Yapmış olduğunuz eylem milli birlik ve bütünlük duygularını zedeleyici...Kaldığı yurttan süresiz uzaklaştırılan bir gencimizin resmi dilden kapı önüne bırakılmasının gerekçeleri, bu ve buna benzer ‘ağır ol molla desinler’ cümleleriyle böyle tanımlanmış. Öyle bir cümle silsilesi ki bunlar, insanı gülmekle ağlamak arasında renksiz, sisler içersinde bir arafta bırakıyor. İşin elbette ciddi bir boyutu var. Ama bunu milli birlik ve bütünlük çerçevesinde ve bu çerçeveye kast edilen alçakça bir isyan biçiminde okumak yerine ‘neden gençler yumurta atıyor?’ diye yalın bir soru cümlesiyle okumak daha gerçekçi bir başlangıç olmaz mı? Daha netleştireyim: Neden devlet büyükleri üniversitelere gittiklerinde toplumun genç kesiminden yumurta yiyor? Asıl soru budur. Bu önemli soruyu atlarsak arkasından gelenler elbette otomatiğe bağlanmış ‘vah namussuzlar, vay densizler, aman ne hallere geldik, büyüklere saygı nerelerde kaldı, milli irademiz yerlerde sürünüyor, bütünlüğümüz tehdit altında’ gibi cümleler olacaktır. Kısaca otoritenin kadere veryansın ettiği debdebeli yakınmalar! Altta verilen mesajsa şudur: İtaat edeceksin, saygı duyacaksın, uyacaksın...Ne tuhaftır ki aslında ülkemizin en büyük sorunlarından biri budur. Genci ve yaşlısıyla fazla itaatkâr olmamız!Öyle bir gençlik düşününüz ki, yıllarca oradan oraya savrulmuş, her gık demesinde en hoyrat biçimde bastırılmış, ardından gelen çaresiz sessizliği ve yorgun sakinliğinden her anlamda yararlanılmış, yok sayılmış, dama taşı gibi oradan oraya oynatılmış olsun... Bu gençlerin yaşlanmış hali içinse bakınız bugünkü hallerimize! İstisnalar elbette olacaktır, yaşasın istisnalar, o ayrı, ama yapılan her protestoyu milli birliğe zarar verme noktasına taşıyan otoritenin de artık kendine bir çeki düzen verme zamanı hasıl olmuş, çuvaldızdan, iğneden vazgeçtik, kürdan filan gibi nesnelerle bu işi sertleşmiş derilerinde denemeleri elzem haline gelmiştir. Şeklini beğenelim ya da beğenmeyelim bu gençliğin bir derdi var. ‘Onların yerinde olsaydık öyle protesto etmezdik!’ Peki. Ama anlamamız gereken diğer bir husus da onların yerinde olmadığımızdır! Belki yaşlandıkça onlar da bazı şeyleri farklı algılayacaklardır. Ama bunun için seçim yaparak yaşamaları, üstelik bazen yanlış yaparak, deneme yanılma yoluyla yaşamaları esas değil midir? Kusursuzluğu kim bulmuş da merhem olarak kafasına sürmüştür? Diyelim ki sürdü, bunun doğru olduğunu kim iddia edebilir? Üstelik Türkiye gibi bir ülkede...O halde nedir bu sertlik ve hoyratlık? Dilekçeler, pullar, imzalar, soğuk damgalar, çatık kaşlar, sert ve diskur dolu cümleler?Yoksa şöyle mi desek:Sepet sepet yumurtaEy yolcu! Sadece kendi gençliğini hatırla.
