Dairesel Mod: Son sınavlarda karşımıza çıkan bir şifreleme biçimi. Cevapların kaydırma usulüyle karşımıza çıkması hali. Nihayetinde bütün soruları bu sistemle çözmece, feleğin çemberinden geçmece durumu. Kısaca sorular değişse de cevapların kodlarının değişmezliği, sonuç olarak yaşanan kısır döngü. SORU 1:Haliyle bu nedir, kafamız karıştı, anlayamadık valla, bir numara mı var burada diye sorduğunuzda otoritelerden verilen cevaplardaki döngüsel reddetme hali. Gerçeği kademe kademe dışlama refleksi.A- Yetkililerimiz araştırıyor.B- Yok öyle bir şey.C- Yalan.D- Her şey kontrol altında.E- Dış mihraklar.Bu hal karşısında eliniz böğrünüzde duyduklarınıza inanamama ve sonrasında döngüsel ‘tabii, tabii, ne demezsiniz’ hali.Bu kızgınlık karşısında büyük isyanlarda olmaya yatkınlık. Bu halet-i ruhuyeyle birlikte içinizi kaplayan, devlet denilen kuruma asla güvenilemeyeceği, bu güvensizliğin sizde yarattığı burukluk ve kaderine küsme hali. SORU 2:Yaşananlar karşısında aşama aşama tecrübe edilen hüzün. Neden böyle hissediyorum? Yoksa adalet yok mu?A- Amannn...B- Ahhh ah!C- Adaleti kim bulmuş ki biz bulacağız.D- İsyan etsem ne olacak?E- Kavanoz dipli dünya...Haliyle bu küskünlükle olup bitene iyice kırılma durumu.Ardından bu büyük isyana eşit oranda dalga dalga büyüyen bir isyan hali. SORU 3: Aşağıdaki paragrafın anafikrini bulunuz.Şimdi her şeyi çok net anlıyorum. Burası öyle bir ülke ki basılmamış kitaplar toplatılır, sınavlara gölge düşer, yolsuzluk alıp başını gider ve bizden sadece susmamız beklenir. Gazeteciler içeri atılır ama ihalelerle köşe dönenler sütten çıkmış ak kaşıktır. Ama göstereceğim size dünyanın kaç bucak olduğunu! Er ya da geç bu sistemi devirmenin bir yolu olmalı! A- Göreceksiniz, gün gelecek size kim olduğumu ispatlayacağım.B- Tayyip Erdoğan nasıl başardıysa ben de öyle başaracağım.C- Oyunu kuralına göre oynayacağım, dürüst olmak zaman kaybetmekD- Yok yok hep birlikte direnmek gerekiyor.E- Hiçbiri.Ancak Türkiye, gündemi o kadar yüklü bir ülkedir ki sınavlar filan derken seçimler, seçmenler, Güneydoğu, başkanlık sistemi gibi konular devreye girer ve bize de kala kala unutmak düşer.SORU 4:Bu mudur yani? Yaşananları unutacak mıyız, bu yaşanılan gerçekleri? A- Unutmayıp da ne yapacağız?B- Büyüklük bizde kalsın.C- Hadi bir sefer daha affettik.D- Neyse ya!E- Büyüklerimiz en iyisini bilir.Bunun üzerine yapılacak olan buzlu sular içmek ve gelecek seçimlerde daha adaletli, gerçeğin suyunun çıkarılmadığı bir dünyayı özlemek olabilir.SORU 5:Her şey tamam da yine de kafamı kurcalayan bir şey var. Gerçek gerçek deyip duruyoruz. Gerçeğin hükmü var mıdır? Sahiden gerçek nedir?A- Gerçek diye bir şey yoktur. Gerçek neye inanıyorsan odur.B- Gerçek, kitap okuma oranı yüzde 4, televizyon seyretme oranı yüzde 94 olan bir ülkede halisünasyonlar eşliğinde görülen karlı bir görüntüdür.C- Kaşığın içine baktığınızda gördüğünüz yanılsamadır.D- Başlarım geçmişine de geleceğine de: Bu ülkeyi ya sev ya terket halleridirE- Nihat Doğan’ın delikanlı sözleridir: ‘Burası Survivor, burada her şey gerçek.’Şifreyi çözdünüz mü? O zaman her şey sizindir. Gerçeğin kendisi bile.
