Ve melek kampa gelir

19 Haziran 2011

Göç çağımızın tanımı.Parçalanmış kimlikler.Mekânın bölük pörçüklüğü.Zamanın uçuculuğu.Bunlara paralel giden lime lime anılar, bu anıların yaşamın rüzgârına kapılmışlığı.Modern belleğin tanımı da bu. Bu bellek mülteciliğin ya da sığınma hakkı isteyen bir insanın belleğinden süzülenler kadar ve aynı oranda izsiz. Aslında yekpare, sabitlenmiş hiçbir şeyimiz yok. Varmış gibi yapıyoruz, o ayrı. Çünkü aidiyet duygusu oldu mu insanın yaşamaya devam etme gücü, güdüsü artıyor, yaşama sevinci çoğalıyor. Bu da insan beynine iyi gelen bir şey ama sakın ‘gerçek mi’ diye sormayın. Zira çağımız gerçeğin en iptidai biçimde yaşandığı bir çağ.Göç dedik ya mülteci kampları da bu hazin insanlık şiirinin tapınakları adeta. Kötü, izbe, dayanılmaz. Uzak durulmalı oralardan, mümkünse görmezden gelmeli. Ama gerçekte insanlığın 21. yüzyıldaki hakikatle örülmüş yalınkat şiiri oralar. Hâlâ şiirden bahsedebileceksek elbette. Aidiyetsizliğin tavan yaptığı aksisedasız mekânlar. Bu yüzden çağın en gerçek yüzü oralarda bir yerlerde saklı. İnsan üzerinde oynanan siyasi manevraların en yalın yansımaları, insanın insanla cebelleştiği anların en riskli boyutları, yaşamla ölüm arasındaki en kırılgan hat, geçmiş ve gelecek arasındaki en yoksul, en biteviye şimdiki zaman, hatırlamakla unutmak arasındaki en alacakaranlık mevki.Hal böyleyken Hatay’a Hollywood gelir. Angelina Jolie elinde oyuncaklarla Malta üzerinden Türkiye’ye uçar ve hop, mülteci kampının içindedir. Göç gibi bir karmaşaya, yaşamın özünü oluşturan çağdaş bir açmaza, sunulabilecek o modern cevabı hatırlatır tüm dünyaya Jolie’nin meleksi yüzü: Hayırseverlik.Gelir ve geçer. Göçün anları gibi hayırseverliğin anları da genellikle böyle bir koda sahiptir Hollywood dizaynlı kurgularda. Göçün yarattığı mekansızlık, zamansızlık neyse, çağın hayırseverlikle kurduğu bağ da böyledir biraz. Kaygan bir an, soyut bir iyiniyet, hoş kokulu uçucu bir merhamet. Kamptaki bir kız çocuğu için bu uçucu merhametin başka bir adı vardır elbette. Etrafı tel örgülerle çevrili bilinmez bir toprak parçasında yaşarken elinize bırakılan bir bebeğin adıdır Angelina. Melektir, elinizdedir, hayat gibidir. Ama bir o kadar da hayaldir, uzaktır ve gerçekte bir türlü dokunamazsınız ona. Soyut bir özgürlük serabını temsil eder. Mutlu sonla bittiğini göremeyeceğiniz bir filmde bir görünüp bir kaybolan Melek adındaki kadın kahramanın hareli bir çift bakışıdır. Aynı ad, bir gün Brad Pitt olmayı hayal eden yığınlara zihinde bir görünüp bir yok olan izafiyet teorisidir. Uzaydır, boşluktur, ışığın hızıdır. Bu ışıktan var olmuş beden künefe yemeyi reddetmese bir parça gerçek olma ihtimali vardır ama künefeyi de reddetmiştir!Heyhat! Mutedil bir rüzgâr gibi gelip geçmiştir... Ardında katmanlı bir enkaz bırakarak. Gerçeği.