Alabora olmuş bir gündemin içersinden cımbızla bir konu seçmeyi başardım bugün: 23 Nisan! İlk temennim, başta ülkemizdeki olmak üzere dünyadaki bütün çocuk ve gençlerin çocuk ve gençlik haklarına 365 gün saygı duyulması. Kısaca, eşitlik ve adalet fikrinin, başta yaşam hakkı olmak üzere, eğitim ve sağlık alanlarında onları geleceğe hazırlaması. Özgüvenli ve özsaygılı insanlar olarak yetişmeleri. Diğer temennim ise yaşam yolunda ilerlerken, içlerindeki ses onlara ne fısıldıyorsa oraya doğru gitmeleri. Sınavlar, yasaklar, horgörülmeler, küçümsenmeler arasında bu mümkün mü diye sorabilirsiniz. Ben hâlâ bunun mümkün olduğuna inanan o kötümser iyimserlerdenim!Her şey bir yana ülkemizde çocuk ve gençlik kitaplarına verilen önemin giderek artmakta olduğunu biliyorum. Medyanın bu konudaki ‘muğlak’ desteğini görmekse ‘muğlak’ bir sevinç veriyor insana. İşin aslı Milliyet Gazetesi’nin yıllar öncesine dayanan bu konudaki öncülüğünü zaten biliyoruz; Vatançocuk, İyi Kitap gibi dergilerin ise daha çok desteklenmesi gerekiyor. Kaldı ki bu işi bir ömür törpüsü gibi görmeyip yaşam felsefesi haline getiren çok önemli yayınevlerimiz var. Büyük yayınevlerinin çocuk bölümleri kuruluyor ve bu alanın ne kadar önemli bir sektör olduğu ortaya çıkıyor. Bir de Günışığı Kitaplığı gibi 15 yıldan beri bu işi salt çocuk ve gençlik alanında sürdürme cesaretini üstlenmiş yayınevlerimiz var. İnatla, özenle ve sabırla devam ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde yayıncılık dalında son derece önemli bir ödül de aldılar. Mehmet Fuat Yayıncılık Ödülü’nü. Bu ödülü ve geride kalan 15 yılı kutladığımız buluşmanın hemen arkasından yayınevinin son kitabı olan Galata’nın Tembel Martısı’nı okudum. Usta yazar ve çizer Behiç Ak’ın ‘Gülümseten Öyküler’ serisindeki son kitabını. Çevreci, yaşamı, kenti, doğayı kucaklayan, hayvanları bağrımıza basmamızın önemini vurgulayan bu seride ben en çok ‘Alaaddin’in Geveze Su Boruları’nı sevmiştim. Ama ‘Galata’nın Tembel Martısı’, tarihin restorasyonu, ebabil kuşları, dünyanın en kötümser iyimserleri (!), güvercinler, internet, belediye, çok konuşan ve genelde boş konuşan büyükler, 56 model Şevroleli Oktay Bey ve uçmayı yeniden öğrenen şişko martı Murteza’nın matrak serüvenleriyle çevrili farklı bir masal. Her şeye rağmen bizler istersek ‘her şeyin yolunda gidebileceğinin’ mesajını veren günümüze dair insancıl, içten bir öykü. Sanırım içinde birçoğumuzun yersiz kaygıları, insana özgü takıntıları da mevcut!Bazı yerlerde gerçekten koptum. Hele sürekli cep telefonundaki mesajlardan gözünü ayıramayan, karşısındakine göz ucuyla bakan, ardından büyülenmiş gibi tekrar cep telefonunun o küçük ekranına kilitlenen Engin Bey’le karşılaşınca makaraları koyuverdim... Bir diğeri de teknoloji takıntılı Emre’ydi. ‘O bir internet delisiydi. Bu yolla binlerce arkadaş edinmişti. Afrika’dan Amerika’ya, hiç tanımadığı insanlarla saatlerce yazışabilme becerisi vardı onda. Hiç tanışma ihtimali olmayan insanlarla küsüp, barışabilirdi.’‘Galata’nın Tembel Martısı’ Murteza 23 Nisan için bahane olsun. Yeryüzündeki bütün çocuklar hak ettikleri hayatları bulsun. Onların hayatlarını zindana çevirmeyelim, o hayatların karabasanlara bulaşmasına gücümüz yettiğince engel olalım.Peki ya biz büyükler? Basit. İçimizdeki çocuğun ölmesine hiç izin vermeyelim. Şişko mişko, Tembel Martı Murteza gibi yeniden uçmayı deneyelim!
