Bakırköy Kadın Konseyi Kadın Meclisi’nin organize ettiği 4. Bakırköy Kadın Festivali’nde kitaplarla dolu bir masadaydım. Konsey önemli işlere imza atıyor. Şiddet karşıtı politikalar üretiyorlar. Festivalde de bunu vurgulayan broşürler dağıttılar. Meclis’in dinamik başkanı Meltem Ünal Erzen’le ve birçok çalışkan kadınla tanışma fırsatını yakaladım. Sahil kıyısında bir ikindi zamanıydı. Konukların nüfusu yaşlı ve dingindi. Katılımcıların çoğu kadındı. Bir kısmının kitap almaya parası yoktu, bir kısmınınsa kitap okumaya zamanı. Yine de hayattan şuradan buradan konuştuk. Kitap okuma oranının düşüklüğü, kültür politikalarının yarattığı girdap temel konularımızdı. Konular ciddiydi ama şamata yapmadığımızı kimse söyleyemezdi. Oysa... O biraz daha farklıydı. Masanın önünde durdu ve bekledi.Bir kaide arıyordu eli. Nihayet buldu, yaslandı. Tanıyordum bu eli ama nereden! Unutkandım bu aralar, belki de bu yüzden çıkaramıyordum.Önümdeki masanın kitaplı, sarma-börek-çörek tabaklı ve kağıt bardaklı çayla kaplı hengâmesinden kendine bir boşluk yaratıp oraya konuverdi. Başta biraz tereddütlüydü. Ama aldırmadı, o sotalı oluğa yerleşiverdi. Arşimed’in sabit noktasında bekliyordu şimdi. Dünyanın yükü gelse kimin umurunda, tutup kaldırabilirdi.Nasıl bir eldi bu?Üzerinde uçuk benekleriyle yılları devirmiş, sonra aynı yılların hızına, tozuna, gaspına yenik düşer gibi olmuş, yok yok bal gibi yenik düşmüş, düşerken soluğunu tutmuş ve bu bitişe esaslı mı esaslı tavşan kanı bir çay demlemeyi başarabilmiş bir eldi. Damarları çıkmış zayıf bir canlıydı el, karşımdaki. Yaşamın yakasında duracağım, baştacı olacağım gibi bir derdi yoktu. Ama bulunduğu anda, o haliyle olmak, kalmak gibisinden bir inadı vardı. Özel, takıntılı dürtüleri olduğu da söylenemezdi. Özellikle de ‘genç’ olmak gibi bir derdi hiç yoktu. Yaşın, yaşlanmanın insanı serbest kıldığı o sonatı söylüyordu. Belli ki pek E vitaminli kremlerden kullanmıyor, kırışıklıklardan ürkmüyor, o çatlakların arasına karışan hayatı önemsiyordu. ‘Hep genç kalmalısınız. Hiçbir iz kalmamalı sizden geriye. Hiçbir anı biriktirmemelisiniz!’ diyen cilt reklamları, yaşlanma karşıtı sloganlar, uzman görüşlerini pek de umursamıyordu.Onunkisi botoksu kendinden farklı bir köşeydi. Hiç yaşlanmak istemeyen o uzuvlardan değil. Farklı bir gölgesi vardı. Üstelik yaşamı kanırtan bir gölge değildi bu. Elin kendi gölgesini anlamak isteyen bir sürgün avında olduğu söylenebilirdi. Belli ki şunu kavramıştı: Kendi gölgesinin sırrını bulduğunda bir el, yaşamdaki bütün gölgelerin sırrına da, eh buna bir ömür ne kadar yeterse artık, varabilir, hatta erebilir. Ama bunu ciddiyetle filan yaptığını sanmayın. Öyle yumruk filan değildi. Masaya da vurduğu yoktu. Duruşuyla söylüyordu bunu. Gülerek. Bu anlattıklarıma da kahkahayı basacak ‘daha toysun be anam’ diyecek, bu cümleyle dirilecek ve bir sürü gırgır anıyı ardı ardına sıralayacak bir eldi. Günü hoyratça yakalayan biri şöyle diyebilirdi ona:‘Git başımdan, çok önemli işlerim var benim.’ Oysa o bunlara da hazırlıklıydı. Görünmek kadar ortadan kaybolmak becerisini de kazanmıştı. Konuşma çok sonra geldi.Elin sahibiyle merhabalaştık. Lacivert gözlü, beyaz saçlı bir kadındı karşımdaki. ‘Siz kitap yazıyorsunuz, öyle mi?’ diye sordu.‘Evet.’ O zaman el sütliman ruhunu masaya bırakıp hareketlendi. Her şeyi anlatmıştı sanki bana ama bir şey, pek keşfedemediğim, sürüncemede bırakılan bir şey kalmıştı geride. Tedavülden kalkmış birkaç anı, tekinsiz bir itiraf, bir çizik...‘Şey...’ dedi ‘Ben de çok yazmak istedim zamanında ama olmadı. Yazmak çok önemliydi benim için. Ama olmadı işte, iş, güç, eş, çocuklar, hayat, yazamadım, devamını getiremedim.’Artık eli nereden tanıdığımı biliyordum. Böyle ne kadar çok kadın tanımıştım, böyle ne kadar çok el! Elimi eline uzattım ve teklifsizce sıktım.