Devamını Oku

Merhamet gözaltısı

17 Haziran 2011

Konuyu yumuşatarak yazmak istedim ama kalemim buna yanaşmadı bu kez. Bildiğiniz gibi Hopa’dan başlayan ve Türkiye’ye yayılan bir protesto var. Ankara, Hatay, gidiyor... Aynı oranda gözaltına alınmalar ve tutuklamalar da başladı.Bu protestoyla birlikte bunun bastırılış biçimi, dahası bu bastırma biçiminin halka yansıtılış hali son derece düşündürücü, üzücü. Seçimler geçsin de görelim dedik. Ancak film yine aynı film! Seçim gecesinden itibaren başlayan bir hareketlenme var bu konuda.Bir şeyler canınıza tak dedi. İnsanın yaşadığı olumsuzluklardan bıktınız, öğrencilere, kadınlara, cinsiyetler üzerindeki baskıya ve etnik ayrımcılığa isyan ediyorsunuz. Çevre sorunlarını önemsiyorsunuz. Kısaca olup bitene muhalif bir yanınız var. Yandınız!Neden mi? Henüz haberiniz olmayabilir ama hazırlık yapmanızda fayda var, siz yasadışı bir örgüt elemanısınız! Doğru Terörle Mücadele’ye, sonra anlatın bakalım derdinizi. Bu konuda yapılan açıklamalar da aynı. Halka uygulanan şiddetin doğal bir tepki olarak sunulması baş rollerde. Meşru gösterilen kurgu temcit pilavı kurgusu olmasına karşın, bu çağda ülke olarak utanıp sıkılmamız gereken bir kurgudur.Polis protestoculara şiddet uyguluyor ve ardından gelen açıklama şu oluyor: ‘Ama onlar da hak etti!’Bu nasıl bir cümledir?Bu cümle neye, kime referans verir, gerçekte kimin için vardır?Ama bunu böyle böyle yapan şu şu ülkeler de var!Bu mu ölçü?Diğer ülkelerdeki şiddetin kolluk güçleri tarafından ‘doğallaştırılmış’ halini mi örnek alacağız? 21. yüzyıldaki hedefimiz bu mu? Bu mu güçlü Türkiye imajımız?‘Sakıncalı’ bulunan insanlar, sivil toplum örgütleri hırpalanıp dursun, o insanlar gözaltına alınsın, onurları iki paralık edilsin, ardından ‘ama hak ettiler’ densin ve bu sayede genel anlamda milli gururumuzu harekete geçirtecek bir göz teması, bir haklılık kaidesi sağlansın. Sonra o kaide üzerine kurulan milli gurur tam da o fişeklenmiş haliyle desin ki ‘ee kim ki devlete, devlet güçlerine karşı çıkıyor, tüm bunları hak etmiş kardeşim!’Bu tür şiddete karşı halka gitmek ve yapılanları bu usulde halka şikayet etmek, kısacası insanlara uygulanan şiddeti doğallaştırma taktikleriyle meşru göstermek pek adaletli bir tavır sayılmaz. Hele 21. yüzyılda...Gelin görün ki bu şiddeti insanlara meşru göstermek, farklı bir kitle ruhu yaratmak için de birebir. Kötülere karşı birleşin eey halkım! Ama içiniz ferah olsun biz sizin yerinize onlara gereken dersi veriyoruz... Hadi beraberce onlara karşı çıkalım!İyi de kimdir bu kötüler? Yine halk değil mi?Yine biz değil miyiz?Kötüleri iyilerden ayıran ölçü nedir?Kim niye iyidir, kim niye kötü?Şirazeden çıkmanın ölçüsü, tasviri, tanımı kimin elindedir?‘Bunu hak ettiler’ cümlesi ‘gerçekten bunu neden yapıyorlar?’ sorusuyla yer değiştirmediği müddetçe merhamet ve demokrasiden söz etmek mümkün müdür bu ülkede?***Bir de duyuru yapalım: PEN Duygu Asena Ödülü bu yıl tutuklu yazar Nevin Berktaş’a veriliyor. Berktaş’ı buradan kutluyorum ve özgür kalacağı günü dört gözle bekleyenler arasındayım. Ödül töreniyle birlikte bir panel düzenlenecek. ‘Söze Özgürlük’ Edebiyat Paneli: ‘Muzır Neşriyatın Muzırlıkları’. İstanbul’da, Pera Müzesi’nde bugün. Saat 14-17 arası.

Devamını Oku

Taşlar yerine oturdu mu?