Yüksek Seçimler Kurulu (YSK), BDP’nin desteklediği bağımsız adaylara ‘dur’ dedi. Mesaj çok açık: ‘Yassak, herkes giremez’. Bu arada sözlerin muhatabı olan üst başlığımız demokrasi ve yıllardan 2011!Ne şu, ne bu. Kendini yasa koyucu bir edayla ortaya salan YSK’nın bacasından yükselen bu kırmızı ışık, ülkemizde hâlâ demokrasinin yerine korkunun kol gezdiğini ispatlıyor. Maalesef! Gerekçe belli: ‘Aman efendim korkulu rüya görmektense uyanık yatmak hayırlıdır’. Oysa bu biteviye kırmızının sıradanlığı koca bir toplum olarak gelecek zamanlarda vereceğimiz sınavlarda daha şimdiden büyüyen gözbebeklerimizi yoruyor, kalbimizi sıkıştırıyor. Kürtlerin Meclis’e girmesine çekilen bu set bir demokrasi ayıbıdır. Ve yedisinden yetmişine hepimizi, şu ya da bu şekilde, yakın gelecekte fazlasıyla ilgilendirecek bir dönüm noktasına vurgu yapar. Zira temsil etme ve edilme hakkı anayasal bir haktır ve bu hakkı insanlardan aldığınızda bunun bedelini sadece YSK’nın nazlı tavırlarıyla değil en şiddetli biçimiyle bizzat halkın mağduriyetiyle ödersiniz. Bu mağduriyette ise kravatların, sinek kaydı traşların, toplantı arasındaki steril çay-kahve molalarının, iyi baskılı kağıtların altına atılacak marka kalemli bonkör imzaların kendinden emin duruşlarının bürokratik silüeti değil, ister Türk olsun ister Kürt, gencecik çocukların kanı ve bu kana karışacak olan ana babalarının gerçek gözyaşları vardır. Ne yazık ki böyle... Anayasal haklar ve hukuk çerçevesinde temsil edilmenin önüne baraj kurarsanız, kan denizine, bu denizin besleyeceği toplumsal yarıklara, bu yarıklardan üreyecek kin ve nefrete de bir biçimde geçit verirsiniz. Nefret suçları ise dünyayı altüst eder. Bunun temelinde ise hep ‘doğrular’ın yapıldığı inancı yatar. Bunun da altına, oybirliği ile imza atar mısınız YSK’nın değerli üyeleri? Korkuyla demokrasi teknesinin yürümeyeceğini hemen hepimiz biliyoruz. Kaldı ki korkarak, korkuyu kılıflara sokarak harcayacağımız zamana neler sığmaz neler! Bir toplumu korkularla, korkulardan güç alan böylesi tavırlarla değil, adaletle, insan haklarının önceliğine yön verecek kararlarla beslediğiniz zaman o toplumda zaten ırkçılığın, kendinden farklı olana duyulan anlayışsızlığın ve bu uğurda gerçekleşecek şiddetin de önüne geçmiş olursunuz. Değerli YSK, insanlar arasındaki çekişmeyi, gerilime yönelik şiddeti ortadan kaldırabilmenin yolu yasaklardan ve engellemelerden geçmemeli. Öyle olduğu zaman yaşamlarımızın köküne kibrit suyu döken geçmişin izi hep üzerimizde kalıyor. Ve biz hep aynı bayat senaryoları, o bayat senaryoların yarattığı biteviye kabusları ve yüzleşilememiş korkuları ‘uyanık yatarak’ görmeye devam ediyoruz. Oysa insanı insan kılan rüyaları ve o rüyalardan beslenecek olan hayalleridir!