Bazen buluşuruz ve rengârenk oluruz.Keşke daha çok buluşsak!Çıkınıma makul maceraların akide şekeri renkli cumartesilerini kor yola düşerim. Öyle çok uzaklara gideceğimden değil. Maksat gitmek olsun diyerek çıkılmış ölçülü yolculukların telaşsız yükleridir yanımdakiler. Esaslı yolculukların takozu, çekme halatı filan değil. Müzmin bir şehirli yorgun ayaklarını nereye sürükleyebilirse o kadardır rotam, biraz gri, biraz kirli beyaz. Cümlelerden yorulmuş, hafiflemek isteyen bir haldeyimdir, şekerrenk. Telaşsız bozuk paralar, kısığa alınmış bitap cep telefonum, ferahlık timsali ıslak mendil paketim, Çinli’nin birinin bulduğu made in china aynam, genellikle gümüş rengidir hepsi, bir de püskülü allı, evin çilekeş anahtarı...Derken renk güçlenir. Çarşı içine düşer yolum. Cumartesi çarşıları, ipini koparmışlığın, sereserpeliğin yeri. kim kime dum duma olma hali, turuncu bir kım kım, hatta kına rengi bir kayboluştur.O sırada buluşuruz uçuştan uçuşa rasgeldiğim yüzlerle. Başka yerde olsa ruhlarımıza çeki düzen verecekken, o halde çarşının keşmekeşinde ve gerçekte yaşamın akması demek olan o tantanada ‘bırak dağınık kalsın’ halleriyle çimen rengi selamlar göndeririz birbirimize. Renk gerçekten de oradadır, etraf şıkır şıkırdır. Marulların yeşil serinkanlılığında, çileklerin pempe-kırmızı şüpheci dudak bükmelerinde, bakla içlerinin soğuk yeşil kibirli serzenişlerinde, fırından yeni çıkmış ekmeğin dünya güzeli sarı bereketinde, sararıp solmuş kızgın yağda kızaran uysal midyenin mazlum edasında, sesi ayyuka çıkan manavın kızılşap yüzünde, al tabladaki ser verir sır vermez balığın simli yenilgisinde, güpegündüz, kıpır kıpırdır çarşı.Turp vişneçürüğüdür. Kirazsa henüz bildik kiraz renginde.Dışarıya atılmış masalarda çay kokan şarap tortusu renginde bir sohbet vardır.Camgöbeğidir iki gencin birbirine sokulup yürümesi, aşık olması. İki üç yaşlı kadının yenilerden konuşması ise havai. Eski bir karı koca çarşının rengini anlatır birbirine. Biri lacivert der, biri lila, biri limon küfü der, biri kimyoni. ‘Bak hanım şurada bir lokanta vardı ki, bir ağaç, bir çeşme, bir şu, bir bu...’Kimi vakit şakacı kahverengi sokak köpekleri haylaz bir biçimde yürür üzerinize, sevilmeyi bekler, siz de şakadan onların üzerine yürür anlattıkları hayat tecrübelerini dinler ‘vay be’ dersiniz ‘bu hiç aklıma gelmemişti!’Dilenciler, yeni çekilmiş kahve kokusunda bir fal bakar geleceğe ve hep aynı şeyi diler: O akşam karınlarını doyurmayı.Biraz ilerde seçim masası kurulmuştur. Genç üniversiteliler daha adil bir Türkiye, yüzde onluk barajın kalkması, eşit ücret, eşit eğitim hak talepleriyle ellerindeki renksiz , duyma engelli megafona seslenirler. Yine de duyan duyar onları. Çarşının konukları önlerinden geçerken onlara broşür verir bu gençler. Kimi alır broşürleri, dikkatle inceler, kimi imza metnine kor adını, kimisi gülümseyerek geçer, kimisi pek umursamaz, kimisi sarılır onlara. Pastanelerin önü tirşedir, tıka basa doludur. Bir kez daha tatlılar , limonatalar servis edilir, gecikmiş çaylar paşa çaylarıdır artık. Sohbet kıvamındadır, ses ayyuka çıkar.Neden bilinmez, bundan böyle hiçbir çarşının kepenlerinin inmeyeceği fırfırlı bir hayalin içinde hep birlikte geziniyoruzdur sanki. Renk körü olmayan bir gelecek rüyasının içinde, hep birlikte, bir cumartesi vakti.