15 Haziran 2011

Başbakan’ın balkon konuşmasına yetişemedim. Sandıklar açılmadan önce yurdu bırakıp gitmek durumundaydım. İstikamet, Hırvatistan, Split’ti. Doğu Avrupa ve Türkiye’yi içine alan bir kültür programı çerçevesinde bir ay boyunca sizlere, kadim taşlarla işlenmiş bir cennetten, Split’ten yazacağım. Bölgedeki 30 yazarı içine alan bir proje bu. Adı Traduki. Öncelikle kültürlerarası diyaloğun gelişmesi, büyümesi amacını taşıyor. Bu işi asıl kotaran kurum Split’teki Kurs. Tıpkı Kurs’un varlığı gibi Traduki de Hırvat yazar Edi Matic’in kişisel çabalarıyla can bulan bir proje. Küçücük bir ülkenin bu anlamlı projeyi üstlenmesi insanı heyecanlandırıyor. Hırvatistan’a iltifat edip dururken Edi gülmeye başlıyor, ‘Aslında işler dışardan göründüğü gibi değil’ diyor. Split gibi bir yerde, yani herkesin kentin göbeğinden denize girebildiği, kendi halinde, yaşama saygılı insanların yaşadığı bir diyarda bile politika sorun olmaya devam ediyormuş. ‘Sorun işlerin işleyişinde değil, işlerken hemen her şeyin sadece belli etkenler etrafında anlaşılmak istenmesinde’ diyor. Split’in belediye başkanı bir işadamıymış. Bütün yazarları ‘para kazanamayan şairler’ olarak gören, hemen her yazara kitabından kaç para kazandığını soran, cevabı duyunca hayretlere düşüp olayı kâr ve zarar hanesiyle ölçmeye çalışan bir zatmış kendileri. Hatta Split’in en güzel yerindeki tarihi müzede açılan Dali sergisini gezmeye geldiğinde şöyle bir olay yaşanmış. Başkan tabloların önünde gezerken bir yerde durup ‘Ne kadar ilginç bir çalışma!’ demiş. Müze görevlileri hemen devreye girip ‘Efendim orası merdiven boşluğuna açılan kapı,’ demişler. ‘Böyle fıkralar, şehir efsaneleri vardır,’ diyorum kahkahalarla gülerken.‘Yok yok,’ diyor Edi. ‘Bu fıkra değil, gerçek.’ Belediye başkanı antik tüm binaları turizm ofislerine, nakliye şirketlerine yüklü bir paraya devretmek istiyormuş. Amaç belliymiş: Ekonomi kazansın, güçlü bir Split, güçlü bir Hırvatistan olsun!Bu sözler de çok tanıdık geliyor elbette...‘Hiç değilse insanlar kitap yazdı diye hapse atılmıyor,’ diyorum.‘Yok yok, o kadar değil’ diyor Hırvat yazar.Aşağı yukarı o sırada öğreniyorum Türkiye’deki son durumu. CNN, AKP’nin büyük başarısı diye geçiyor haberi. Daha sonra da balkon konuşmasının yorumlarını okuyorum. Başbakan’ın sözlerinin merhamet yüklü olduğuna dair yorumlar bunlar. Buna seviniyorum. Seçimlerdeki o dilin hafiflemesine. Ve Edi’den ayrılıp taşların kentinde yürürken başlıyorum düşünmeye. Merhamet elbette çok önemli. Ama siyasi dilde farklı bir karşılığı olduğu da kesin. Bundan sonraki zamanlarda Türkiye’de merhamete mi yoksa demokrasiye mi ihtiyacımız var? Merhamet içinde acıma hissini barındırmaz mı, yani fazlasıyla öznel değil midir? Oysa demokrasi fikrinde hemen herkese karşı aynı mesafede durabilmek ve nesnel kalabilmek esastır, öyle değil mi?Birilerinden merhamet dileriz. Ama o dileme eyleminde bile bir hiyerarşi vardır. Demokrasi ise zaten bizim olan hakların yaşamdaki dolaşımı değil midir? Herhangi bir şeyin dilenmesi, bizlere lütuf olarak sunulması gerekmez, o zaten oradadır, bizimdir. Protesto etme hakkı, aynı fikirde olmama özgürlüğü ve farklı düşünebilme güvencesinde yaşayabilme iradesi... Yeni dönemde, siyasette, merhametin dilini değil, demokrasinin varlığını konuşmak durumundayız. Mümkünse ikisi birlikte olsun. Ama demokrasi mutlaka olsun! Taşlar yerine oturacaksa böyle otursun.