‘Çocuklar ölümün yoğun bir biçimde farkındadırlar’ der Ursula K. Le Guin. ‘Kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda çocukluk biter ve yeni bir hayat başlar.’Ne bir hesap sorma refleksi ne de bir bağışlama cümlesi, Diyarbakır Cezaevi’nin dile geleceğini duyduğumda, ne kadar tuhaf, Le Guin’in bu cümleleri kulaklarımda çınlayıp durdu.Ne bir sitem ne de gidenlerin ardından söylenebilecekler, Diyarbakır Cezaevi’nin duvarlarına asılı kalmış olanın bir ülkenin geneline yayılabilecek, çocuklukla büyümek arasında bir soru işaretinden ibaret olduğunu düşündüm.O soru işaretinin soru cümlesi‘Büyümek bu mudur?’ diyordu sanki. Bir ülkeyi hızla büyütmenin yolu mahpusluktan mı geçer, mahpusluktaki işkenceden, zulümden? Büyümeyi kavramanın yolu zindanlardan mı geçer? Ölümü böyle seçen, bir sayfayı kapatıp başka bir sayfayı açarken, kısaca yeni hayatına tutsak olarak gözlerini açmaz mı bir kez daha doğarken?Ne bir isyan ne de çığlık. Diyarbakır Cezaevi’ndekiler unutamadıkları ve soruları yüzünden mi hızla büyüdüler ve bütün bir ülke olarak onlarla birlikte bizler de?Diyarbakır Cezaevi konuşacakmış. Kanıtlar toplanıyormuş. Çocuklar, rüyaları başkalarının rüyalarına dönüştüğü zaman mı büyürler? Yüreği taş, vicdanı taş büyükler, onlara işkence ettiği zaman mı serpilip gelişir çocuklar, dar zamanlarda, taş mekanlarda?12 Eylül’ün çocukları bu küçük anların dar zamanlarında hızla büyüdü. O kadar hızla büyüdüler ki gölgelerine bile sığamaz oldular nihayetinde...Bu yüzden mi? Taşlar konuşacakmış. Konuşsunlar. 30 yıl sonra. Çok geç, çok erken. Çok geç, çünkü gidenler gitti. Çok erken, biz geride kalanlar, apolitikler, depolitikler, farklı yollara sapmış olanlar, sapamamış olanlar, sapar gibi yapanlar hâlâ kırığız, dargınız, hüzünlüyüz...Ancak her şey bir yana gönül şunu dilemek istiyor: Diyarbakır Cezaevi, bir savcının resmi tanıklığında değil, yaşamsal bir tanıklıkla bizlerle konuşsun. Taşların işkenceye karışan sesi, işkenceye uğramışların, yaşamları çalınmışların, çocuk ve genç olamadan büyümüşlerin sesine ses verecek içten bir özürle Türkiye’nin karşısına çıksın. Geçmiş bir intikam, hesap sorma, bedel ödetme ya da tarihi çarpıtma reflekslerinden kurtulsun, bir yüzleşme, birbirine bakma, yaraları şifa ile sarma ve ardından olabildiği kadar sağlıklı bir unutuşa bıraksın kendini. Kısaca yaşama, yaşamın akışına. Gönül bunu istiyor, evet.‘Bazen çocuklar, annelerinin koynundan bir merminin düştüğü ve bir teğmenin onu görmezden geldiği anlarda büyürler’ diyor Ayhan Bozkurt, 1980’li yılların Çorum’unu anlattığı ‘Barikattaki Çocuk’ adlı kitabında. Bir ülke apar topar böyle büyüdü. Bizden sonrakiler böyle büyümesin. Böyle öksüz, böyle yarım yamalak, ruhların barikatlarında, böylesine savrulmuş...
Devlet tiyatroları devlete yük oluyormuş. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay böyle söylüyor...Hemen her şeyin para, bütçe, yükselen grafikler, gişe hasılatı, reytingler biçiminde ölçüldüğü dünyamızda pek de şaşırtıcı bir cümle değil aslında. Ama elden ne gelir hâlâ şaşırıyor ve küçük dilimizi yutmamaya çalışıyoruz! Sanatın bir araç haline gelmesinin tavan yapması nice zamandır tanık olduğumuz bir olgu. Ancak buradaki asıl sorun, değer diye içerde neyi barındırdığınız, değer olmadığını düşünüp dışarda neyi ya da neleri bıraktığınız değil. Kısacası bu noktada bir vergi tahsildarı gibi çalışmak ya da kâr-kâr diye inleyen çelik bir kasanın iç sesi olmak işi çözüme kavuşturmuyor. Çünkü sanat kasaya akan paraların yarattığı hız ve bu hızın oluşturduğu değerlerle ölçülebilecek bir araç değil, ancak ve ancak ‘kıymet’ fikriyle algılanabilecek bir amaçtır. Üzerine ne kadar kılıf geçirirseniz geçirin bu amaç insana insan olduğunu hatırlatır. Yaşadığımız gerçeklerden, bu uğurda düştüğümüz kuyulardan bizi çekip alır ve arınmamızı, insani duygulara yeniden ulaşmamızı sağlar. Bunu da bir din insanı kisvesi ya da kutsal kitap ahengiyle yapması gerekmez. Sahnelerde, sayfalarda, tuallerde cenneti görmek fikri fena değildir ama asıl oralarda gördüğümüz cehennem, zebaniler, kötü ruhlar, hatta içimizdeki şeytan bize biz olduğumuzu hatırlatır. Ve bu hatırlayış yaşamı yeniden kavramamızı, en azından sözcükleri sarfederken bir kez daha düşünmemizi sağlar.Örneğin bir kültür bakanının devlet tiyatrolarının yük olduğu cümlesini sarfederken anması gereken söz konusu gri devlet kasası ve onun soğuk, cansız bedeni değil, tiyatro gibi ülkemizde can çekişen bir sanatı devlet eliyle desteklemenin ne kadar önemli olabileceğidir. Daha naif düşünelim: Belki de Kral Lear’dır hayal etmesini umduğumuz sayın kültür bakanımızın, belki Çehov’dur, belki Balzac’tır, belki İbsen’dir. Ya da Hamlet’tir. Bir süre sonra yazarın kahramanıyla birbirinin içine geçtiği o tuhaf dünyadır... Ancak o dünyanın içine girerek tadına varılacak olan yerdir. Daha da naif düşünelim: Belki de ‘Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu’ cümlesini zihninde yeniden canlandırması ve bunu bizlere anlatmasıdır sayın bakanın. Olmanın sahip olmak değil, paralara pullara temas etmek değil, varlıkla ilgili bir sorun olduğunu ve bu varlığın da oluş nedeninin yüzde bilmem kaçlık vergilerle hiçbir yerde tahsil edilemeyeceğini yeniden bizlere hatırlatabilmesini ummmaktır, belki de. Olmamanın ağırlığını, eski Yunan klasiklerine bile gitmeden sadece televizyon ekranına kilitlenmiş solgun, cansız yüzlerimize bakarak bizlere yeniden düşündürtmesidir, bir ihtimal. Yaslı bir koro olarak çıkardığımız sesi duymasıdır belki de: ‘Ağır ağır ölüyoruz kaptan, sayın bakanımız!’Bütçeler konusunda hiçbir fikrim yok ancak bir kültür bakanının devlet tiyatrolarının ‘devlete yük’ olduğunu telaffuz etmesi kadar insanı inciten başka ne olabilir? Velev ki öyle, velev ki devlet tiyatroları kâr edemiyor. Bu hususta birtakım ince ayarlar yapılır ve yola devam edilir. Özel tiyatrolarla bu işin sağlamasını yapamazsınız, onların özerkliği ve kıymeti ayrıdır. Dünya tarihinin klasikleri ve bu klasiklerin varlığı devlet tiyatrolarının sahnelerinde ruh bulur. Kaldı ki yaşamın bazı ibreleri kâr ve zarar hanesinin ötesinde işler. Dünyanın en kadim sanatlarından biri olan tiyatronun ölçütü de bu olmaz, olmamalıdır. Yıllarca sanat sanat için mi yapılmalı yoksa toplum için mi sorularına ucubenin ardından beklenilen o tarihsel cevap gelmiştir: Yük... Böyle olduğu zaman verdiğiniz mesaj da belli, çağa uygun ve tescillidir: Sanat para için yapılmalı!İyisi mi, ‘dünya bir sahne’ deyip başka bir repliğe geçelim.