Pazar günü Milliyet gazetesinin geniş yer verdiği İstanbul’un Anadolu yakasındaki ucube otelimiz Corner haberini görünce dayanamadım. Bugünkü yazımı başta bu otel olmak üzere, tepeleri kentin en olmadık yerlerinde göğe eren ultra modern gökdelenlerimizin nadide imar planlarına ve değerli şirketlerine ithaf etmeye karar verdim. Her ne kadar bu gökdelenlerin sahipleri farklı bir izleğin peşinde koşuyor olsalar da bu tür binalara ucube denmesi kadar yerinde bir karar olamaz! Bu binalar arasında yaşamını devam ettirmeye çalışanlardan biri de İstanbul Acıbadem’de yaşayan kuzenim. Geçenlerde, evinin etrafını saran elli katlı, geleceğin mekanları olarak gösterilen ateş pahası gökdelenlere bakıp ikinci kattaki evinin içine güneş ve rüzgarın artık giremediğini söylüyordu. Bu sözleri üzerine Sean Penn’in çektiği 11 Eylül’le ilgili 11 dakikalık kısa filmi ‘Yaşlı adam’ aklıma geldi. İkiz Kuleler’in yıkılmasıyla evine yıllardan sonra güneş giren New York’lu yaşlı bir adamın öyküsünü anlatır Sean Penn o kısa filmde. Film 11 Eylül açısından çok eleştirildi ama Penn’in asıl derdinin modernizmin ne olduğunu farklı bir açıdan bizlere sordurtmak olduğunu düşünmüşümdür hep. Bunların başında görkemin, konforun ve güvencenin ne olduğu, ne uğruna ve kimin için inşa edildiği soruları başı çekebilir.Bu soruları akılda tutarak gelelim ‘bizim’ Corner Oteli’ne. ‘Şuraya bir otel diksek ne güzel olurdu’ romantik cümlesinin günümüzün en işlek ve ‘modern’ cümlelerinden biri olduğuna tanıklık edecek binalardan birisi olan şu aynalı tuhaf binaya. Söz konusu binayı hemen hemen bütün Kadıköylüler gibi doğduğu andan itibaren şaşkınlıkla izliyorum. Denize bu kadar yakın ve bu denli kendinden emin, mağrur ötesi bir tavırla Kadıköy-Moda hattına yayılmasının nedenini ise ‘arada bizim bilemediğimiz ne türde dolaplar döndü kimbilir’ biçiminde anmaktayım. Binanın yerinde eskiden bahçeli bir yapı mevcuttu. Orası daha sonra bir bankaya dönüştü. Ancak sonrasında yaşanan bu kökten değişimin kimler tarafından gerçekleştirdiğini bir biçimde kavrayabilsek de bu binanın oraya dikilmesi izninin nasıl verildiğini anlamak pek mümkün olmadı. Sahi, ‘İstediğim yere gökdelen dikerim!’ mantığı nasıl bir mantıktır, sanırım başta Mimarlar Odası olmak üzere hepimizin saçını başını yoldurtacak bir cümle olarak hafızalarımızda yer etmeye devam edecek. Önce usul usul yükselen, ardından gerekirse bütün kıyı silüetini ‘yaparım ne olmuş!’ tarzıyla yerle bir eden bu otelin Kadıköy’de yaşayan insanları bu kadar umursamaz bir edayla arz-ı endam etmesi akıl almaz bir şey. Günümüzde paranın hemen her şeyi satın alması fazlasıyla içimizi daraltmış durumda ama hiç değilse hemen hepimizin ortak mekanında bu tür hoyratlıkların bedellerinin bir biçimde ödenmesi gerektiğini de hatırlatmış olalım. Zira her zaman dillendirdiğimiz gibi kamu herkesin alanıdır ve bu alanın birtakım çıkar grupları tarafından talan edilmesi hiç de sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Bu tür yazıları yazdıktan sonra söz konusu şirketlerin avukatları aracılığıyla kaleme alınan ‘kamuoyundaki yanlış bir anlaşılmayı düzeltmek isteriz’ şeklinde açıklamalar yapılır. Avukat arkadaşlarımız hiç yorulup yazmasınlar. Kamuoyunun yanlış anladığı bir şey yok, ama onların şirketlerinin anlamadığı (ya da anlamak istemediği) çok önemli hususlar var.