Devamını Oku

Sandığa giderken

12 Haziran 2011

Sandık öncesiyle ilgili dört-beş canlı anekdot var kafamda. İlki Terzi Neriman’la laflamamız. O bir yandan gömlek boyumu alıyor, bir yandan da kumaş kesiği kokan dağınık dükkânını ele geçirmiş o tanıdık sesi, Başbakan’ı, köhne radyosu aracılığıyla hevesle dinliyor, arada bir başıyla onay veriyor. Kaşlarımı kaldırıp indirdiğimde elindeki toplu iğnelerle hafif hafif dokunuyor koluma. ‘Herkesi memnun etmek çok zor Başbakanım çok zor’ diyor, ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen işit’ dercesine bana. Oysa benim kaş işaretim gömlek boyuna, Terzi Neriman’a laf etmek haddime düşmez. Öyle söylüyorum, gülümsüyor. Gülümsüyor gülümsemesine de radyonun yüksek sesi gerçekte söylemek istediklerimi siliyor. Diğeri Kadıköy’ün sıcak bir gününde ceryan ediyor. Bölük pörçük bir anın içine düşmüş haldeyim. Bir kafeteryadayım, cılız bir müzik tınısı dolanıyor etrafta. Fonda bağımsız bir aday var. Seçim anonsları o kadar yüksek ki kimse ne yediğinden ne içtiğinden bir şey anlayacak halde değil. Bir yudum çay içiyorsunuz, ‘Namus’ diye bir ses yükseliyor hoparlörden, sigaradan bir duman, buyur sana ‘Şeref’, bir kızarmış patates, al bakalım ‘Onur’. İnsanın her birini tek tek anlamaya yıllar vereceği, gerçek ağırlıklarını usul usul çözebileceği değerler, hızlandırılmış bir geçit töreni gibi yüksek tonda akıp gidiyor kulaklarınızdan. O kadar iddialı ki sözler, gerçekte onlar eşliğinde söylemek istediklerimizi çalıp götürüyor bizlerden. Diğeri ayak üstü bir başka konuşma. Kemal Kılıçdaroğlu’nun tanıtımını seyrederken her sefer gözyaşlarını tutamadığını söylüyor komşularımdan biri. ‘Siz de seyrederken benim gibi ağlıyor musunuz?’ diye soruyor bana. ‘Hayır’ diyorum çekinerek. ‘Nasıl olur?’ diyor. ‘Nihayetinde bir tanıtım ama etkili olduğunu kabul ediyorum’ diyorum gönlünü almak istercesine komşumun. ‘Ama sizi ağlatmaya yetmiyor’ diyor sitemkâr. ‘Yeni CHP’nin verdiği mesajı çok önemsiyorum’ demek istiyorum ama komşum beni duymuyor ya da ben doğru sözcükleri seçemiyorum.Bir arkadaşımla Dolmabahçe’de buluşuyoruz. ‘Oyum gerilla’ya, sence nasıl bir başlık?’ diye soruyor. ‘Verdiği referansın seçimlerle tam ilgisi yok’ diyorum. Çok üzülüyor. ‘Bari bunu sen söyleme’ diyor. ‘Onların dağdan inmelerini sağlamak gerekiyor’ demek istiyorum, sözlerim Marmara’nın gelgitine karışıyor. Arkadaşım konuyu değiştiriyor ve gözleriyle beni kıskıvrak yakalıyor. ‘Ben başka bir şey söylemek istiyorum’ demeye çalışıyorum ‘Senin gibilerin ne olduğunu çok iyi biliyorum’ diyor. Bunun üzerine karşılıklı susuyoruz. Bu suskunluğumuz çok gürültülü, öyle ki kısa bir süre sonra ikimiz de yoruluyoruz. Bitmedi. Bir ikindi vakti, şehrin pek bilmediğim bir kıyısında MHP bayraklarıyla konvoylar geçiyor önümden. Kızgın ve öfkeliler. Sesleri ellerindeki bayraklarla dalgalanıp duruyor. Ses dalgası kırmızıya, kırmızı ana karşıyor.Pazar günüyse sandığa gidiyorum. Yağmur yağmış, ortalıkta sakin bir toprak kokusu var. Hatta kendi halinde bir gökkuşağı bile çıkmış. Ve oyumu kullanıyorum. Bir gün birbirimizin seslerini içtenlikle duyabileceğimiz; birbirimize ağırlıklar, sitemler, kinayeler yüklemeden muhabbet edebileceğimiz dingin anların lezzetini hayal ederek. Seçim sonrasında başta Kürt sorunu olmak üzere yeni anayasayla, demokrasiyle, insan haklarıyla, nükleer santrallerle, çevre politikalarıyla, basına ve kitaplara uygulanan sansürle ilgili nasıl bir ‘ateşten gömlek’ sınava gireceğimizi düşünmek bu uçuk hayalin önüne geçemiyor.

