facebook, cep telefonları, aklınıza gelebilecek her türlü teknolojik iletişim imkanları kullanıldı. Sonuçta 85 milyon kişi devreye girdi ve bu sayede uzun süreli bir baskı rejimi ve sömürü düzeni alaşağı edildi! Sivil toplum örgütlerinin göstermiş oldukları medeni olgunluk, Tahrir Meydanı’na akın edenlerce içselleştirilmiş ve örnek alınmıştır.Mısırlı entelektüeller bu sürece nasıl yaklaşıyor?Mısırlı entelektüeller devrimle gurur duyuyor! Bir bölümünün devrimlerin etik ve moral açılardan devamlılığı konusunda şüpheleri var. Bir kısmının da devrik rejim yanlılarının karşı devrim yapmaları konusunda endişe duyduklarını biliyorum.Bir kadın yazar ve entelektüel olarak ülkede yakın zamanında olabilecekler hakkında neler düşünüyorsunuz? Mısırlıların gerçek bir demokrasi ya da eşitlikçi bir topluma öncülük edeceklerine inanıyor musunuz?Ortadoğu’nun yeni bir eşitlikçi dünyaya adım attığını düşünüyorum. Sahte olan, yanlış olan her şeyin yerine gerçeklerinin hayata geçeceği bir dünya bu. Seçim sonuçlarını saptıracak, mahkeme sonuçlarını dışlayacak ya da herhangi bir grubun temel hak ve özgürlüklerini bertaraf edecek durumlar söz konusu olmayacak artık. Şu andan itibaren sivil ve resmi görevliler rejim için değil halk için çalışacak. Bu da gerçek bir demokrasiye, kısacası halkın kendi kendini yönetmesine dair ilk adım.Gelecek on yıl için Mısır da dahil olmak üzere bölgeyi, özellikle kadınlar açısından nasıl tahayyül ediyorsunuz?Devrimin her adımında kadınlar mevcuttu. Bazıları öldürüldü. Bazıları meydana çocuklarını getirdi. Bir kısmı göstericilere yardım etti. Tıpkı 1919 yılında politik arenada yer almak için anneannelerinin verdikleri mücadele gibi mücadele verdiler. Kadınların siyasi hakları 1956 Anayasası’nda kabul edildi ama ne yazık ki bu haklar rejimin çürümüşlüğüne kurban gitti. 25 Devrimi’nden sonra genç kadınların seçimlerde her iki meclis için aday olacağını umut ediyorum. Mısır’da her ne olmuşsa Ortadoğu’nun tümüne yayılacaktır ve böylece binlerce yıldır süren erkek egemenliğinden sonra iki cins için yeniden yanyana var olma alanı sağlanmış olacaktır. Müslüman Kardeşler’in ülkeyi Post-Islamist bir tarzda yönlendireceğine inanıyor musunuz? Yoksa faklı bir gündemleri olabilir mi?Doğrusu Müslüman Kardeşlerin devrimden ders çıkardıklarını düşünüyorum. Mısırlıların çoğunluğu teokrasi değil demokrasi yanlısı. Kaldı ki Müslüman Kardeşler başkanlık için adayları olmadığını açıkladı. Şu ortada ki Parlamento ve Senato’da yer alacaklar ve muhtemelen çoğunluk sağlayacaklar. Bu surette tıpkı Türkiye’de olduğu gibi kabineyi kurma hakları doğacak. Sizce ordu toplumun karşısına yeni bir Mübarek çıkartarak sürpriz yapabilir mi?Askeri Konseyin başı olan Tantavi’nin Mübarek’e sadakati normal. Ancak eski bakanların yolsuzluk haberlerinin yayılması eski rejimin tamamen önünü tıkamış durumda. Mısır ordusu herdaim ulusalcı bir orduydu; ancak tarihe baktığınızda yönetenlere karşı halkın yanında yer almasını bilmiş bir ordu olduğunu da görürsünüz. Bu söyleşinin arkasından bir klip göndermiş bana Ekbal Baraka. Ben de onu sizlerle paylaşıyorum. http://www.youtube.com/watch?v=Fgw_zfLLvh8
Çingeneler yolculuk yaparken aşiretin farklı yollar izleyen üyelerine yolda kaybolmasınlar diye işaretler bırakırlarmış. Yolların kesişme noktalarına, kavşaklarına, dört yol ağızlarına bıraktıkları bu işaretin adıymış şipera. Patrin de dendiği olurmuş bunlara.Bu işaretler kimi kez kırmızı bir bez parçasıyla bağlanmış kuru dal demeti, kimi kez özel bir biçimde kırılmış bir dal ya da bir kemikten ibaretmiş. Ancak köylüler şeytan yumurtası olmasından ürktükleri için bu işaretleri hızla yok ediyormuş. Ötekini, ötekileştirdiklerini, velhasıl ötekinin dilini kırmaya, parçalamaya yok saymaya çalışıyorlarmış.Korkuyorlarmış.Köylüler, Çingenelerin bu işaretlerini olumsuzlayarak kendi öznelerini korumaya çalışıyorlarmış. Bir tür canlılığın, yaşam gücünün olumsuzlanması