Perşembe günü öğlene doğru Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku kadın adaylarının basın toplantısı vardı. Bilindiği gibi on üç kadın adayı var bu bloğun. Temel olarak altı çizilen hususlar arasında Meclis’e kadın bakış açısının taşınması, bu bakış açısıyla erkek egemen iktidar söyleminin ortadan kaldırılması başı çekiyor. Toplumdaki cinsiyetçiliğin, homofobyanın, militarizmin, nefret söyleminin, milliyetçilikten kaynaklı şiddetin ve ekolojik katlin bertaraf edilmesi için bir an önce gerekli adımların atılmasına özel vurgu yapılıyor. Bu elbette çok önemli bir vurgu ve hayata geçirilirse ülkeye soluk aldıracak, birçok basamağı da net olarak görmemize ve somutlaştırmamıza yardımcı olacak.Toplantıda ilk sözü Sebahat Tuncel aldı. Amaçlarının sadece parlamentoya girmek değil, erkeklerin kapladığı tüm alanları değiştirip dönüştürmek olduğunu söyledi. Kadınların sadece kadın sorunları ile değil dünyadaki bütün sorunlarla ilgilenir hale gelmelerinin önemini vurguladı. KADER’in kampanyasına atıfta bulundu, bu kampanyanın değerine değindi ama yeterli bulmadığını da belirtti. Meclis’teki kadınların ‘biyolojik olarak’ kadın olmalarının yetmeyeceğine, asıl olanın kadın bakış açısı olduğuna, bu bakış açısının da paha biçilmezliğine değindi Tuncel. Bu köşeden hep vurguladığımız çoğulluğa, karar verme mekanizmalarındaki kadın sesine, bu sesteki renkliliğe atıfta bulundu. Ardından Muğla’dan bağımsız aday olan Şehbal Şenyurt sözü aldı. Şenyurt, Giresun’da doğmuş, kendini ilk gençlik yıllarından bu yana bir dünya vatandaşı olarak tanımlayan bir aktivist ve gazeteci. Azınlık hakları, Kürt halkının özgürlük mücadelesi, kadın dayanışması ve ekolojik yaşamın korunması gibi konularda çalışmaları olan Şenyurt demokrasi mücadelesinin içinde yer almış. Onun da altını çizdiği en önemli husus politikanın sadece Meclis’te değil sokaklarda belirleniyor olması. İnsanların yaşam tanıklıklarının bu politikaları belirleyeceğine ve politikanın yaşamın içersinden beslendiğine inanıyor.Şenyurt önemli bir gerçeğin altını çizdi konuşmasında. Türkiye’de alt katmanlara itilmiş olan emek sorunlarının, örgütsüzleştirmenin, depolitizasyon sorunlarının gerçekte hiç tartışılmadığına, bütün hayatın yeniden örgütlenmesinin aciliyetine vurgu yaptı. Bu örgütlenmede kadın dili, üslubu, kadın perspektifinin ağırlık kazanmasının politika için olmazsa olmazlığına değindi. Şenyurt’un Muğla’dan aday olmasının temel gerekçeleri bölgede uygulanan enerji politikalarına, HES’lerin vurdumduymazlığına söz konusu tavırla ‘dur’ demek! ‘Çünkü kadınlar her konuda olduğu gibi doğanın katledilmesi konusunda da daha duyarlı!’ diyor Şenyurt. ‘Ama ne yazık ki hâlâ erkeklere ön sıraları veriyorlar!’ Buluşmanın manifesto niteliğindeki metnini Melek Ulagay okudu. Ülkede demokrasinin yerleşmesi için 45 yılını verdiğini belirten Ulagay, sadece kadınların iktidarı sorgulama gücüne sahip canlılar olduğunu söyledi. ‘Bu seçimler hepimiz ve Türkiye aç ısından çok önemli’ dedi Ulagay. ‘Erkek iktidar biçimlerinin alenen ne olduğunu gördük!’ Besbelli ki artık sıra kadınların olmalıydı!Talihsiz bir tesadüfle, buluşmanın gerçekleştiği gün, o sabah Etiler’deki patlamaya tanık olduk hepimiz. Sırası geldi söyleyelim: Madem artık sıra kadınlara geliyor, madem artık erkek egemen söylemden kaynaklı şiddetin, her türlü milliyetçiliğin, silaha bulanmış nefretin karşısında kadın dili ve üslubunu savunuyoruz, Etiler’de bacağını yitiren, nefes borusu içerden yanan masum insanların yanında olmanın da tam sırası! Terörün her türlüsünü, haklı haksız herkesi lanetlediğini kabul etmek ve şunu hep birlikte terennüm etme cesaretini bulmak: Şiddete son, bu şiddete yön veren erkek diline son, silahlara son. Kadınlar bunu başarabilirse, bunun hesabını sorabilirse sistemi gerçekten değiştirmiş olacaklar.Zira hakiki kadın üslubunda ‘kimsenin kanı yerde kalmaz’ nefreti, kini yoktur.