Devamını Oku

Üniforma

10 Haziran 2011

Yorulmuş gözlerle bize bakan yaşlı bir adam vardı, farklı bir ışığın altında olsa da yeniden sahne almıştı ve kısık sesiyle veciz bir cümle daha patlattı:“O şartlarda yine yapardım. ”Dut yemiş bülbül gibi baktık bu cümledeki tınıya; çünkü “O şartlarda yine yapardım” cümlesi bugüne dek bu kadar anlamını soğuran bir cümle olmamıştı. Bir yüzleşme cümlesi, hele bir özür cümlesi hiç değildi. Bu yüzden mi bilinmez, sağa sola “Ne dedi, ne dedi, doğru mu işitiyoruz?” diye sorduk. Sonra daha tuhaf bir şey oldu: Bir ülkede, zamanında aranılan özgürlük ruhunun tümden heder olmasına yol açmış bütün sesleri, bu sesin frekansında yeniden düşünmeye başladık. Zira sesin mizacında yatan gündelik hal, zaman aşımına uğrasa da aslında özgürlük inanışımızı, yine ve yine, usul usul biçen bir tavır taşımaktaydı. Çoğu insan ne diyebilirdi bu sözün karşısında: Ee şekerim adam haklı, hatırlasana o günleri!“O şartlarda yine yapardım.”Sözler boğazımızda kurudu, tıkanıp kaldı. Tam da o şartlarda bunların yapılmaması gerekli değil miydi? Başta gençler olmak üzere yaşamdan intikam alınmaması?Bunaldık. Vallahi bunaldık.Bu bunaltıda neler yoktu ki! Dünyayı anlayabilmeyi ve eleştirebilmeyi sağlayacak engellerin geçmişteki bütün izi. O iz kadar, şimdiki zamanın tüm hoyratlığı da. Şimdiki zamana tescillenen vurdum duymazlık kadar, bunun gelecekteki yaşamın anlamını hiç haline getirecek sahipsizliği de. Daraldık. Farklı bir biçimde söyleyecek olursak, Türkiye üniformalardan ve bu üniformaların kapladığı alanların ufuk daraltıcılığından gerçek anlamda hiçbir zaman kurtulamadı. Sadece iktidarın telaffuz edildiği merkezde değil, merkezin nüfuz ettiği gündelik yaşamdaki her türlü pratikte de ağırlığını hissettiren bir baskıydı bu. Ne yazık ki bu ritmi pek bozabildiğimiz söylenemezdi. Hele bu ritmin askeri olması hiç gerekmiyordu artık. Çünkü maya tutmuştu. Tek tip insan yaratma fikri. Bu fikirden beslenen farklı suretler ve kalıplar olsa da aynı senaryonun benzer diyaloglarını takip etmek durumundaydık. Trajik bir ortaoyunu silsilesine.“O şartlarda yine yapardım. ”Peki.Nasılsa bu bizim tarihselliğimiz; bu bizim toplumsal belleğimizdeki yaşamsal yanılgımız olacaktı, hatta kaderimiz. O üniformayı giyecektik her birlikte. Kostüm sıksa da alışacaktık bu kostümün kaderle kurduğu kısır döngüye.Terledik.Ama... Deli miydik ne?Bu baskının tam karşısında fark edebildiğimiz özgürlük ve özgürlük arayışı bir özlem olarak içimizde, nicedir filizleneceği günü inatla bekliyordu. Çok uzun zamandır bu filizlenmeyi umuyorduk. Üniformanın totaliter fikri işaret eden ve beyinleri, dahası refleksleri ele geçirmiş her türlü tutuculuğuna karşın bugüne kadar getirdiğimiz özgürlük inancını bile aşabileceğimiz bir şimdiki zaman vaadini istiyorduk. Şimdiki zamanın içersinde küflenmiş olanı havalandırabilme, bizlerden çalınana dokunabilme iradesini. Ve bunun esasında herhangi bir parti sorunu değil bir sistem sorunu olduğunu bilerek. Bu, halkın gerçek iradesi ve hukukun yaman üstünlüğü anlamına gelecek olan yaren, hayallerimizde aşina olduğumuz ülkenin ta kendisiydi. Kısaca yaşamdı; her türlü ölüme, katliama karşı yaşamın diriliği. Öyle değil miydi?Bir of çektik. Benliklerimize, kimliklerimize giydirilen bu üniformalardan çok bezmiştik. Çok.Nefes alamaz hale geldik. Hiçbir umut yok muydu yoksa? Yok yok bu kadar yanılmış olamazdık!***İstiyorum ki bu seçimlerden sonra mutluluğun resmini yapmayı deneyebileceğimiz bir tablo olsun Türkiye. Ve bu tablonun ressamı o, şu, bu değil artık bizler olalım. Üniformasız, baskısız, düşlerinde ve düşüncelerinde özgür.