ve inkârı! Bu bilgiler “Bağbozumu“ adlı bir kitaptan. Yazarları Süreyyya Evren ve Rahmi Öğdül. ***Evren ve Öğdül’ün kitaplarını karıştırırken aklıma Mısır düştü. Mısır’a yıllar önce gittiğimde Nil kıyısını takip ederek güneye kadar inmiş, bunu da turistik bir Nil gemisi seyriyle yapmamıştım. Sonrasındaki gezilerde, yaş ilerledikçe diyelim hadi, Batı’nın gözlüklerindeki bakışa erişmiş bir konforla gittim birçok yere. Ama Mısır gezim yirmili yaşlardaki üniversiteli, züğürt halimle ayrıcalıklı bir gezi olarak zihnimde yer etti. Özellikle Sudan’a doğru inildikçe yoksulluğun tavan yaptığı diyarların sözün bittiği yerde durması çok çarpıcıydı. Yoksulluk, tamam. Ama hiçbir yerde gözlemlemediğim, ölümü hazmetmiş bir yaşam fikri vardı ülkede.Kahire’den İstanbul’a dönüş yolunda yanımda oturan bir yolcunun ‘böyle fakirlik olmaz ya, biz bunların yanında Avrupa’yız Avrupa’ demesi ise olaya tüy dikmişti.Bu tüy yüzünden olsa gerek Mısır’daki halk hareketini kıymetli, canlı ve yaşamsal buluyorum. Türkiye’deki insanlar olarak sergilemekte olduğumuz Mısır çekişmesine ise ‘neden bu endişe’ diye sormaktan kendimi alamıyorum. Onların Orta Doğu halklarına bırakacakları işaretlerini, kısaca sembolik şiperalarını bertaraf etmeye meyilli tavrımızın altında yatan nasıl bir içgüdüdür, bunu zaman gösterecek.
Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison’un “Süleyman’ın Şarkısı” adlı kitabında bilge bir kadın vardır, bir çuval kemikle yaşar. Bir müddet olayı çözemezsiniz ama daha sonra kemiklerin asıl hikayenin gerçek ipucunu ihtiva ettiğini anlarsınız. Sadece kitaplar değil yaşamın ta kendisi de böyle. İnsanlar belki, değişen gündem belki, ama kemiklerin yalan söylemeyeceği aşikâr. En azından böyle bir dönemece geldik dayandık artık. En son Dersim’de toplu halde gömülmüş kemikler bulundu. 230 insanın kemiği. 1937-1938 Dersim Askeri Harekatı’na ait olan bu kemiklerin erkek, kadın, çoluk çocuk topluca gömüldüğü bir mezar olduğu sanılıyor burasının. Belli ki o kemiklerin bize anlatacağı çok şey var. Dersim katliamına yönelik ilk deliller olacağı söyleniyor bunların. Kemikler, oradaki tarihi düzmeceyi görebilmemiz için de bizlere net bir kapı aralayabilir. Ama iş bununla da bitecek gibi değil. Kemik yığınları daha da konuşmak ve anlatmak istiyor bize.Başbakan nihayet Cumartesi Anneleri ile görüştü. Devlet yapısının, kim ya da hangi dönem olursa olsun bu ülkede insanlar üzerindeki ağırlığıyla bir ölçüde yüzleşmesi adına önemliydi bu görüşme. Geçmişin üzerimizdeki yükünün hafiflemesi, ailelerin yılların ardından derin bir nefes alması, toplumsal vicdanımızın rahatlaması... Hepsi mümkün. Ancak ötesi de mümkün. Bu kemiklerin bulunması, her şey bir yana, vicdani bir borçtur. Ama dediğim gibi bu işin ötesi de var: İşkencede yok edilmiş gencecik insanların gıyabında yapılan mahkemelerde masumiyetleri ispatlanmıştı ve bu sonuç ailelerinden saklanmıştı dersek o kemiklerle aramızda farklı bir yaşamsallık ortaya çıkmaz mı? Zira iş sadece kemiklerin bulunması ve mezarlara konulmasıyla çözülecek gibi değil, bu çok belli. O kemikler kendilerine biçilmiş kaderi anlatırken aslında bir ülkenin siyasi coğrafyasını da anlatabilir bizlere.Besbelli ki o kemiklerde hepimizin yakın tarihi gizli. Bizi insan yerine koymaktan alıkoyan çok şey. Daha net söyleyeyim: O kemikler bizim uzuvlarımız. Bir yerlere özgürce koşamayan bacaklarımız, doğru dürüst hiçbir yere uzanamayan ellerimiz, abluka altına alınmış çene kemiklerimiz, ruhu çalınmış iskeletimiz. Demokrasi, haklarımız, sürekli ihlal edilen hayatlarımız. O geçmişte hepimizin bir yanı gömülmüş durumda. Özgürlüğümüz... Özgürlük deyince parayla “sahip olmayı” anladığımız hayattan ya da televizyon ekranına yapışıp acıyı keşfetmeye çalışmaktan bambaşka bir duyguyu kastediyorum. Tüyler ürpertici ama ülkemiz kemik yığınlarına batmış ve bu kemiklerin ahlarıyla yüzleşmezse daha çok bedel ödeyecek bir haldedir.