Ankara’da kurulan yeni bir yayınevi olan Ayizi Kitap’ın ilk kitabı elime ulaştı: Sevi Bayraktar’ın ‘Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar’ı. Kitap, devletin gözünde ‘makbul anneler’ dolayısıyla makbul vatandaşlar olma serüvenini kırsaldan kente göç etmiş ailelerdeki kadınlarla tartışırken önemli sorunlara parmak basıyor. Araştırmanın yapıldığı mekan çok ilginç, İstanbul’da Gazi Mahallesi. Hatırlayacağınız gibi 12-15 Mart 1995 tarihinde ceryan eden olaylar Gazi Mahallesi’nde yaşanmıştı. Kahvehanelere kimliği bilinmeyen kişilerce ateş açılmış, onlarca kişi yaralanmış ve hayatını kaybetmişti. Daha sonra olaylar Kürt ve Alevi nüfusunun yoğun olduğu diğer semtlere de sıçramıştı. Olayın devlet boyutu ortaya çıkarılmasına karşın semt, kendisine yamanmış olan olumsuz çağrışımlarla anılmaya devam etti. Bu yüzden Gazi Mahallesi sakinlerinin birçoğu kentin başka yerlerine gittiklerinde kimliklerini saklama gereğini duydular ve olaydan kısa bir süre sonra cadde adlarından numaralandırılan sokaklarına kadar yeniden inşa edilen semtlerinde birer yabancı gibi yaşamaya devam ettiler. Gazi Mahallesi, 2008 yılına kadar Gaziosmanpaşa’ya, sonrasında Sultangazi ilçesine bağlanmış bir yer. Kürtlerin, Romanların, Doğu Anadolu’dan göçmenlerin yanısıra radikal sol örgütlenmelerin ve politik anlamda aktif bir Alevi cemaatinin de etkin olduğu bir mahalle. Hem yakın geçmişindeki siyasi nedenlerden, hem de toplumsal yapısından ötürü Gazi Mahallesi ‘mahallelilik’ fikrinin insanları sıkıştırdığı bir alana da dönüşmüş. Bu anlamda sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik farklılıklar ve vatandaşlık fikrinin marjinalleştirilmiş bir mahallede, en marjinalleşmiş grup olarak kadınlar aracılığıyla araştırılması elbette çok isabetli. Sevi Bayraktar devletin marjinalleştirdiği yerel gruplara kadınların eğitilmesi amacıyla nasıl ‘ulaşıldığını’ tartışırken sivil toplum kuruluşlarının (STK) devlet ideolojisine eklemlenişini de bizlerle paylaşıyor. Zaten Türkiye’deki en büyük sorunlarımızdan birisi bu. STK’ların devlet sesiyle ve neredeyse aynı desibelde konuşması!Gazi Mahallesi gibi yalnız bırakılmış bir semtte farklı başlıklar altında annelik eğitimleri alan kadınlar ‘modern annelik bilgisi’nin ne olduğunu öğreniyorlar. Bu anlamda makbul anneliğin ne olduğunu da! Ancak söz konusu makbul annelik bu kadınları orta sınıfta kabul gören burjuva anneliğine taşımayı ilke edinirken onların gerçek sınıfları ve etnik kimliklerine aynı hassasiyeti göstermiyor. Bu yeni kimlik silüetinin ısrarla ‘neden kadına’ sunulduğu ise ortada! Çünkü yeni kimlik politikaları için öncelikle tercih edilenler hep kadınlardır. Bakınız son 70 yılımız. Kitabın gündeme getirdiği en önemli sorulardan birisiyse orta sınıf kızların eğitiminden kentin kenar mahallerinde yaşayan alt sınıf kadınların eğitimine kadar yetmiş yıllık süreçte ne değiştiği. Modern ulusun yeniden inşasında kadına yatırım yapma suretiyle ailelerin dönüştürülmenin hedeflendiğini biliyoruz. O halde bugünkü iktidarın bu uğurda izlediği yolu nasıl okuyabiliriz? Orta sınıftaki kadının bu rolü üstlendiğini düşünecek olursak benzer bir yatırımın alt sınıflara da yapıldığını farz edebilir miyiz?Sevi Bayraktar 70 yıllık sürecin arkasından hâlâ kadına yatırım yapma suretiyle toplumun dönüşeceğini hayal eden bir devletin politikalarını bizlerle paylaşırken kafamızdaki sorunun altını bir kez daha çiziyor: ‘Değişen güç dengeleri bu hayali nasıl etkiliyor?’Galiba yıllar, görüntüler değişse de içerikte değişen pek bir şey yok! Ya sonuç?Yazarın sözlerine kulak verelim: “Mahalleli kadınların annelikleri müstakbel annelikten öteye gidemezdi. Onlar devletin biçtiği annelik kalıbının hem içinde hem kıyısında konumlanan, bir türlü makbul kabul edilemeyecek annelerdiler...”Kısacası etnik, politik ve ekonomik koşulları göz ardı edilen makbul olmayan müstakbel anneler, makbul olmayan müstakbel vatandaşlardı onlar. Neoliberal politikaların kadın bedenini hedefleyen maceralarından yalnızca biri...