Kent nedir? Bunu epeydir soruyorum kendime. Sonunda işin içinden çıkamadım ve ona, özellikle duygusal bir şeyler karalıyorsam, “şehir” demeyi daha uygun buldum. İçinde yaşayanıyla soluk alıp veren, eskiye sırtını dayamış bir diyar olmalıydı burası. Kısaca, insandı şehir. Düşünsel ve duygusal olarak caddelerinde, mahallelerinde can bulduğumuz geniş bir alan. Birbirine bağlanan sokaklar, sokaklardaki kaldırımlar, kaldırımlardaki taşlar. Bir köşesinde cep telefonuyla kavga eden biri de olabilirdi şehir, bir diğer köşesinde eski arkadaşlarıyla moda üzerine laflayan başka biri de. Seslerin birbirine karıştığı, insanı insana anlatan bir mekân. Binbir gündüzü ve gecesi olabilen, parçalı ama uzun, sonsuz bir anlatı. Temiz, steril, değmesin yağlı boya takıntılarından çok, yaşayan bir yer olması esasından beslenen. Bu parçalı bulmacada, geçmiş ve şimdi arasında tarihsel alanlarına, yeşiline sahip çıkmayı yeryüzü borcu addeden, parçalanmış olsa bile, yine de makul bir anılar silsilesine denk düşebilecek, bu anıları olabildiğince netleştirecek bir renk cümbüşüÖ Bu cümbüşten kadastrocunun ne kadar etkileneceğini bilemeyiz ama kendi kendimizi tanımak ve bu tanımadan sisli de olsa belli anılar oluşturabilmek, kopuk kopuk da olsa zihinsel haritalar yaratabilmek için bir şehre ihtiyacımız olduğu kesin.Neyse lafı uzatmayalım. “Yaşadığımız şehirlerde insanlar yaşıyor mu?” sorusuna denk düşecek bir ileti aldım geçen gün. Yalın bir metin olmasına karşın içinde saklı soruları okudum, düşündüm. Şehirlerin insansızlığına, insansızlaştırıldığına vurgu yapan bir metindi.Bu metne göre bir kurultay gerçekleşecek İstanbul’da. Bu hafta sonu. Türkan Saylan Kültür Merkezi, Maltepe’de. Yıkımlara Karşı Mücadele Kurultayı. Çıkış noktaları belli. Adına ‘kentsel dönüşüm’ denen bir proje var, bildiğiniz gibi. Bu proje şehirleri şehir olmaktan çıkarıp hani neredeyse insansız alanlara ve zamanlara dönüştürmeyi hedefleyen bir zihniyet içinde. İnsansız sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Çünkü kenti dönüştürme projesi içinde alınan kararlarda oralarda yaşayan insanlara ‘Ben buraları değiştiriyorum senin fikrin nedir?’ diye sorulmuyor. Oysa hatırlayalım, hiçbir mekân politikası toplumsal ilişkilerden, dolayısıyla insanlardan, o mekânda yaşayanlardan bağımsız değildir. Siz bir mekâna girip “Belediye adına buraya el koyuyorum ve burayı ıslah etmeye girişeceğim” dediğinizde orada yaşayan insanlara bir söz hakkı bırakmıyorsunuz. O insanların anılarını iyi kötü sabitledikleri alanları, geçim standartlarını bir anlamda talan ediyorsunuz. Ve buna ıslah, dönüşüm, gelişme diyorsunuz. Belediye Yasası’nın Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanları Kanunu’nda değiştirilen bir maddeden bahsediyorum. Bu değişikliğe göre belediyeler hukuksal hiçbir zorlama olmaksızın bu ülkede yaşayan insanların evini, bahçesini, tarlasını satın alma hakkına sahip. Bunun fiyatınıysa belediyeler belirliyor! Sonrasında yine belediye tarafından belirlenen bir fiyatla buraları ‘geri’ almanız mümkün! Bu hararetli kıpırdanışta İstanbul ve Ankara başı çeken iller arasında. İhaleler gerçekleşmek üzere. İşin içinde bir sürü şirket var. Elbette TOKİ de bunların arasında. Şirketler, ihaleler, kârlarÖ Fikirtepe’de kirada oturan bir taksici, yapılacaklardan sonra bir daha aynı yerde oturamayacağını, buna ne ekonomik gücünün ne de yaşam stardardının artık yetemeyeceğini söylemiş ve olup bitenler karşısında çaresizliğini belirtmişti bir keresinde. Ve eklemişti: “Bizi kimsenin umursadığı yok. Biz yoksak Fikirtepe değişmiş değişmemiş umurumda bile değil!” Değişen çehreye değişen sınıflar! Değişen ‘söz konusu’ maddenin sermaye sihiri ve kâr üstüne kâr tılsımı bu olsa gerekÖ Dahası da var. Bu dönüşüm projesi sadece yoksulları ve anılarını kapsamıyor! Kentlerin doğal kıyılarını, limanlarını, garlarını (Nedense aklıma ilk Haydarpaşa geliyor), orman alanlarını (burada da Atatürk Orman Çiftliği geliyor aklıma) da kapsıyor. Kısacası kapsama alanı çok geniş ve uzun vadede hepimizi ilgilendiriyor.Mühendisi, mimarı, şehir planlamacısıÖ Bu meslek grupları ortadaki asıl sorunun göç, yoksullaştırma, barınma hakkına saldırılması, toplumun ayrıştırılması ve gettolaştırılmasından kaynaklandığını vurguluyor. Var olan kültürel zenginliklerin yok edilmesi de cabası! Bu nedenle içinde insanın yer almadığı böylesi bir kentsel dönüşüm projesi yerine yaşadığımız alanları gerçekten yaşanabilir kılmak adına kentte yaşayanların karar mekanizmalarına katıldığı, sosyal, kültürel ve ekonomik koşulları temel alan bir başka projeye sıcak bakıyorlar.