Devamını Oku

Soru

8 Haziran 2011

Günlerden bir pazardı. Adına kum fırtınası mı desek, yoksa seçimler mi; ülkenin gri gökkuşağının içinden geçtiği bir tatil günüydü. O gün ülkenin çocukları büyükler tarafından ‘n’olamaz’ meselesi haline getirilen bir sınava giriyordu: SBS, yani Seviye Belirleme Sınavı. Bir ülkenin çocuklarına çektirmemesi gereken bir durumdu bu. Ama ülkenin huyundan mı suyundan mı, incir çekirdeğini doldurmayan mevzular paso tavan yapar, gençler ve çocukların ruh sağlığı gibi asla es geçilmemesi gereken, şeytanın MBA yaptığı ayrıntılı konularsa sumen altı ediliverirdi.H.M.M. (Bildiniz elbette: Hayat Memat Meselesi) İlköğretim Okulu da bu sınavların yapıldığı okullardan biriydi. Boğaz’ın tepesinde, havadar bir yerde. Okul idaresinin ‘Sevgili veliler oturaklara (banklar) oturmuşsunuz ama sınav başlamak üzere, ayıp oluyooo, hadi...’ mesajıyla somutlanan sınavda her şey yolunda görünüyordu. Çocuklar yaralı kuşlar gibi sınav odalarına yürüyüp gittiler. Haliyle kimlik kontrolleri yapıldı, şu bu. ‘Başla bakayım’ ziliyle sınav başladı. Türkçe, fen, matematik... Sorular su gibi akıyordu şıklarla birlikte. Pembe cevap anahtarı siyah noktalarla hızla kirleniyor, arada sarı bir kafadan düşen çocuk teriyle gevşeyip pörsüyordu.Her şey sosyal bilgiler bölümüne kadar pek makuldü. Ta ki o tuhaf soruya kadar. Bu bir müfredat sorusu değildi. Üstelik şıkları da yoktu! Siyah puntolar halinde soru kitapçığının en kalantor yerini işgal etmiş, kalp ağrısı gibi yan gelip yatmıştı. Kısacık bir soru. Çalımlı, kendine güvenen. Orada durmuş, sınava meydan okuyordu: ‘Söyleyin bakalım gençler, ülkede karışıklık çıkarsa ne yapılır?’Hayat Memat Meselesi İlköğretim Okulu’nda sınava giren bütün çocuklar, o gün, istisnasız, o sorunun peşinden gitmek ihtiyacını duydu. Zira onlara verilen test eğitimi hiçbir soruyu şık biçiminde sallamamaları üzerinde yoğunlaşıyordu. Ama sallamamaları için bile sorunun gerçek bir soru düzeneğinde sorulması gerekiyordu. Oysa bu soruda şık yoktu. Bir hile vardı ortada, ama çocuklar bunu anlayabilecek halde değildiler. Hepsinin nabzı gümbedegüm diye atmaya, ellerini saran ter buğulanıp durmaya devam ediyordu. Yapılabilecek tek şey kalmıştı geriye. Ağlamak!Başladılar hüngür hüngür ağlamaya. Bildiğiniz gibi gözyaşları aslında yaşamın ırmaklarıdır! Ve çocuk kalpleri bu kristalli anlam için bire birdir. Bu soru yüzünden o kadar çok çocuk o kadar çok ağladı, o kadar çok gözyaşı döktü ki, kendiliğinden bir gözyaşı deresi oluşuverdi. Önce incecik bir su, sonra yatağını usul usul derinleştiren bir dereydi bu. Ve bu çığıltılı dere o kadar kendiliğinden, o kadar tesadüfi bir biçimde çocuklarla birlikte, sınıflardan koridorlara, koridorlardan okul bahçesine, Hayat Memat Meselesi’nin taşlı ve oturaklı bahçesinden, tozlu ve asfalt okul yoluna, okul yolundan aşağıdaki caddeye, oradan da paldır küldür Boğaz’a doğru öyle bir çırpınarak akmaya başladı ki, o anda bu arbedeye değil Milli Eğitim’in, evrenin bile dur diyecek gücü yoktu. Dahası da var. Bu soru sadece H.M.M Okulu’nda değil çevredeki okullarda sınava giren bütün çocukları da ağlatmaya yetmişti. Sonra dere, ırmak oldu. Aktı gitti yokuşlardan aşağıya. Caddeler caddeleri kovaladı. Suya karışan çocuklar çok korkuyorlardı ama dedik ya her şey kendiliğinden gelişmişti. Derken o şakacı ırmak, kendini helak etmiş bir biçimde bir sokağa saptı: Deniz Sefası. Bu sokak semtin en işlek caddesi ile Boğaz arasındaki son engeldi. Olan oldu, ırmağa karışan bütün çocuklar hoop diye denize döküldüler. Bir yandan şunu söylüyorlardı kendi kendilerine: ‘Denize dökülüyoruz ne güzel, hani denize sadece düşman dökülürdü!’ Bütün İstanbul denizdeydi. Bütün çocuklar. Sınav yarım kalmıştı. Soru cevaplanmamıştı. Gelecek belirsiz kalmıştı! Eyvahlar olsun. Evrenin gözleriyle onları izleyen yaşlı adamdansa haberleri yoktu. (Yaşlı adam ve gözleri ise, bir sonraki yazıda.)