Kayseri’deki çocukların haberini aldıktan sonra ülke olarak katılıp kaldık. Pazartesi günü elim yazmaya gitmedi, yazamadım, içimde kabarıp duran dalgaların dinmesini bekledim. ‘Dindi mi ki yazıyorsun?’ diye soracak olursanız, hayır dinmedi. Üç gündür önüme çıkan her çocuğun ellerine bakıyorum, ellerindeki boğumlara, o boğumlardaki yumuşaklığa, toyluğa, izsizliğe. ‘Madem böyle düşünüyorsun olayın failinin idam edilmesine de karşı değilsin’ diyebilirsiniz. Hatta birçoğu gibi ülkemizde idam cezası olmadığı için bu tür olayların yaşandığını da iddia edebilirsiniz. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun söylediği gibi toplumsal tatminin bazen gerektiğini de savunabilirsiniz. Açıkçası idam cezasının bu yaşananlara bir yanıt olduğunu düşünmüyorum. Ateş düştüğü yeri yakar. Buna saygım sonsuz. Hemen hepimizi saran isyan duygusunu da bir şekilde anladığıma inanıyorum. Ancak bu olayın arkasından ‘asacaksın, keseceksin’ gibi sözler sarfedilmesi de son derece düşündürücü. İşin aslı, bu ve buna benzer olguların idam cezasıyla sonlanabileceğine de inanmıyorum. Toplumun bu tür olayların ardından yaşadığı iniş çıkışlardaki gerilimini dengeleyecek olan hukuk kurallarıdır. Bu ise kan dökerek olursa başka bir şiddetin eşiğine geliriz. Hukukun intikam amaçlı ve toplumsal şiddetten yola çıkarak aldığı kararların, kısacası idamın, özünde katillerin, tecavüzcülerin değil bizzat insanın olumsuzlanması olduğunu unutmayalım. Beşer şaşar ama hukuk şaşmamalıdır! İnsan yaşamının ne kadar önemli ve değerli olduğunu toplumsal vicdanımıza yeniden hatırlatabilmesi açısından da şaşmaması gerekir hukukun. Kaldı ki toplumsal tatmin dediğimiz aslında kaygan zeminde duran bir tanımdır. Bu kaygan zemini daha da kaygan hale getirmek gideni geri getirmeye yetmeyecek, dahası toplumdaki arızanın gerçekten giderilmesine uzun vadede sağlıklı bir katkı sağlamayacaktır. Açık ki insanın doğasındaki sapkınlığa her türlü durumda müdahale etmek her zaman mümkün değil. Bu açıdan yaşanan duruma psikolojik olarak bakmaktan çok toplumsal olarak bakmak daha anlamlı. Ancak bu toplumsallığın adı toplumu tatmin etmek yerine toplumu dönüştürebilmek olmalı. Örneğin bu tip olaylara kapı aralaması çok yüksek olan tecavüz vakalarına karşı takınılan tavrı bir hatırlayalım... Tecavüzün caydırıcılığı yönünde sürekli yalpalayan bir ülke konumundayken ‘bu tecavüzcüler de nereden çıktı’ diye sormak abesle iştigal etmek değildir de nedir? Hâlâ tecavüzü kadının geçmişinde arayan insanların ciddi ciddi demeçler verdiği bir toplumda yaşıyoruz. Tecavüz mağduru kadınlar haklarını aradıklarında başvurdukları kurumların çoğu, hastanesi olsun karakolu olsun, onlara deli gözüyle bakıyor. Bütün toplum onlardan susmalarını istiyor. Ensest en büyük yaralarımızdan ama bu da konuşulamıyor. Öte yandan toplumun, pedofilinin yani sübyancılığın bir hastalık olduğu konusunda bilgilendirilmesi ve bu hasta kişilerin tedaviye muhtaç olduklarının bilinmesi de çok önemli. Mahkemelerimiz bu hasta insanların düşen davalarıyla dolup taşıyor. Bu arada okullarımızdaki etek boyları ‘namusumuz’, dekolte ‘namussuzluğumuz’, medyadaki ve gündelik yaşamdaki erkek dili ‘gururumuz’ olmaya devam ediyor. İdam cezasıyla bunların önüne geçebilir miyiz? Maksat kan dökülmesiyse, kurban vermekse, peki tamam. Ama işin köküne inmeden bu işlerin bitmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Zor olanı seçmek ve derine inmek gerekiyor. Belki de sadece yüzleşmek. Ki gidenler gittikleriyle kalmasınlar.