İnsansız şehir olsa olsa bir hayalettir diyorlar. Haklılar.
Geçtiğimiz günlerde insanların İstiklâl Caddesi’ni tıka basa doldurarak ‘İnternetime Dokunma’ diye yürümeleri çok önemli bir mesaj veriyordu: ‘Özgürlüğüme Dokunma!’.Hatta daha ötesini de söyleyebiliriz: ‘İfade özgürlüğüme dokunma!’Heyecan verici.Çünkü o yürüyüş esnasında internetin bir teknoloji sözcüsü değil, aynı zamanda yeni bir ideolojinin sözcüsü olduğunu da gördük. Dahası, biraz daha sabredebilirsek yeni bir toplum fikrine de tanıklık edebileceğimizin ipuçları vardı o yürüyüşte. Umulanın ve düşünülenin tersine toplum hareketli, ancak farklı bir dil ve kültürle bunu gerçekleştirmesi söz konusu. Şunun şurasında internet ne zaman yaşamlarımıza girdi ki... Cep telefonları da keza öyle. Çok yeni. Ve umulmadık kadar çabuk yayılabilen! Üstelik çıkış amacından saparak!Dolayısıyla bugün insanların evine gizli kameralar sokan, namuslu siyaseti ve şeffaflığı milletin (özellikle de rakiplerinin) özel alanına dalarak sağlamaya çalışanların, çok değil, 3-5 yıl sonra bu yeni toplumsal oluşuma açıklamak durumunda kalacakları çok önemli bahaneleri ya da özürleri olmak durumunda. Hani havada karada geçerli olan o söz var ya, ‘bu dünya kimseye kalmaz’ diye, o hesap. Zira şu aşamada tanık olduklarımız siyaset bağlamında etik yoksunluğunun daniskasıdır ve siyasi şeffaflık filan değildir. Çünkü siyasi şeffaflık kasetlerle sağlanmaz. Tıpkı yasaklarla, tehditlerle, ‘bak gelirim oraya şimdi’lerle sağlanamayacağı gibi. Bu şeffaflık, siyasi anlamda insan haklarına gösterilen özenle, yasalar önündeki eşitlik fikriyle, kendi gibi olmayana düşman gibi bakmayarak ve bunları hayata geçirirken göze alınan alınteri, emek ve dürüstlükle sağlanır.Geçtiğimiz günlerde Taksim’i dolduran insanlar ‘İnternetime Dokunma’ dediler. İnternetlere getirilecek filtre uygulamasıyla gerçekleşecek olan sansüre ‘hayır’dı bu. Bu ‘hayır’, bir sonraki adımda haber alma özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, sansürsüzlüğe, Türkiye’deki siyasetçilerin bir kısmının bir türlü anlamak istemediği farklı bir siyaset anlayışına ‘evet’ demekti aslında. Çoğu siyasetçinin ekranlara çıkıp tebessümler içinde ‘özgürlükler ülkesi Türkiye’ şeklinde mırıldanırken ‘ben ne diyorum ya’ diye düşünmelerini gerektirecek yeni bir demokrasi anlayışına ‘Evet’. Peki bu sinyali basın nasıl kullanır, kullanabilir mi, buna gücü var mı diye soracak olursanız, ben buna evet, bu tamamen olanaksız değil diye cevap veren o yarı iyimser tayfadanım. Bu yarı iyimserlik iki türlü okunabilir. Yarı iyimser, aynı zamanda biraz kötümserim çünkü bugünkü gazeteciliğin durumu medyanın, yani patron, sistem, kâr halleriyle belirlenen o dünyanın ağırlığı altında ezilmiş durumda. Yarı iyimser, yani biraz iyimserim çünkü gazeteciliğin bir de basın boyutu var. Kısacası etiğin, demokrasinin, iktidarı eleştirebilmenin, ifade özgürlüğünün gazetecilik için olmazsa olmaz noktasındaki ‘basın’ ayağı. Bu ayak, tiraj ve sade suya tirit haberler derdine düşmüş medyanın gölgesi altında demokrasinin ‘D’sini telaffuz edebilir hale gelmiş durumda. Ama bu iş burada bitmeyebilir, bitmez, bitmemeli. Neden derseniz bugün bu toplumda birbirinden farklı birçok insan ‘internetime dokunma’ diye alanları doldurabiliyorsa aynı toplumda bu insanların sesini duyabilen, yazının ve emeğin gücünü hatırında tutan, ‘ifade özgürlüğüme ve mesleğime dokunma’ diyen kendine güvenen gazeteciler, yazarlar da mevcut demektir.
Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in filmlerini pek severim. Cannes’daki konuşması esnasında sarfettiği sözleri tekrar tekrar okudum ama işin içinden çıkamadım.Sapla samanın birbirine pek yakın olduğu bilinir. Ünlü yönetmenin böyle bir açmazın içine düştüğüne inanmak istiyorum.Çünkü burada ‘herkes istediğini sever’ cümlesi bana yeterli gelmiyor. Söz konusu olan Hitler ya da Mussolini gibi liderler olduğunda, hayır. Hatta buna bütün totaliter rejimlerin liderlerini de katabiliriz. ‘İyi bir lider olmanız iyi bir insan olmanızı gerektirmez’ noktasında da kafam net değil. Liderlik aslında kompleksli bir egonun işi midir? Bir oyun mudur?Bu tür insanların insanlık adına bir sürü soruyu belirsizlikte bırakarak yeryüzünü terk edip gittiklerini düşünüyorum. Kaldı ki hayaletleriyle yeryüzünde yeni patikaların izini sürmeye devam ettiklerini de biliyoruz. Öyle olmasa bugün dünya üzerinde barışı çoktan inşa etmiş, ırkçılık diye bir sorunu çözmüş ve rafa kaldırmıştık.Bir kere hemen hepimiz için kayda düşülmesi gereken, başta Hitler olmak üzere, bu tür insanların temsil ettikleri rejimleri nasıl yaygınlaştırdıkları. Hiç kuşku yok ki Hitler rejiminin kalbi, bu marazi kalbe bağlı kılcal damarların üzerinden besleniyor, canına can katıyordu. Kendi halindeki insanların farkında olmadan eyleme soktukları şiddet ve bu şiddetin varacağı faşizmden bahsediyorum. Kısacası kötülüğün sıradanlaştırılmasından. ‘Bana amirlerim öyle dediği için yaptım’ noktasından. ‘Büyük patronum bana öyle dediği için!’ Oradaki görev, ödev, iş; adına ne derseniz deyin, asıl oradan yürütüyordu işini sistem. ‘Git şurayı bombala!’, ‘Git şunları sabun yap!’, ‘Git şunları öldür!’Bunları yapanlar caniler değildi! Hemen hepimiz gibi yaşayan insanlardı. Sabah kahvaltısını ailesiyle yapan, öğle vakti bir düğmeye basmakla yüz kişiyi katleden, bunu da görevinin bir parçası olarak gören, akşam eve gelip yaşamına kaldığı yerden devam eden insanlar,.. Bir yerden sonra ‘Ben ne yapıyorum?’ sorusunu rafa kaldıran ve her koşulda görevini başarıyla sürdürdüğüne inanan faniler. Bugün yaşadıklarımızdan biliyoruz ki yeryüzündeki bu zincir hâlâ kırılabilmiş değil! Bu yüzden de merkezin gücü tepemizde ve biz ona biat ettikçe büyüyor.Lars Von Trier ‘Dogville’ adlı filminde buna benzer sıradan kötüğü deneysel bir taşra ortamında bize vermiş, kasabalıların uzaklardan gelen kendileri gibi olmayan yabancı kız Nicole Kidman’ı, kendilerine nasıl da hak vere vere katlettiklerini anlatmıştı. O linç ortamını hazırlayan günlük alışkanlıkları, bu gündelik hayattan beslenen taşra gerilimini bizlerle açık seçik paylaşmıştı yönetmen. Hatta tartışmıştı!Bu ‘sıradanlığı’ ve insanın içindeki ‘kötülüğü’ tartışan bir yönetmenin Hitler’i anlaması ‘anlaşılabilir’. Ona empati duymasını da çözebilirim ama sempati duyması noktasında kafam karışıyor. Diyelim ki Von Trier İsrail’in politikalarını eleştiriyor. Yönetmenin günümüzde Ortadoğu’da yaşanan gerçek bir mağduriyeti eleştirirken insanlık tarihinin en büyük kırılma noktalarından birine referans vermesini ne yazık ki sorunlu buluyorum. Çünkü o zaman dünyada yaşanan o zulmü o ya da bu şekilde yeniden üretime sokmuş oluyorsunuz. Bizzat kötüğün sıradanlığını yeniden üretmiş oluyorsunuz, muhtemelen farkında olmadan!Buysa sanatın kendi ipini çektiği nokta olsa gerek.