Toplumdaki ayrımcılığın kalkması için en temel noktalardan biri Meclis’e giren kadın milletvekili sayısının artması. Kısacası ayrımcılığı, nefret suçlarını körükleyici öfkeli söylemleri azar azar da olsa bertaraf etmenin en somut yollarından biri bu. Şiddetin bitmesi, azalması önemli. Özellikle de Meclis’te. Bu yüzden kadın milletvekillerinin seçimlerinde nicelik kadar şiddet ve nefret dilinin ayrımında olmak anlamına gelecek nitelik de çok önemli. Zira Meclis’teki erkeksi söyleme biraz daha katkı sağlayacak hemcinslerimizden yorulduk. Birbirlerinin üzerine yumrukla uçan kolestrollü ve kravatlı Batmanlerden, kalp çevresi yağ bağlamış Zagorlardan, dahası belden aşağı vurma tarzındaki ‘nitelikli’ erkek sözcüklerinin yarattığı şiddetten farklı bir üsluptan bahsediyorum. Bu Meclis içi yere paralel uçuşlar esnasında insana ve adalete dair olanın toz ve duman içinde kalmasına alışmış olsak da, yine de insan, ne bileyim, bazen derin bir soluk almak ve her şeye yeniden ‘ya sabır’ diyerek başlamak istiyor...Öfke, nefret, kin... Diyelim ki kadın milletvekilleri bu tavırları benimsemiyor ve mesafe koyuyor. Ama bu kez şiddetin başka bir boyutu devreye giriyor. O da sessiz kalmak, olan bitene dut yemiş bülbül gibi kibar kibar bakmak. Meclis’teki çoğu kadın milletvekili sessiz kalarak bu şiddetin meşruiyetine katkıda bulunmuşlardır -ne yazık ki. Bu, önümüzdeki dönemde de devam edecekse, açıkcası ayrımcılık yüklü, homofobik, erk egemen bir meclis söylemi Ankara’da oyalanma suretiyle bizleri ‘eylemeye’ (uyutmak demeye dilim varmıyor) devam edecekse, biz yine niye seçimlere giriyoruz ki?Şöyle bir baktığımızda bu konuda CHP’nin genel tutumu, 1935 yılında Meclis’te çizilen tutumdan biraz daha ilerde. 1935 yılında Meclis’teki kadın sayısı 18’di. Bu da yüzde dörtlük bir orana denk düşüyordu. Yalan yok, bu oran bir daha Meclis’te sağlanamadı! Hep yüzde birlerde seyreden bir oranla bugünlere kadar geldik. Şimdi diyoruz ki CHP kadın milletvekili adayları bakımından yüzde onu buldu. Bu adayların seçilip Meclis’e girmeleri halinde söz konusu şiddeti nasıl bertaraf edeceklerini, özellikle kendi hemcinsleriyle ilgili konulara ayrımcılığa düşmeden seslerini yükselterek nasıl sahip çıkacaklarını göreceğiz. AKP’ye baktığımız zaman, türbanlı kadınlara reva görülenin de ne olduğu ortada ne yazık ki. Türbanlı kadınlara üvey evlat gibi davranılması, bizzat AKP’li erkekler tarafından onaylandı. Tavırları, sesleri, üslupları ve seçimleriyle. Oysa türbanın gerçek temsiliyetini Meclis’e taşıyacak ve türbanın ülkeyi darboğaza sokan oluklarını rahatlatabilecek önde gelen partilerden biriydi AKP. Her dönemin seçim şarkılarından biri olan ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ meğer iki erkek ahbap çavuşun terennüm ettiği bir şarkıymış!BDP’ye gelirsek. Geçtiğimiz günlerde Sabahat Tuncel’le ayaküstü konuşma imkanım oldu. ‘Meclisteki bürokratik işlemlerle’ uğraşmanın çok zamanlarını alacağını söyledi. Yaşam çok daha önemli, buna katılmamak mümkün değil. Ama temsiliyet de bir o kadar önemli. Çünkü temsiliyet aynı oranda meşruiyeti, meşruiyet de toplumsal gerilimi, tıkanıklığı, gerginliği rahatlatmayı vadediyor. Herkes için.Sözün kısası, gönül Meclis’te kadınları görmek istiyor. Türbanlı, Kürt, Türk, Alevi, çevreci kadınları. Ve dahasını, çok daha fazlasını. Sayıları erkeklerle eşitlenen kadınları. O kadınlardan yükselebilecek barış sesini. Toplumdaki nefret söyleminin bir an önce şifa bulması ve bir şiddet toplumundan saygı toplumuna erebilmek için. Buna erişince ne mi olacak? Belki o zaman çok daha yaşama ve hayale dair şeyler yazıyor olabileceğiz...