25 Şubat 2003 tarihinde Meclis’e sunulan 1 Mart tezkeresi Türkiye’yi farklı bir yere oturtmuştu. Evet oylarının fazla çıkmasına rağmen Anayasa’da belirtilen salt çoğunluğa ulaşılamaması Bush yönetiminin ‘Irak! Irak!’ diye nefes nefese terennüm edip durduğu kâbusa siyasi olarak eşlik etmemek anlamına geliyordu. Söz konusu karar özellikle savaş karşıtı insanlar ve elbette Irak’taki sivil halk nezdinde pek kıymetliydi. O dönemde üç-dört aylığına ABD’ye gitmem gerekmişti. Chicago’daki havaalanının hemen hemen bütün ekranlarından pompalanan savaş ‘gazını’ gördüğümde büyük dehşete düşmüştüm. Dünya sanki Irak’tan önce yokmuş ve ancak Irak’tan sonra yeniden var edilebilecekmiş gibi bir hava esiyordu ortalıkta. Daha sonraki günlerde Türkiyeli olduğumu söylediğimde Ortadoğu üzerine çalışan birkaç insanın gelip beni bizzat tebrik ettiğini de hatırlıyorum. Sırf 1 Mart tezkeresi sayesindeydi bu. ‘Bizim ülkemizin yapamadığını Türkiye yaptı’ diyorlardı. Gerçi daha sonra Irak tantanası esnasında Türkiye’nin CIA uçaklarına bir biçimde ev sahipliği yaptığını, ABD’nin dünya çapında giriştiği Müslüman avına dolaylı olarak destek verdiğini kanıtlarıyla öğrendik ve yine kendimizi o yerde, ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ dediğimiz o yerde, bulduk. Bildiğiniz gibi CIA’nin kiraladığı uçaklar Müslüman zanlıları işkencenin yasaklandığı gelişmiş ülkelerden dolmuş usulü alıyor ve onları işkenceyi meşru kılan diğer Müslüman ülkelere teslim ediyordu. Amaç belliydi: İstihbarat için her yol mübahtır ama mümkünse medeniyete bulaşmasın! Bu medeni uçaklara da teslimat uçakları deniyordu. Teslimat uçaklarının ayıbı insanlık tarihimize gireli daha on yıl bile olmadı. Şimdi hep birlikte başka bir tezgaha hazırlanıyoruz. Ve elbette adına ‘barış, demokrasi, falan filan’ diyerek bu işe girişmeyi bekliyoruz. Hiç kuşku yok ki Libya konusunda tezkerenin Meclisten geçmesi ‘demokrasi yolunda’ Türkiye’nin Irak’tan farklı bir gerçeği kavramış olduğunu da gösteriyor. Belki artık teslimat uçakları gibi uçaklara ve stratejilere dolaylı destek vermek yerine ‘petrol sipariş uçaklarına’ direkt destek vermek gibisinden asal bir rolü üstlenmek, bölgede aktif olmak, hedeflenen gerçeklerden bir kısmı olabilir. Bu asal rolün ülkemize ne getirip ne götürdüğünü kısa bir zaman içersinde göreceğiz. Ama bu kadar karamsar olmayalım. Kimbilir belki bu sayede Kaddafi’nin ordusunun tecavüzcü ekibine dur deme şansı ortaya çıkabilir! Belki bu sayede sivil halk zulüm ve yıkımdan kurtulabilir. Belki bu sayede Libya’ya gerçekten barış, demokrasi gelir ve bölgedeki diğer uluslara örnek teşkil eder! Yani tıpkı Irak’ta tanık olduğumuz gibi! Şimdilerde ABD ordusunun Irak’taki hapishanelerde yarattığı dehşeti ve insanlık ayıplarını ‘yahu ben bunu hangi filmde görmüştüm?’ diye uzak, sisli puslu bir hayal biçiminde hatırlıyor olduğumuz gibi. Ortadoğu’da kan dökülmesini istemiyorsak hiçbir yerde kan dökmememiz gerekmez mi? Sağa sola hatırlatıp durduğumuz o sözcüğü bir kez daha düşünelim mi? Kısaca On Emir’de dendiği gibi: ÖLDÜRMEYECEKSİN.