“Bizim zamanımızda” diye başlayan yaşlı ve duygu yüklü sözlere hep bıyık altından gülerek bakıp durduydum uzun yıllar. Oysa ne zamandır “bizim zamanımızda”ya yakın sözlerle başlıyorum cümlelere. Bu da demek oluyor ki birileri de benim söylediklerime bıyık altından gülüyor. Şimdi geleneksel bir-iki cümle daha araya sıkıştırayım, malum bir sonraki paragrafa geçiş yapacağız: Zaman geçiyor, dünya küçülüyor. Dünün gençleri yaşlanıyor. 19 Mayıs Gençlik Bayramı. Bana Fellini’nin filmlerini hatırlatır bu bayram. Özellikle onun Amarcord/Hatırlıyorum filmi bu hatırlayış için biçilmiş kaftandır. Büyümenin dehşetengiz hüzünlü bir etap olduğunu değil de matrak bir süreç olduğunu hatırlarsınız her şeye rağmen. Matrak olduğu kadar da savruk, özensiz bir süreç anlamına geldiğini. Belki o yüzden bu kadar kıymetli olduğunu.Gençlik bayramı. Gençlik zaten bir bayramdır! Hiç bitmeyeceğini düşündüğünüz bir karnaval. Araya günün anlamını ihtiva eden marşlar, bayraklar, şiirler girer ama işin esası bir cümbüşün içinde olduğunuzdur. Bu haliyle tören bambaşka bir kesişmedir. Büyüyorsunuzdur, içiniz içinize sığmıyordur, isyanınız iridir ama bir o kadar da anın içinde eriyip gidecek bir coşku vardır içinizde. Kartal bakışlı öğretmenleriniz saliseler içersinde dağılıp giden bulutları andıran sırayı “iki dakkada bir” hizaya sokmaya çalışır. Bu insanlar, seslerindeki “oğlum, kızım” tehditiyle güne mana katmayı yaşam borcu bilmişken aklınızda tek bir şey vardır aslında: Törenden sonra ne yapacağınız!“Bizim zamanımızda” 19 Mayıs törenlerinden sonra hemen dağılmazdık. Hava kırıksa rota belliydi: “Bir filme gidelim.” Çoğunlukla okul çıkışına zahmetsiz yakınlıktaki As Sineması’na gider Allah ne verdiyse seyrederdik. Elbette ona seyretmek denirse! O zamanlar biz mi gevezeydik, filmler mi sessizdi, keşfi mümkün değil! Öyle bir hengâmeydi ki, salonun sessiz, kendi halindeki makul seyircisi sonunda isyan eder ve bize demediğini bırakmaz ya da iyiden iyiye pes eder “ah ulan ah, bizim zamanımızda böyle miydi, şu gençliğin haline bak” diyerek daha bizsiz bir salon sevdasına düşerdi. Ki bu neredeyse olanaksız bir sevdaydı. Çünkü günün o saatinde etraftaki bütün sinema salonları bayramı kutlamaya devam eden lafı bol veletlerle dolar taşardı. Hava iyiyse bu geveze ordu açık mekânlara akın eder, etraftaki çayhaneleri tıka basa doldururdu. Neler konuştuğumuzu asla hatırlamıyorum. Ama Marmara’nın o kadim güzelliğine bakarak içtiğimiz karbonatlı çayların tadı hâlâ damağımda saklı! Yer yer Türk kahveleriyle geleceğin fallarına daldığımız anlarda bugünü o günden görmek elbette pek mümkün değildi. Kaldı ki tam da o zamanlarda o günkü hallerimizi yönlendirecek değil kâhin, kendi halinde bireyler olmamıza bile izin verilmiyordu. Baskı imparatorluğunun olduğu dönemlerdi o sıralar, 1980’ler. Yine de biz, inadına, hayal kurmayı becerirdik. İyi bir gelecek, iyi bir kariyer filan değildi bu hayaller. Bunları önemsemediğimizden değil, belki o sırada aklımıza gelmediğinden... Onların yerine daha makul bulduğumuz dileklerdi içimizden geçenler, “Hep arkadaş kalalım, hep bugünkü gibi olalım...” şeklinde naif temenniler işte, bilirsiniz.19 Mayıslar geçerken, kahve fallarındaki gelecek izi farklılaşırken, dahası Türkiye değişirken, filmleri seyrederken artık sadece filmlerin sesine odaklanırken, gençleri hizaya sokmaya çalışırken, “bizim zamanımızda” diye sözlere başlarken, tam da gününde olduğumuz için hadi söyleyeyim, o geçmiş törenlerden artakalanı özlemle hatırlıyorum. Ne bir kahramanlık şiiri, ne şu, ne bu. Oradaki gençliği hatırlıyorum. O safdilliliği, berraklığı, kaytarmayı, vız gelir tırıs gider tavrı, yanlışları, yanlışlardaki güzelliği, yerli yersiz kahkahaları ve samimiyeti. Hatırlıyorum. Özetle söylemek gerekirse bayramınız kutlu olsun GENÇLER. Peki züğürt tesellisi gibi olsa da, onu da ekleyelim, tamam: Ve daima genç kalacaklar!