Bu haftasonu İstanbul’da uluslararası bir toplantı yapıldı: Barışı Kurmak. Bu toplantının Cumartesi günkü oturumunun açılış konuşmasını Rakel Dink yaptı. Konuşmasının sonuna doğru çok önemli bir kavrama, sevgiye vurgu yaptı. Şu ezik, büzük toz pembe hayallerin tel örgüsüyle çevrilmiş, sanki gerçekdışıymış gibi dışardan, birer yabancı gibi izlemek durumunda bırakıldığımız o duyguya. Sanki sadece alışveriş mekanlarının ya da reklam şirketlerinin kullanımına haizmiş gibi kanıksadığımız ve bu surette anlamını unutmak durumunda bırakıldığımız o insani hisse. Baştan sona farklı ama hemen hepimizin ihtiyacı olana son derece önemli, zamanlaması kıymetli, yerinde bir vurguydu bu. ‘Cenazeden sonra, senden öfkeli, nefret dolu, kızgın bir dil bekliyorduk, dediler.’ Bu sözcükleri, sözcüklerin gerçek darasını hisseden biri olarak yutkunarak güçlükle telaffuz ederken bile bunun arkasından acıya dolanmış ama aynı zamanda şefkatle yoğrulmuş bir başka paragrafın biz salondakileri bulacağını hemen hepimiz biliyorduk: ‘Bunu yapanların istediği dil bu dedim: Nefret, öfke, kızgınlık. Bunlara sarılırsam benim onlardan ne farkım kalır? Yolumuzu sevgi yoluna nasıl dönüştürebiliriz, esas olan budur. Barışı sağlamak.’ Barışı yaşamın içine katarak dağlar tepeler aştığı zamanlardan bir zamanda yolu Dersim’e düşmüş Rakel Dink’in. Etrafın ağaçsızlığı ilgisini çekmiş. ‘Nereden bakarsanız bakın yüzlerce yıllık yerleşim yeri Dersim. Neden hiç eski, köklü bir ağaç yok?’ diye soruvermiş. Bunu bizlerle paylaşırken ‘bakın’ diyor ‘ben öyle çok politik bir insan değilim, gerçekten ilgimi çekti bu ağaçsızlık.’ Bu ağaçsızlığın nedeniyse dağların yakılmasıymış! Sürgün veren her ağacın ömrüne son veren bir kıvılcımmış. Bu kıvılcımın nedenini hemen hepimiz biliyoruz. Bu kıvılcımın, kimimizin yok saydığı, kimimizin farklı gerekçelere tutunup ‘hayır efendim aslında öyle değil, böyle’ diye bertaraf etmeye çalıştığı ‘tek renk-tek ses bir toprak bütünlüğü’ne duyulan otoriter bir saygıdan kaynaklı olduğunu bir biçimde, hepimiz... Tabii buradaki soru toprak bütünlüğünü korumanın arazide yangın çıkarmakla ne ilgisi olduğu. Bunun için de geçmişte yakılan köylere, bu köylerle birlikte yok edilen ağaçlara, koparılan yaşamlara ve şimdilerde bu köylerin boş alanlarında gezinmekte olan hayaletlere kulak vermekte yarar var. Sahi insan yaşamının anlamı ve amacı, yaşamı yok ederek mi kendi varlığını sürdürmektir?‘Toprak’ diyor Rakel Dink, ‘tüm bunlara rağmen bonkör, vermeye devam ediyor. Her taraf yemyeşil.’ Sanki bu sözleriyle, içimize ve vicdanımıza sesleniyor. Rahibe Teresa’nın sözlerine yer verirken de böyle. ‘Ne yaptığınız değil, yaptıklarınıza sevgiden ne kattığınızdır önemli olan.’ Bir yanda devletin katı göçmen politikaları, bu politikaların içinde tutunmaya çalışan yıkık hayatlar, bir diğer tarafta katı bir milliyetçiliğin pekiştirilmeye çalışılması. Bir diğer yanda sürekli geciktirilen davalar. Göz yummalar. İşine geldiği zaman katili hemen bulmalar. İşine gelmediği zaman suçu meşru kılacak tavırlar, yok saymalar. ‘Adalet kendiliğinden gelmez’ diyor kürsüdeki yorgun bakışlı ama zinde sözcüklere tutunan o metanetli kadın. ‘Geciktirilen cezalar suçu ve suçluyu teşvik etmekten başka bir şey değildir.’Rakel Dink’in sözleri bizlere, yaşamı eylem ve içtenlikle sevmemiz gerektiğini, bu bereketin yaratacağı ivmeyle başkalarının yaşamlarına bakabileceğimizi ve bir ihtimal anlayabileceğimizi, bilfiil FARK yaratmanın aslında bu olduğunu hatırlatıyor.