Ahmet Şık’ın kitap taslağını ele geçirmek için İthaki Yayınevi’ne yapılan polis baskınının ardından Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Enver Ercan, PEN Türkiye Merkezi 2. Başkanı Halil İbrahim Özcan ve Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal ortak bir bildiriye imza attılar. Bildiride temel olarak altı çizilen husus düşünce ve ifade özgürlüğü! Yani Türkiye’nin yayıncılarının, yazarlarının, çevirmenlerinin, gazetecilerinin yıllardır ama yıllardır mücadele verdiği o meşum alan. Kısacası iktidarlar, iktidarların vaatleri değişse de hiç değişmeyen o makus kadere mahkum bırakılan hallerimiz.Bildiri, Ahmet Şık’ın henüz yayınlanmamış kitabının yayınevindeki kopyasına el konulmasının ‘yayınlama özgürlüğü’ açısından ülke olarak çok tehlikeli bir aşamaya geldiğimizin kanıtı olduğuna vurgu yapıyor. Gerçek demokrasinin karşıt fikirlerin serbestçe ifadesine olanak tanıdığını yeniden hatırlatırken İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa ile belirlenen özgürlüklere ket vurulmasının sakıncalarına değiniyor. Elbette halkın bilgi edinme ve okuma özgürlüğünün de baltalanması söz konusu. Bildiri, bu konudaki Anayasal haklarımıza da referans veriyor. Anayasamızın 26. ve 29. maddeleri bu ülkedeki herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduklarını söylüyor. Süreli ya da süresiz yayının önceden izin alma şartlarına bağlanamayacağı da bu maddelerin söyledikleri arasında. Bildirinin bir başka referansı da Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin düşünce ve ifade özgürlüğü ile verdiği bir kararla ilgili. Bu kararın bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum:“Türkiye Cumhuriyeti, hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu bir demokrasidir. Esasen çağımızın ruhu çoğulculuk yani çoksesliliktir. Çoğulculuk ise birden çok düşüncenin varlığı ve bunların açıklanması temeli üzerinde kurulabilir. Çünkü, dış dünyaya yansıtma olanağı verilmediği taktirde düşünce özgürlüğü işlevini yapamaz ve varlık nedenini yitirir...” Peki düşüncenin varlık nedenini yitirmesi nedir? Başta sapla samanı aynı çuvallara doldurmak, ezberi baş tacı etmek ve hep aynı nakaratlarla benzer yanlışları kararlı ve inançlı bir tavırla ortalığa saçmak, habire saçmaktır. Sonrasında bu saçmalığa dönüp inanmaktır. Derken inandığı bu saçmalıktan korkular üretmek ve bu kez o korkulara inanmak, o korkuları ortalığa saçmaktır. Fazlasıyla saçma değil mi? Ne yazık ki saçma olması, gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Bir ülke yıllarını, enerjisini, umudunu bu kısır döngüye nasıl harcamış olabilir diye şaşırsak da, böyle. Şaşırmasak da, böyle.