Cuma gününden beri ısrarla Jacques Brel dinliyorum. Özellikle çok eski bir şarkısına takmış durumdayım. ‘Quand on n’a que l’amour.’ Bir türlü yaşayamadığım bir dil olan Fransızcanın bu enfes şarkı üzerinden bana yansıdığı haliyle söyleyecek olursam: Sadece aşk kaldığında elimizde... Sözlerin gerisine uydurarak eşlik ettiğimi sizden saklayacak değilim. Zaten çok da önemli değil. Bir yerde Brel, bir diğer yanda aşk varsa gerisi pek de önemli sayılmaz. Bana sahiden ne mi anlatıyor bu şarkı?Aşktan ziyade hayatı anlatıyor. Belki de hayatın bir aşk olduğunu. Biraz karamsarsam ‘aşk olsun’ dediğini de farz edebilirim! O zaman biraz sitem olduğunu da düşünebilirim işin içinde. Sitem varsa, elbette acı ve pişmanlığın da olduğunu hatırlamam gerekecek. Hayatımızın içindeki rüzgârları, o rüzgârlarla savrulan anılarımızı, o anıların içinden taşanları, toz, küf, gözyaşı, hüzün ve yaşanmışlığı. Bir tür savrulma da denilebilir buna. Ayrılıklar, ertelemeler, bölünmeler. Ki bu şarkının anlatmak istediği bunlar değil, biliyorum.Fırsatım olsa da size dinletsem. Brel’in sesi o kadar güçlü ki!Sadece aşk kaldığında elimizdeÖ Bu nedir? Bir köşeye sıkışmış, soluksuz kalmak mı? Hiç sanmıyorum. Brel’in güçlü sesi, bizi alıp olanaksıza taşırken, sevebilmenin bizzat en büyük eylem olduğunu hatırlatıyor. Defalarca. Ses giderek patlıyor ve sanki, ezberlediğim ama anlamını özellikle bilmek istemediğim mucizelerle dolu bir dilsizlikte beni hep aynı kıyıya bırakıyor: Sevmeliyiz anacım. Çok ama çok sevmeliyiz. Kendimizi aşarak, coşkuyla, yaşam kadar, yaşamı devirerek, devrederek, susarak, kazanarak, kaybederek, düşerek, kalkarak, her şeyi göze alarak, sevgilimizi, eşimizi, dostumuzu, evlatlarımızı, yaşamlarımızı, ışığı, ışığı daha net anlamak için karanlığı, korkuyu, korkuyu daha net anlamak için riskleri, riskleri anlamak için cesareti, cesareti anlamak için bedelleri, bedelleri anlamak için insanı, insanı anlamak için kendimizi, kendimizi anlamak için affetmeyi, affetmeyi anlamak için sonsuzu, sonsuzu anlamak için yaşamı ve yaşamı ve yaşamı sonsuzluğa varırcasına sevmeliyiz, sevmeliyiz, tutkuyla, üstelik her seferinde yeniden, bir kez daha sevmeliyiz. Sevmeliyiz. İnatla, inadına, yaşam kadar, yaşam gibi sevmeliyiz devam edecek olanı, umudu, bu umudun içinde doğacak olan şimdiki zamanı ve geleceği. Ki ancak o zaman tüm bu yaşadıklarımıza yaşam diyebilelim!Ahmet Şık ve Yonca Şık’ı düşünüyorum Cuma gününden beri. Kadıköy Adliye’sindeki sesleri. O seslerin uzaya karışan yükünü, inancını. O inancın izini taşıyan caddeyi, pencereleri, parmaklıkları, tutsaklıkları, özgürlüğü, aşkı. Ve diyorum ki: SADECE AŞK KALDIĞINDA ELİMİZDE... Her şey bizim demektir.