Devamını Oku

Sesleniş

5 Haziran 2011

Geçen gün size bir rüyadan bahsettim. O rüyadaki bir liderin halka seslenişine yer kalmamıştı yazıda. Şimdi ona devam ediyorum. Bu hayali lider bir park açılışına gider ve ezberlerimizi bozacak bir konuşma yapar. “Değerli halkım, Bugün burada, kıymetli bir öğretmenimizin anısına kurulmuş olan bu dev parkın açılışındayız. Dere kenarına kurulmuş olan ve bölgenin en yeşil alanı olmayı hedefleyen Metin Lokumcu Parkı’nın bu ilk gününde size toprak reformundan bahsetmeyeceğim. Bu konuda sözümüz sözdür. Söz verilmişse yapılır. Bu bizim gerçek duamız, yaşam ilkemizdir. Eminim ki Metin Lokumcu da buna inanan biriydi. Onu sevgi ve saygıyla anıyorum. Madem burayı bir öğretmenin adıyla anıyoruz ben de bugün bu parkta size bir yazardan bahsedeyim. Adı Sevim Burak. Hiç okudunuz mu Sevim Burak’ı? Geçtiğimiz gün İrlanda’da, Dublin’de, dünya edebiyatına önemli adlar kazandırmış olan Trinity Üniversitesi’nde anıldı. Vakti zamanında anlaşılmamış, değeri bilinmemiş bir yazarımızdı. Esasen bir dahiydi. Zamanının öncesinde yaşamış bir dahi. Kolay okunmazdı. Şimdi de kolay okunduğu söylenemez. Ama edebiyat böyle bir şeydir. Dili katmanlaştıran, düşünceyi soyutlaştıran, bu surette çoğulluğu üreten bir şey. Okumadıysanız, okumayı deneyiniz Sevim Burak’ı. Zenginleştiğinizi göreceksiniz. Yanık Saraylar’ı, Palyaço Ruşen’i, Afrika Dansı’nı, Sahibinin Sesi’ni, Everest My Lord’u... Yazınımızın çok özel, avangart kalemlerinden Sevim Burak’ı okumak... Çünkü kitap bir lüks değildir. Yaşam gibi bir şeydir. Şöyle diyebilirim kitap için. Bir nardır kitap, kutsaldır. Topraklarımızda unutmaya yüz tutulan kıymetlerin çok katmanlılığı gibidir. Deneyiniz, anlayacaksınız bu dediklerimi. Sevgili halkım. Bakın bugün Sevim Burak, İrlanda’da İrlanda halkıyla buluştu. Büyük övgüler aldı. Bu bizim gerçek gururumuzdur. Bir ülkenin gururu, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi sadece ekonomik değerlerle ölçülmez. Bu bir aldanmadır. Elbette aç kalmayacağız. Ama unutmayınız bu aşamadan sonrası farklıdır. Bir ülkeyi ülke yapan kültürü, bilimi ve sanatıdır. Bizlere kin gütmemeyi, yaşamın ne olduğunu ve çoğulluğu hatırlatır onlar. Ki bu sayede insanın ne olduğunu, yaşamın ruhunu keşfedebiriz. Herkes aynı şeyi düşünmez, düşünemez. Çünkü her insan ayrı bir gezegendir. Bize bunu anlatır sanat ve bilim. Yaşama, yaşayan her şeye saygı duymamızı. Şimdi size kürsüden seslenmeyi bırakıyorum. Aranıza karşıyorum ve birlikte parkta uzun bir yürüyüşe çıkıyoruz. ”***Bu satırları yazarken aklımda 2010 İnsan Hakları raporu vardı. Sayıların ışığında oluşturulan bu raporda yaşam hakkı ihlâlleri, düşünce, ifade ve basın özgürlüğüne getiren kısıtlamalar tavan yapmış durumda. Mahpus hakları, mülteci ve sığınmacı hakları, örgütlenme özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakları çok ama çok sorunlu. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi özellikle Kürt sorunu demokratik anlamda çözüme kavuşmadan şimdi ve yakın gelecekte insan hakları raporlarının düzelmesi mümkün değil. Bütün bu ihlâller Türkiye’de hâlâ insan hakları bağlamında yolumuzun uzun ve çetrefil olduğunu gösteriyor.