ABD’nin ve NATO’nun ultramodern silahlarla Libya’yı hedef alması arkasında bir sürü soru işaretini barındırarak tarihin kanlı ve yorgun sayfalarına yazıldı bile. En duygusal ve naif perpektiften sorulacak soru, olsa olsa “Obama bize niye yalan söyledin?” olabilir. Ancak Obama’nın bu konuda vereceği cevabın ne olduğunu da bir şekilde biliriz: “Ne yapayım kardeşim dış politikamız güvercinleri de şahinleri de aşan yekpare bir politikadır!” Haksız sayılmaz. Özellikle ABD dış politikasında iyi polis, kötü polis hesabı, al Bush’u vur Clinton’a hallerini az yaşamadık. Hele bizim diyarda, Ortadoğu’da. Üç aşağı beş yukarı iç ve dış politikaların kırtasiye işlerini ve bürokratik manevralarını bir yere kadar anladık diyelim. Hatta bunlarla bağlantılı olan askeri tavrı da “böyle gelmiş böyle gider” diyerek bir yere kadar çözmüş olalım. Geriye kala kala tek bir şey kalıyor. Günümüzde asıl dinamizmi bu alanlara veren hayat öpücüğü, kısaca bilim. O zaman şunu soralım mı bilime: Ortadoğu’daki her ileri geri harekette dış politikalarının çerçevesi incelikle çizilmiş, gelişmiş ülkelerde devreye giren bilimin daha doğrusu teknobilimin işlevi nedir günümüzde? Şunları görürüz ya, silahlar ülkeleri vurur, işte o zamanki sorudur bu. Bazen bir savaş mı yoksa bir karnaval mı, seyretmektesiniz tam olarak çözemezsiniz ya. Bir ışık ve ses seli eşliğinde demokrasi skalasında “geri kalmış” ülkelere barış ve demokrasi sunulur ya, o zaman. Kadınlar, çocuklar, evler, yaşam abluka altına alınmıştır en beterinden ama hızla uçan uçakların, gökten salınan bombaların teknolojik iradesi her şeyin önüne geçmiştir. İşte o zamanki sorudur bu ve ardından da başka bir tanesi gelir: Sahi 21. yüzyılın bilimi sivil midir, yoksa askeri mi?Şöyle bir hafızamızı yoklayalım. Özellikle son elli yıldır silahlanma projelerinin yegane teminatı haline gelmiştir bilim. Kısaca bilim felsefi köklerinden uzaklaşmış (uzaklaştırılmış), insanlığa ve yaşama faydalı olabilecek olasılıkları göz ardı etmeyi alışkanlık haline getiren uyanık ve aynı oranda da küreselleşme karşısında eli kolu bağlı biçare siyasetlerin hizmeti altına girmiştir. Hakikati anlamak ve yeryüzünün ötesini görmek. Bu hususlar bilim için demode ve naif arayışlara indirgenmiş, onların yerine sınırları korumak, gerekirse askeri ve gizli planlarla yeniden bu sınırları çizmek, insansız stratejilerle soyut coğrafyalar belirlemek bilimin asıl görevleri haline getirilmiştir. Kısaca söylemek gerekirse, hem başlangıç noktası hem de varılacak son itibariyle bilim somut ve sıradan bir sayısal gerçeğe indirgenmiştir.Afganistan, Irak, LibyaÖ Sınırlar, vaat edilen sınırsızlıklar, kutsal topraklar, CIA uçakları, üsler, uçak gemileri, uydular, füzeler, filtreler, kameralar, dinleme aletleri, petrol. Nicesi. Ve gizemli yalanlar. Elbette kuyruklu teknolojik ve “bilgilendirici” yalanlar.Teknolojik maceralar içersinde kendine yol bulmaya çalışan resmi üniformalar ve gizli ajan kostümleri içindeki bilim, dünyayı sesten hızlı dolaşan uçaklar, en akıl almaz mermiler ve bombalar içersinde kendine ait özel bir ölüm fermanına imza mı atmaktadır yoksa?