Ülkeler ve kentler dergisi ‘Memlekent’ Ocak-Şubat-Mart sayısını Hindistan’a ayırmış. Birçok yazarın kendi Hindistan’ını anlattığı metinlerden ve fotoğraflardan oluşan, insana ferahlık veren bir seçki çıkmış ortaya.Yaşamın birçok katmandan oluştuğu savıyla sokaktan sanata geniş bir izlek sunuyor dergi. Derginin edebiyat köşesinde Tagore var: Rabindranath Tagore, Hint edebiyatının büyük üstadı. ‘Bu yaşamı sevdiğim gibi ölümü de seveceğim’ diyen Tagore 1941 yılında dünyamızdan ayrıldı. Oyun yazarı, şair, besteci, romancı, eğitimci ve düşünürdü. 1913’te Nobel’i alan ilk Asyalı yazar olma unvanını elde etti, renk körü olmasına rağmen 60’ından sonra resme başladı. Einstein’la görüştü, onunla‘bilinmeyenin içindeki bilinmeyeni aradığı’ bilim kitabı için fikir alışverişinde bulundu. Ölene kadar Gandi ile arkadaş kaldı, ortak aşkları olan Hindistan’ı, lotus çiçeğinin bilgeliğiyle anlayıp kavradılar. Hatırlayacağınız gibi bu bilgeyi bizlere Bülent Ecevit tanıttı. Ecevit, üniversite yıllarında büyük ustayı dilimize çevirmeye başlamış ve bu uğurda Sanskritçe bile öğrenmişti.‘...Düşünüyorum da Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmekYumuşacık kalbimizin fark edilmesi,Naif yönlerimizin keşfedilmesi,Cesaretsizliğimizin anlaşılması,Korkularımızın paylaşılması,Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.’Mükemmeliğin birbirimize benzemeye çalışmaktan değil ahenkten oluştuğuna inanan bir bilgeydi Tagore. Belki bu yüzden yaşamının en verimli dönemlerini eğitime adadı. ‘Uyudum, rüyamda yaşamın keyifli olduğunu gördüm. Uyandım, yaşamın hizmetten ibaret olduğunu anladım. Keyfin hizmetle olduğunu anladım ve ona göre de yaşadım’ dedikten sonra bir okul açtı. İlk kez kız-erkek karma eğitim gören, ezberciliğe dayanmayan, eğitiminin temel taşları tutku-güç-özgürlük ve ahlak olan bir okuldu bu. Nobel’den kazandığı para ödülüyle kurduğu, ‘Esenlik Beldesi’ adı verdiği bu okulda çocuklar sınıflarda sıkışıp kalmıyor, özgürlüğün ne olabileceğini tartışarak ağaç altlarında dersler işliyorlardı. Eğitim, kâinatın temelindeki ahengin anlaşılmasını sağlamalıydı ve doğa, insan, hatta eşya ile uyum içinde olmanın esaslarını sunabilmeliydi öğrencilere. Bu okulda rekabet yoktu! Onun yerine kişinin bireysel, entelektüel, duygusal, manevi ve fiziksel potansiyellerini ortaya çıkarmak esastı. Doğa ve onunla kurulacak ilişki çok ama çok önemliydi. Doğa asla ama asla katledilmemeliydi. Çünkü doğa insan demekti, yaşam, canlı. Canlı da doğa ve yaşam. Bunu verebilen bir eğitim karşısındakine yaşamın özünü sunabilmiş demekti. Hepimiz aynıyız demekti. Bu da her şeydi, aslında. Kendine ayna tutabilen insanlar yetiştirebilmek... Kendine cesaretle bakabilen başkasına da bakabilirdi -aynı cesaretle.‘...Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,Korkaklığımı, sevgi isteğimi En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulupBir kuş gibi uçacağım özgürce.Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.O da çözülecek belki.Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.....Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak...Ne olur bir darbe daha alsak.Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.Denesek.’Gencecik çocuklara reva görülen sınav gerginliğini düşünüyordum. Son yaşananlardan sonra bir kez daha, daha teferruatlı anlamaya, çözüm yolları bulmaya çalışıyordum. O sırada yoluma çıktı Tagore ve birçok şeyi yeniden hatırlattı bana. ***Bugün nükleer, hidroelektrik, termik santrallere, toprağı zehirleyen madenciliğe karşı toprak, su, yaşam ve doğa diyenlerin büyük buluşması var Ankara’da. ‘Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez. Tekrar, tekrar, bıkmadan denesek.’ diyordu Tagore. Denemeliyiz.