Devamını Oku

Bir rüya

3 Haziran 2011

Bir arkadaşım var, hayalleri ile yaşamayı seven biri. Bu yüzden onun kadar gerçekçi birini görmedim! Geçen gün bir rüya görmüş. Olay Türkiye gibi bir ülkede, galiba Türkiye’de geçiyormuş. Liderleri tam olarak çıkaramamış. Ama anlayabildiği kadarıyla bu ülkede her şey yoluna girmiş. Örneğin adına GAP denilen o proje tümüyle hayata geçmiş, işsizlik, şu, bu derken her şey çözülmüş.Kimlik politikaları ile yapılanlar zamanla manasızlaşmış çünkü hemen her şey hukuken, sosyal ve siyasi anlamda yerli yerine oturmuş. Herkes insan yerine konduğunu, önemsendiğini anlamış. Kutuplaşmanın insanlığı yok eden bir zillet olduğunu, herkes. Yıllar önce yürürlüğe giren Anayasa’nın ilk maddesinde “insan gibi yaşamanın biricikliği esastır” denmiş. Ve bu madde, mucize kabilinden hayatta karşılığını bulmuş. Örneğin Kadın Bakanlığı o kadar güzel işlemiş ki yıllar boyunca, artık ülkede kadınlar öldürülmez olmuş, eşitlik fikri fikir olmaktan çıkmış yaşamın ortasına konmuş, bakmışlar olacak gibi değil, o zaman feshedelim bu bakanlığı demiş Meclis’teki yüzlerce kadın.Bir başka örnek de Hakikatlar Komisyonu için yaşanmış. Her şey o kadar net bir biçimde, yaraları deşmek değil de sarmak adına ortaya konmuş ve toplum geçmişiyle öylesine içten, öylesine komplekssiz helalleşmiş ki, ne şimdiki zamandan ne gelecekten korkar hale gelmiş insanlar. Hakikatlar Komisyonu da Parklar ve Bahçeler Bakanlığı’na dönüştürülmüş.Zaten ülkede ağaçlar ağaç olduklarını anlar, deniz denizliğini bilir, dere ve göller yaşam alanları olarak akar haldeymiş. Çünkü yeni enerji kaynaklarına gerek kalmaksızın insanlar enerji tasarrufunun bir insanlık borcu olduğunu anlamışlar ve bu konuda birbirlerini gözlemeyi, birbirlerinin yanlışlarını, eksiklerini tamamlamayı hem insanlığa hem de doğaya bir insanlık görevi saymışlar.Gazeteler? Lafı bile olmazmış. İnternet gazeteciliği alıp başını yürüdüğünden, ülkede sansürün ‘s’si kalmamış. Zaten sansür kalktığı için baskılar da kalkmış, baskılar kalktığı için ortada söyleyecek yalan da kalmamış. Yalan olmadığı için yalandan beslenen ne varsa eriyip gitmiş. Geriye gerçek haberler ve basının gerçek işlevi kalmış: İfade özgürlüğü, demokrasi ve düşüncenin engin ufuklarına insanları davet etmek! Ekonomik olarak çok ucuza mal oluyormuş bu gazeteler ve ağırlıklı olarak yaşamdaki dürüstlüğü, emeği savunuyormuş. Anlayacağınız gibi zamanla bütün komik hiyerarşiler ortadan kalkmış. Herkes işini yapar olmuş. İşini yaptığı için de yaşamdan zevk alır hale gelmiş. Zaten ilkokul çağlarından beri verilen eğitimin temel amacı da buymuş: ‘Sevdiğiniz işi sevdiğiniz için yapın, severek yapın!’***Rüya burada bitmiyor elbette. Çünkü önce rüyaya inanmak gerek. Sizi bilmem ama mitinglerdeki hoyrat dilden, oralardaki düş fukaralığından hatta düşsüzlükten bezdim.***Bir de notumuz var ve acil. Kadın ve aileden sorumlu bakanlık kaldırılarak yerine başka bir bakanlık kuruluyor. Buna engel olmak için bir imza kampanyası başlatıldı.İmza metninin özeti ve linki şöyle:‘ÖGünde en az beş kadının öldürüldüğü, kadınların mecliste ve karar mekanizmalarındaki yok denecek oranda temsil edildiği; yoksulluk, eğitim, sağlık gibi kriterler açısından dünya sıralamasında en diplerde yer aldığı bir ülkede, kadın erkek eşitliğini sağlamakla görevli tek mekanizmanın kaldırılması kabul edilemez...’İmza için link:http://imza.la/kadin-bakanligi-kaldirilmasin

Devamını Oku