Hazır Akkuyu ve Sinop’taki nükleer santralleri, onlara bağlı kaderlerimizi tartışmaya başlamışken Karadeniz kıyılarına göz dikmiş olan HES’lerin (yani hidroelektrik santrallerinin) de tartışılmasının tam zamanı diye düşünüyorum. Yeni bir katılımcı demokrasi anlayışı içersindeysek Karadeniz’de olup bitenlerin de Türkiye’nin gündemine girmesi ve kamusal alanda tartışılması gerekiyor. Rüya Köksal son dönemde adını sıkça duyduğumuz bir belgeselci. ‘Karadeniz Sahil Şeridi’ ile ilgili ‘Son Kumsal’ belgeselinden sonra Karadeniz’deki derelerle ilgili çarpıcı bir film çekti: Bir Avuç Cesur İnsan. Belgeseliyle geleneksel medyanın görmezden geldiği ve dolayısıyla kamusal alanın ilgi alanının dışında bırakılan çok önemli bir konuya parmak bastı. Bölgenin derelerine el atan HES’lerin doğayı tehdit eden tavırlarını gözler önüne serdi. Bu uzun belgeselin çıkış noktası Anayasa’nın 56. Maddesi. Bu madde bireyi, kendine ait yaşam alanlarını korumakla yükümlü tutuyor. Kısacası sadece bölge halkına değil, belki de hepimize anayasal haklarımızı yeniden hatırlatmak istiyor Köksal. Çok da iyi yapıyor. İlk etapta derelerden enerji elde edilmesinin bölge ve ülke için ne kadar önemli olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak neredeyse Doğu Karadeniz’deki bütün dereleri hedefleyen santrallerin nasıl bir doğa katliamına yol açtığını gördükten sonra bölge halkının isyanına denk bir feryat yükseliyor içinizden. Bölge halkı kadın erkek yan yana bir set oluşturmaya başlamış durumda. Bu isyanda Karadeniz kadınının katkısı çok fazla. Derelerine kendi doğaları ve duaları gibi sahip çıkıyorlar. Ancak desteklenmeleri şart. Türkiye’nin onlara destek vermesi şart. Neden mi?Tıpkı nükleer santrallerde olduğu gibi (eyvahlar olsun yine bu konuda doktoram olmadığını unutmuş bir halde atıp tutmaya başladım!) Karadeniz bölgesinde oluşturulmaya çalışılan hidroelektrik santralleri de modernleşme adına insanın geleceğini ve doğayı, kısaca yaşamı yaşam yapan hemen hemen bütün unsurları çiğneyerek kendine alan sağlamaya çalışıyor. Bugün HES’lerin doğal sit alanları üzerinde yükseltmeye çalıştığı ucuz enerji projeleri, yarın insanlığa nasıl dönecek, bunun yanıtını hep birlikte vermek durumundayız. Yetkililer bunun yol, su, elektrik olarak bizlere döneceğini söylüyor. Yetkililer her şeyi bizim için bizden daha iyi düşünür derseniz yazının bundan sonrasını okumanıza gerek yok. Eğer yaşamın kamusal alanda ‘bizler’ tarafından yönlendirilebileceğine inanıyorsanız yazıya devam! Bölge halkı ise bunun yaşamları için bir dönüm noktası olduğu kanaatinde. Bir daha geri dönülemez bir kavşakta olduklarını düşünüyorlar. Onlara göre hızı kendine prensip edinmiş, tüketmekten haz alan çağımızın ‘kalkınacağım, öne geçeceğim, yeneceğim, kendimi ispat edeceğim, görürsün sana neler edeceğim’ nakaratının toz duman içersindeki kavşağı burası: Doğanın sömürülmesi ve katledilmesi. Modern zamanlar ve getirileriyle (ve elbette bizlerden götürdükleriyle) yüzleşmemiz insanlığımızdan çalınanları da hatırlamamıza yol açabilir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Rüya Köksal, Son Kumsal belgeselini sahil yolundan en çok zarar görenlere, martılara, balıklara ve sahili korumak için mücadele edenlere adadıklarını söylüyor. Sonrasında ise denizle arasına set çekilen bu bir avuç insanın ‘Denizimizi aldınız derelerimizi asla’ haykırışlarına kulak kesilmiş Köksal ve ekibi. Görmeyen gözler, duymayan kulaklar için bu belgeseli yapmışlar. Bir Avuç Cesur İnsan’ı. Onlardan öğrenecek çok şey var! Anayasal kuralların hiçe sayılmasına rağmen, hukuk yoluyla sürekli alabora edilmelerine karşın onlar direniyor. Rüya Köksal’ın nükleer santraller ve Çernobil üzerine bir belgesel üzerinde çalıştığını da buradan duyuralım.